Makale

DAĞLAR BEDEL İSTER

Yılmaz TARTAN / Musahhih

DAĞLAR BEDEL İSTER

Laz Hoca, deminden beri pencerenin dibinde nice hayallere dalmış dışarıyı seyrediyordu. Tatlı ve pamuksu yağan kar’a bakmıyor, kürtün üzerinde eşinen sığırcıkları görmüyordu. Zihnindeki dünyayı seyrediyordu herhalde. Birden hatırladı; öğle namazı vakti gelmiş olmalıydı. Zaten abdest alırken yarım saat vardı. Köstekli saatini çıkarıp baktı. Sonra cep takviminde öğle, ikindi ve aksam vakitlerini ayrı ayrı inceledi. Birazdan bir dostu karşılamaya gidecekti. Takvimdeki günü mırıldanarak ve vurgulayarak okudu:
-“25 Kanunuevvel 1336” *
Laz Hoca hanımına tenbih ettiği görevi hatırlatmak için:
- Hatun!
- Buyur Hoca Efendi!
- Ben camiden gelenedek çörekleri ve diğer katıkları hazırlayıp torbaya koy.
- Hay hay Hoca Efendi!
Laz Hoca besmele çekerek hanımının tuttuğu kalın paltosunu giydi. Evin kapısından çıkar çıkmaz İlgaz Dağının doruklarına baktı. Dağın dibindeki köyler için doruklardaki dumanlar önemli idi. Doruklar bir varisti; Gönülden göze, oradan tepelere ve bulutlara. Aynı zamanda bir dönüş; Bazan sevinçli bazan hüzünlü.. Dağları bir-iki dakikalık seyriyle Laz Hoca’nın hayalinde neler neler canlandı. Sonra yeni hatırlamış gibi heyecanla kuşağının arasını yokladı. Hafif tebessüm ederek “aslanım altılı” dedi. Saçak diplerindeki kürtünlere batmamaya özen göstererek camiye vardı.
Laz Hoca’nın asıl adı Ömer’di. Kırkbes yaşlarında, kızıl sakallı, uzun boylu mert bir adamdı. Geniş alnı, sivri burnuyla uzunca çenesine kızıl sakalı pek güzel yakışıyordu. Gök mavisi koca gözlerine, göz beyazlığı akbulutlar gibi oturmuştu. o’nu herkes Laz Hoca diye tanır, gerçek adını kimse söylemez, belki de bilmezdi.
Buğun öğle ikindi arası köylerinin yakınındaki yoldan Mehmet Akif geçecekti. Akif, Kastamonu’dan Ankara’ya gidiyordu. Bu haberi dun Ilgaz’a gelen telgraftan Kayalarlı Köse Kerim öğrenmiş, köylüye duyurmuştu.
Herkeste bir sevinç vardı. Aslında köylünün Akif’i tanıması yeniydi, o’nun hakkında bildikleri Kastamonu’daki son çalışmalarından başka birşey değildi. Gelen haberlere göre Akif, Kastamonu’da sıcak yatağında yatmamış; köy-köy, kasaba-kasaba dolaşarak halka memleketin içinde bulunduğu badireyi ve çıkış yollarını anlatmıştı. Nasrullah Camiin’deki meşhur vaazı ise, dergide yayınlanmış, kitapçık olarak bastırılıp köyden şehire, hatta cephelere kadar dağıtılmıştı. Laz Hoca da bu vaazı köyde çoluk-çocuk, yaşlı genç herkese en az üç-dört kere okumuştu. Zaten Laz Hoca’nın Akif’in eserlerine özel bir ilgisi vardı. Onları aksatmadan takip eder, şiirlerini ezberlerdi.
Namazdan sonra köyün en yaşlı ve tecrübeli adamı Bekir Çavuş, Ilgaz Dağı’na bakarak:
- “Hocam! Hava müsait olsa seninle biz de gelmek isterdik. Yerde iki karış kar var. Gerçi şose ikibin adım anca gelir. Lâkin kimimiz sakat, kimimiz hasta.” İlgaz Dağı’na dönüp tekrar baktı. Basını sallayarak: “Bugün hava gibi dağlar da tekin görünmüyor. Böyle havalarda ‘dağlar bedel ister’. Üstadla karşılaşırsan ileriye gönderme. Bu gece misafirimiz olsun. Ayrıca sen de yolda fazla bekleme,” dedi.
