Makale

VEFATININ 1363. YILDÖNÜMÜNDE SADÂKAT VE AHLÂK SEMBOLÜ HZ. EBU BEKİR (R. A. )

Şükrü ÖZBUGDAY/ Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

VEFATININ 1363. YILDÖNÜMÜNDE SADÂKAT VE AHLÂK SEMBOLÜ
HZ. EBU BEKİR (R. A. )

Hz. Ebu Bekir’in hilafet dönemi İslâm tarihinde önemli bir yer tuttuğu gibi, onun hayatı ve şahsiyeti de müslümanlar için önem arzeder. O, Rasulüllah’ın en yakın arkadaşı Rasulüllah’tan sonra ilk devlet başkanı vı müslümanların ilk halîfesidir. Rasulüllah’ın vefatından sonra ortaya çıkan ihtilafların halledilmesinde önemli rol oynamış, irtidad hareketlerini bastırmakla müslümanların birliğini güçlendirmiş, fetih hareketleriyle İslâm’ın yayılmasını sağlamıştır. Kur’an-ı Kerim’i bir mushaf halinde toplamakla ona en büyük hizmeti gerçekleştirmiştir. Sadâkati, ahlâkı ve devlet adamlığı ile müslümanlar için güzel bir örnek olmuştur. Kişisel islerinde hoşgörülü, din ve devlet işlerinde haksızlığa göz yummayan karakteri ile, ondört asırdır müslümanlar nazarında mükemmel bir ahlâk, kâmil bir insan ve büyük bir devlet adamı numûnesidir.
Hz. Ebû Bekir Kureys kabilesinin on meşhur kolundan biri olan Teymoğullarına mensup olup, Fil Vak’asından üç yıl kadar sonra Mekke’de doğdu. Babası Ebu Kuhafe, annesi ise Ümmül Hayr’dır.
Hz. Ebû Bekir, hicrete kadar, ticaret maksadıyla ayrıldığı zamanlar hariç, Mekke’de yaşadı. o, Kureyş içinde, zengin, doğru sözlü, dürüst ve cömert bir kimse olarak tanınıyordu. Akrabasını ziyaret eder, onları gözetir, yoksullara ve darda kalanlara yardımcı olur, misafire ikram ederdi. Kureyşin diyet işlerine o bakardı. Bu dönemde Kureyş’in bir emîri yoktu ve her kabileden her iş için tayin edilmiş kişiler bulunuyordu. Hz. Ebû Bekir, kan davalarını karara bağlar ve diyetleri tayin ederdi. Bu hususta onun verdiği karara uyulurdu. Çünkü herkesin kendisine itimadı vardı.
Hz. Ebû Bekir, Cahiliye döneminde içki kullanmayan az sayıda kimseden biriydi. Kendisine içki içip içmediği sorulmuş ve içmediğini söylemiştir. Onun sözünü duyan Hz. Peygamber, Hz. Ebû Bekir’in dediği doğrudur buyurmuştur. Hz. Peygamberle Cahiliye devrinde de arkadaş idiler.(1)
Hz. Ebû Bekir’in isla- miyeti ilk kabul eden kimse olduğuna dair, pekçok rivayet mevcuttur. Hz. Peygamberin onun üstünlüğünden söz ederken, kendisini herkesin yalanladığı bir sırada Hz. Ebû Bekir’in inandığını ve İslâmiyet için her şeyini fedâ ettiğini söylemiştir. (2)
Kureyş içinde dürüstlüğü ile tanınan bir şahsiyet olan Hz. Ebû Bekir, İslâm’ın yayılmasına önemli katkılarda bulunmuştur.
Hz. Peygamberin Mekkeliler’i İslâmiyet’e gizlice davet ettiği sıralarda Kureyş’in ileri gelenlerinden birçok kimse onun vasıtasıyla müslüman olmuştur. Bunlar arasında, başta aşere-i mübeşşereden Hz. Osman, Talha b. Ubeydullah, Sa’d b. Ebî Vakkas, Zübeyr b. Avvam, Abdurrahman b. Avf ve Ebû Ubeyde b. Cerrâh olmak üzere Osman b. Maz’ûn, Abdullah b. Mesûd, Ebû Seleme el Mahzûmî, Hâlid b. Saîd b. As, Ûbeyde b. Hâris, Habbâb b. Eret, Bilâl-i Habeşî, Suheyb-i Rûmî gibi önemli kişiler bulunmaktadır.
Hz. Ebû Bekir, Mekke döneminde Kureysli müşriklerin ağır işkencelerine ma’ruz kalan müslüman kölelerle yabancılardan, erkek-kadın, zayıf ve güçsüz pek çok kimseyi, efendilerine büyük paralar ödeyerek satın alıp âzat etmiştir. Bilâl-i Habeşî, annesi Hamâme ve Amir b. Füheyre bunlardan bazılarıdır. Onun servetini bu şekilde harcamasından rahatsız olan babası Ebû Kuhâfe, güçsüz ve zayıf köleler yerine, güçlü kuvvetli kimseleri satın almasını tavsiye ettiği zaman babasına, satın aldığı kölelerden faydalanmayı düşünmediğini, bu hareketiyle Allah’ın rızasını kazanmayı umduğunu söylemiştir.