Laz Hoca, şose yola yarım saatte vardı. Bir saat bekledi. Ne gelen vardı ne giden... Posta arabalarının bile zor islediği söyleniyordu. Akif nasıl gelebilecekti? “ Neyse” dedi içinden “biraz daha bekleyelim bakalım...”
İki saat kadar bir zaman geçti. Bekir Çavuş’un haber verdiği tehlike belirmeye başlamıştı. Bu, dağın doruklarından gelen fırtına sesine karışmış kurt ulumalarıydı. Laz Hoca kendi kendine mırıldandı: “Bekir Çavuş, ’dağlar tekin değil’ sözünde haklı imiş”. İçinden bir ürperdi geçti. Sonra kendine kızdı ve bu ürpertiyi kovdu. “Laz Hoca bekledikçe kurt ulumaları ve fırtına çoğalarak sürüyordu. Fırtınanın etkisiyle savrulan tipi Laz Hoca’yı kardan adama çevirmişti. Laz Hoca, şimdi iki tarafı kontrol etmek durumundaydı. Kurt ulumalarının duyulduğu İlgaz Dağı’nı ve M. Akif’in görüneceği yolun en son noktasını. Laz Hoca:
- “Allahu Ekber!” diye bağırdı birden. Evet ufukta bir karaltı görünüyordu. Laz Hoca’nın kalp çarpıntısı artmaya başladı. “Acaba! acaba?” dedi. Sevine- miyordu. Gözlerini ayıramadığı bu karanlık kendine yaklaştıkça büyüyordu.
Bir müddet sonra araba iyice belirginleşti. Bu bir posta arabasına benziyordu. Laz Hoca heyecandan kabına sığmıyordu. Meçhul at arabası yaklaştı ve arabadan bir ses duyuldu:
- Selamun aleyküm
Laz Hoca şaşkın mütereddit haliyle;
- Aleyküm selam, dedi.
Aynı ses:
- Kardeş hal ve gidiş nasıl?
Laz Hoca:
- Hamdolsun; Efendim şey diyecektim. Bu araba Posta arabası mı, yoksa...?
- “Bu arabayla Üstad Mehmet Akif Ankaraya gidiyor” Arabadaki adam böyle söylerken
bir yandan da eliyle arkayı işaret ediyordu. Laz Hoca geriye baktı. Arabanın beş metre kadar ardından bir adam geliyordu. Bu M. Akif olmalıydı. O’nu ilk defa görüyordu. O anlatılan tarif ve tasvirler aynen uyuyordu.
Laz Hoca bir anlık şaşkınlığını üzerinden atıp, Akif’e doğru koştu. Başı yere eğik hafif kamburu çıkmış, kısa sakallı, düşünceli pehlivan yapılı adama sarıldı. Sonra:
- Hoşgeldiniz, safalar getirdiniz... Efendim ben Kayalar Köyü’nden geliyorum. O köyün imamıyım. Buraya iki kilometre çeker. Bu çevrede bana Laz Hoca derler. Komşuların size selamı var. Bu gece misafirimiz olursanız şeref verirsiniz.
M. Akif:
- Sağolun! □ şeref milletimizde yeterince var zaten.. Peki köyünüz kaç hanedir?
- Otuzbeş hane efendim.
- Köylünün durumu nasıl?
- Eh iyi sayılır efendim. Malumaliniz gençlerimiz cephedeler... İrad buyurduğunuz güzel hitabelerinizi okuyoruz. Böylece yeis ve umutsuzluk belası, değil kalplere semtimize bile uğrayamamaktadır.
- işte bu çok önemli Hoca Efendi. Halkın umut filizleri hep taze ve diri kalmalıdır. Onları örseleyip kopardınızmı yeni fışkınlar sürmesi uzun zaman alır. Askerin cephedeki başarısı, halkın morali ile çok yakından ilgilidir.. Bu sebeple sizlere büyük görevler düşüyor.
Akif duracağa benzemiyordu. Laz Hoca ne yapacağını şaşırmış bir halde;
- Üstadım buradan ötesi tehlike doludur. Bu gece köyümüzde Tanrı misafirimiz olsanız diyecektim.
Akif hem yürüyor hem de Laz Hoca’ya söyleniyordu:
- Niyetin halis! Lâkin yangın var Hoca Efendi, yangın var. Harem-i ismetimiz çiğneniyor, memleket yanıyor." Sonra Akif durdu, sıktığı yumruğunu göğsüne vurarak; “Aha şuram dağlar eriten volkan misali yanıyor, içim kaynıyor. Memleket yanarken benim bir kova, hiç olmazsa bir avuç su dökmek için koşturmam gerekmez mi? Ben nasıl dinlenebilirim? Vatan yanarken istirahat caiz olur mu?
Akif’in göğsü hızla inip kalkıyordu. Tepesi açık, âdeta fışkırarak soluyan bir yanardağın heybet ve görünümü vardı üzerinde. Sözüne devamla;
- Hem siz görevinizi yaptınız. Allah çabanızın karşılığını versin. Geri dönebilirsin, köylülere selâm söyle.
Laz Hoca:
- Hayırr! diye bağırdı. Mademki siz dönmüyorsunuz, Ilgaz’a kadar sizinle ben de geleceğim.
Akif bu candan itiraza ses çıkarmadı.
Simdi önde giden arabada; arabacı, Eşref Edip ve arkada Akif’le Laz Hoca vardı. Yokuş çıktıkça fırtına vuu! vuu! diye korkutucu bir ses çıkarıyor; kurt sürülerinin ise adım adım yaklaştıkları ulumalarından belli oluyordu. Ömrünü doldurmuş kökü zayıf ağaçlar, fırtınaya ve dallarındaki karın ağırlığına dayanamayıp büyük gürültülerle devriliyorlardı.
Laz Hoca yürürken bir yandan da Akif’in sözlerini düşünüyordu. Aha şuram dağlar eriten volkan misali yanıyor; içim kaynıyor’ “Bunlar büyük sözler.
Bir adam kendini vatan ve millet davasına ancak bu kadar adayabilir”, dedi. Laz Hoca devamla “zaten milletin acısı, ızdırabı, feryadı gerçek yankısını bu mübarek adamın mısralarında buluyor.”
Ilgaz Dağının yamacındaki virajları saatlerce döne döne çıktılar. Gittikçe dikleşen yol çekilmez ve çıkılmaz oluyordu artık. Yaylı arabanın tekerleri sanki geri geri gidiyor, buz bağlamış yolda atlar ikide bir kayıp düşüyorlardı. Eşref Edip, Akif’e çok ısrar etmiş, ancak arabaya binmeye razı edememişti. Akif : “İlgaz Dağının yokuşunu yürüyerek çıkacağım” diyordu.
Ne zamandan beri ulumaları duyulan kurt sürüleri bu tek arabalık kervanı elli metre ilerisinden hırlaşarak sarmaya başladılar. Laz Hoca elini tekrar beline attı. Altılıyı çıkarıp paltosunun cebine soktu. Parmağı her an tetikte duruyordu. Suskunluğu bozmak istercesine konuştu:
- Efendim kurtlar bu mevsimde toplu halde gezerler. En tehlikeli zamanları bu aydır, içlerinden birini yaraladıkmı, diğerleri hemen onu parçalayıp yerler.
Bu sözleri Akif sanki duymuyordu. Ne kurt uluması, ne fırtına, ne dağların soğuğu, onu etkilemiyordu. □ sadece fırtınanın bir anda örttüğü teker izine bakarak yürüyor ve düşünüyordu.
Yaylı arabada oturan Eşref Edip ise kucağında mavzer çevreyi gözlüyordu. Akif’e tekrar seslendi:
- Üstadım! Kurtlar çevremizi iyice sardılar. Arabaya binseniz daha iyi olmaz mı?
Akif:
- Eşref! Eşref! Allah bize has bir koruyucu gönderdi, bunu hâlâ anlayamadın mı? Bu dik yokuşta biz de binersek hayvanlar arabayı nasıl çeker?
Laz Hoca yürürken, Akif’in bir sağına bir soluna geçiyor, bazan takılıp düşüyor, kar ve tipinin içine dalıp gidiyordu. Kurtlar ise arabanın etrafındaki çemberi yavaş yavaş daraltıyor, belli ki müsait bir an bekliyorlardı. Birara rengi sarı-siyah karışımı bir kurt, beş metre kadar yanlarına yaklaştı. Dişlerini göstererek hırlıyordu. Eşref Edip mavzerini kurta doğrulturken Laz Hoca, ani bir hareketle silahını sıktı. Kurt, kafasına yediği tek kurşunla debelenmeye başladı; sonra da yuvarlanmaya....
Kurtlar hepsi birden onun peşinden koştular. Herhalde vurulan arkadaşlarını parçalıyor olmalıydılar.
Laz Hoca, Eşref Edip’e:
- Bizim hududu bize bırak, Eşref Bey! diye seslendi. Birbirlerine bakıp gözleriyle tebessüm ettiler. Ilgaz Dağı’nın doruğuna yaklaştıkça fırtına da artıyordu. Öyle ki yedi-sekiz metre ilerisi görülmez halde idi.
Atların arabayı çekemediği keskin virajlı dik bir yokuşta Akif, Eşref Edip ve Laz Hoca birlikte arabaya omuz verdiler. Araba milim milim yürüyordu. Çığ olasılığı da bir başka felaketti. Hepsini bir anda silip süpürebilirdi. Arabacı ise inip atları çekmek istiyor, lâkin kurtlardan korkuyordu. Çok yavaş da olsa yürüyen araba durdu ve arabacının feryadı duyuldu.
- Yola ağaç devrilmiş, isimiz çok zor!
Akif, Eşref Edip ve Laz Hoca birlikte arabanın önüne geçtiler. Eşref Edip elinde mavzer arabanın çevresini kolluyordu. iyice yaklaşan kurt sürülerine bakıp:
- “Kasap et derdinde, koyun can derdinde... Canımıza yettiniz yahu!" deyip mavzeri kurtların en kalabalık oldukları yere ateşledi. Mekanizma kolunu çekti; bir daha, bir daha... Sonra karlara batan yuvarlanan ve çığlık atarcasına hırlaşan birbirini parçalamak üzere boğuşan kurtların sesi duyuldu.
Eşref Edip’in iki mermisi kalmıştı. Laz Hoca’ya yöneldi:
- Silahında yeterli mermi var mı?
Laz Hoca :
- Mermisiz silah insana yükten başka nedir ki? Evelallah elli mermim daha var. Hiç telaş etmeyiniz. Onları siz bana bırakınız.
Bu arada Akif, yolu nasıl açabiliriz diye çare arıyordu. Hep birlikte ağacı dayanmak istediler. Kımıldamıyordu bile. Akif, arabacıya manivela türünden birşeyi olup olmadığını sordu.
Arabacı:
- Evet! manivelamı arabadan hiç eksik etmem. Ama şaşkınlığımdan söylemeyi unuttum, dedi.
Akif, manivelayı aldı. Ünce karı eşeledi. Sonra yamacın üst tarafından hep beraber manivelaya basarak ağacı kımıldattılar. Az daha, az daha ve ağaç büyük gürültülerle yamaçtan aşağıya doğru yuvarlandı.
Sonunda araba hareket etti. Ama elleri ayakları sanki buz tutmuştu. Dağın son yokuşuna vardılar. Bundan sonrası düzlük yol ve az ileride de İlgaz vardı.
Biraz önce dağılan kurt sürüleri tekrar etraflarını sardılar, ilk karşılaştıkları andan itibaren yaklaşık iki saattir kurtlar hiç azalmamış, aksine artmıştı. Zalim bir pranga gibi bu tek arabalık mazlum kervanı sıktıkça sıkıyorlardı.
Kurtların bu kadar artması Laz Hoca’ya, Bekir Çavuş’un “Dağlar bedel ister” sözlerini hatırlattı. “Kim? Hangi dağ bedel ister? Beni mi? Püff!... Ölüme gülerek gitmezsem namerdim. Ben üstada birşey olur diye korkuyorum.” İçindeki sesi susturamamıs, belki de yeterli cevap verememişti. Tabancasını çıkardı:
- Hayırrrr! bedel vermeyeceğiz, diye haykırdı.
Bu çığlık, içinde bulundukları gergin ortamda fırtına sesiyle kurt ulumaları arasında kaybolup gitti.
Düzlüğe tam çıkmak üzere idiler. Kurtlar, fırtınanın son şiddetine vardığı, gözün gözü görmediği o anda emellerine ulaşmak için her taraftan çemberi daraltmıslardı. Bes metre yakına kadar gelmiş hırlaşıyorlardı. Laz Hoca üç-dört tane kurdu orada devirdi. Heyhatt! kurtlar vuruldukça çoğalıyorlardı sanki.
iste tam o anda atlardan birinin ayakları kayıp yola kapaklandı. Kalkmak için davrandı, tekrar yıkıldı. Kurtlar ise bu fırsatı bekliyormuş gibi az daha atın tepesine çullanacaklardı. At bir daha silkindi. Bu sefer kalktı ama ayağının birini basamıyordu. Anlaşılan ayağı kırılmıştı.
M. Akif, atın durumuna baktı ve arabacıya;
- Atın üstündeki koşumları çözün.! Öteki atı da yedeğinize alın; yola o şekilde devam edeceğiz. Araba burada duracak!
Ilgaz’da kalacakları Han’a vardıklarında hava çoktan kararmıştı. Bir odada topluca istirahata çekildiler. Soba gürül gürül yanıyordu. Elbiselerindeki buzlar çözülüyor, sonra da buharlaşıyordu. Akif’in ayakları kütük gibi donduğu için ağrı sızı duymuyordu. Sobanın sıcaklığında buzlar çözüldükçe dizlerinde ve ayaklarında dayanılmaz bir acı başladı. Laz Hoca:
- Üstad çoraplarınız buz tutmuş. Çıkarsak daha rahat olmaz mısınız? diye sordu. Akif duyduğu acıyı belli etmemeye çalışıyordu. Laz Hoca’ya hitaben:
- Beş dakika müsaade et. Buzlar çözülsün.
Bu arada Laz Hoca da sobanın bir kenarında ısınıyor, bir yandan da tabanca temizliğiyle meşgul oluyordu. Tabi her zamanki gibi mırıldanarak: “Ben sana bosubosuna aslanım demiyorum. Sen olmasaydın".... Gerisini söyleyemedi. Akifle göz göze geldiler. Yüzü kızardı, basını öne eğdi. Başını kaldırıp tekrar Akif’e baktı; yumruk kadar göğsünü volkanlara ev sahipliği yaptıran bir iman abidesi vardı karsısında. Onun yanında, ‘hepimizin hayatını iste bu demir parçası kurtardı’ demek, kaba kaçmıştı. Ama bir kere söylemişti iste.
Laz Hoca’nın haleti ruhiyesini Akif anlamıştı. Konuyu değiştirmek için:
- Çorapların buzu çözüldü sanırım; çıkarmamda yardım eder misin?
Laz Hoca:
Hay Hay üstadım, dedi.
Laz Hoca, Akif’in buzlu çoraplarını epeyce bir uğraşıdan sonra çıkarabildi. Donmuş çoraplarla birlikte ayak derilerinin soyulup çıktığını ise, ayaklarını kan-revan içinde görünce anladı.
Sonra da sobanın öbür yanına mermer bir sütun gibi devrildi kaldı.
Laz Hoca kendine geldiğinde, ne zamandan ne de bulunduğu mekandan haberi vardı. Bir müddet yattığı yerden tavanı seyretti. Neler olup bittiğini anlamaya çalıştı. Gündüz yaşadıklarını ve aksam olanları tek tek hatırladı. Doğrulup kalkmak istedi ne mümkün..!
Odanın bir köşesinde ses tonu arabacıya benzer çirkin bir horlama duyuluyordu. Onun yanındaki karaltı da Eşref Edip olmalıydı. Beyni zonkladı birden... Ya Akif? Tekrar doğrulmak istedi, yine doğrulamadı. Bağırmak istedi, sesi çıkmıyordu. Başı dayanılmaz şekilde ağrıyordu.
Laz Hoca bayılıp düşerken, tahta sedirin kenarına başını çarptığının henüz farkında değildi. Ama kafasının sarılı olduğunu anlamıştı. Elinden birşey gelmeyince kendini karanlığın kollarına bıraktı ister istemez...
Karanlığı dinlerken, sol yanındaki ışık tarafından pıt... pıt... pıt... diye bir ses duydu.
Kalkamadığı için göz ucuyla baktı. Masa üzerinde isli bir lamba duruyordu. Yanında ise benliğini düşüncenin ateş fırınına sokmuş gibi, elleri çenesine, dirsekleri masaya dayalı bir adam. Bu, Akif’ten başkası değildi.
Laz Hoca eskilerin darb-ı mesel dedikleri şeyi, yeri ve zamanı geldiğinde, Sadi’den, Mesnevi’den en çok da Akif’in hikmet dolu söz ve şiirlerinden söyler, böylece lafı yerli yerine oturturdu. Akif’in gözü yaşlı hali ona neler hatırlatmadı ki?
“Samimi yaşlarından coştu ruhum, hercümerc oldu
Fakat, matem halas etmez cehennemler saran yurdu.
Cemaat intibah ister, uyanmaz gizli yaşlarla!
Çalışmak!... Başka yol yok, hem nasıl? Canlarla, baslarla”
★ ★
Ardından Akif’in kulaktan kulağa duyulan o meşhur sözlerini hatırladı
“istiklal bedel olarak sevdalı gönül, adanmış yürek ve inanmış adam ister. Bu bedeli ödemeye hazır olduğunuz sürece Bayrağınızı göndere çekebilirsiniz.”
Sonra içindeki ses yine depreşti : “Her şeyini vatan ve millet yoluna adamış bir sevdalı gönlü, bir adanmış yüreği yine O’nun sözleriyle eleştiriye mi kalkıyorsun?
’Cemaat intibah ister, uyanmaz gizli yaslarla!
Çalışmak!... Başka yol yok, hem nasıl? Canlarla, başlarla’
Bu sözlerin seni ilgilendiren bir tarafı yok mu? Meselâ sen hangi intibahı ortaya koydun? Hangi gayreti gösterdin? Hangi çalışmayı yaptın söyler misin?
Laz Hoca, içindeki sesi susturamıyordu. Şehadet parmağını gözlerine sokarcasına uzatan bir rakip gibi kendine: “Vatan yanarken, memleket perişanken sen ne is yapıyorsun? Yarın sabah köye dönecek, sonra da memleketin kurtuluşunu bekleyeceksin öyle mi? Bu mu senin vatanseverliğin, dindarlığın?”
Laz Hoca’nın ruh dünyasında o güne kadar yaşanmamış görülmemiş fırtınalar kopuyor, iki yana uzanmış ellerini sıktıkça sıkıyordu. Alnını burcu burcu ter bürümüştü. Vücudunun her zerresinde yaşadığı deprasyon hali, vicdanının sesine cevap veremeyişinden kaynaklanıyordu.
Sonunda mert insanlara mahsus büyük kararını verdi. Şafak atarken sabahleyin hanımına göndereceği mektubu zihninde tasarlamıştı bile;
“Kır Çiçeğim Sabır Gülüm!
Vatan istilaya uğramışken, bu faciaya ben de seyirci kalamam. Üstad M. Akif’le birlikte Ankara’ya gideceğim. Sanlı Bayrağım hürriyetine kavuşana kadar çalışıp didinmeye, gerekirse savaşmaya bu gece kendi kendime yemin ettim.
Geri dönmem gecikirse rahmetli anamın sandığındaki üç sarı lirayla ihtiyacını gider. Kaderde dönüş yoksa hakkını helal et.!”
Sabah ezanları başladığında, Akif’in gözyaşları, Laz Hoca’nın hıçkırıklarıyla birleşip zafer çelenginin fidelerini sulamaya çoktan başlamıştı bile...

* M. Akif, Eşref Edip, Asarı İlmiye Kütüp
hanesi Nesr. 1938, sh.69
* * SAFAHAT, DIB Yay. Ankara 1990. Sh.
386