Rasül-i Ekrem, Mekke’ye gelen insanları islâmiyete davet ederken ensâb ilmini iyi bilen Hz. Ebû Bekir, onun yanında bulunarak çeşitli kabile mensuplarıyla kolayca dostluk kurmasında kendisine yardımcı olurdu.
Hz. Ebû Bekir, Rasûl-i Ekrem’e en yakın sahabî idi. Kızı Hz. Aişe ile Hz. Peygamber’in evlenmesine dair hicretten önce verilen karar, onların dostluğunu daha da pekiştirdi.
Hz. Ebû Bekir’in Kur’an’a ve Rasûl-i Ekrem’in Peygamberliğine kuvvetli bir imanı vardı. Onun bu imanını gösteren iki önemli olaydan biri; Rûm Sûre- si’nin 1-4. âyetlerinde bildirilen Kur’an’ın gelecekle ilgili haberine yürekten inanarak, bu haberin doğru çıkmayacağını iddia eden Übey b. Halefle 1ÜO deve karşılığında iddiâya girmesi; 131 diğeri ise isrâ mucizesidir. Hz. Peygamber mi’racdan bahsedince bazı müşrikler, Hz. Ebû Bekir’e gelerek arkadaşı Muhammed’in geceleyin Mescid-i Aksâ’ya gittiğinden, orada namaz kılıp, Mekke’ye geri döndüğünden bahsettiğini söylediler. Mantık dışı buldukları bu olayı, Hz. Ebû Bekir’in kabul etmeyeceğini beklerken ondan: “Eğer bunu Muhammed söylüyorsa şüphesiz doğrudur” karşılığını aldılar. Hz. Ebû Bekir’in mi’rac olayını bu şekilde kabul etmesi üzerine Rasül-i Ekrem kendisine “Sıddik” lakabını vermiştir.
İslâm tarihinin en önemli olayları arasında yer alan Hz. Peygamber’in Medine’ye Hicret olayında Hz. Ebû Bekir ve ailesinin önemli bir payı vardır. Çünkü Hz. Ebû Bekir, Hz. Peygamber’e hicret esnasında eşlik etmiş, O’na arkadaş olmuş, maddî ve manevî destekte bulunmuş, hayatını bile ortaya koymuş; kızları Esmâ ve Aise ile oğlu Abdullah, azatlısı, Amir b. Füheyre de kendilerine yardımcı olmuşlardır.
Müslümanlar, Medine’ye hicret etmeye başlayınca, Hz. Ebû Bekir de hicret için Hz. Peygamber’den izin istedi. Rasülullah ona acele etmemesini, Allah’ın kendisine bir arkadaş bulacağını söyleyince, Hz. Peygamber ile birlikte hicret etme şerefine nâil olacağını anlayarak hazırlık yapmaya başladı.
Bu konuşmadan dört ay sonra Rasül-i Ekrem, Kureyşliler kendisini öldürmeye karar verince Hz. Ebû Bekir’in evine gelerek Medine’ye hicret edeceklerini söyledi, ü gece müşrikler tarafından evi kuşatılan Hz. Peygamber yatağına Hz. Ali’yi yatırarak Hz. Ebû Bekir’le birlikte Sevr mağarasına doğru hareket ettiler. Rasül-i Ekrem, kendilerini takip eden müşriklerin mağaranın ağzına kadar gelmesi üzerine korkuya kapılan Hz. Ebû Bekir’i teselli ederek, onların kendilerine zarar veremeyeceğini söyledi: 141 Daha sonra nâzil olan ve Hz. Ebû Bekir’in bu üzüntüsünü dile getiren âyet-i kerimede Rasül-i Ekrem’in onu; “Üzülme, Allah bizimledir” 151 diye teselli ettiği belirtilmektedir. Hz. Ebû Bekir, bu özel durumu sebebiyle Türk ve Iran edebiyatlarında "Yâr-ı ğâr (mağara dostu, can yoldaşı)” ifadesiyle anılmıştır.
Hz. Ebû Bekir, hicretten sonra, Rasûl-i Ekrem’in mescid yapılmasını uygun gördüğü arsayı satın alarak Medine’deki faaliyetlerine başladı. Mekke döneminde olduğu gibi, Medine döneminde de Hz. Peygamber’in yanından hiç ayrılmadı. Kumandanlığını Rasûlüllah’ın yaptığı bütün savaşlarda, Hudeybiye Antlaşmasında ve Vedâ Haccında O’nun yanında bulundu. Rasûl-i Ekrem, Bedir savaşına karar vermeden önce onunla istişâre etti; Hz. Ebû Bekir, Rasûlüllah için kurulan kumandanlık karargâhında onun yanında yerini aldı. Bedir’de alınan esirlere nasıl davranılması gerektiği konusunda Hz. Peygamber, onun görüşüne uydu. Hz. Ebû Bekir, Uhud’da, savaş müslümanlar aleyhine gelişme gösterdiği andan itibaren vücudunu Rasûlüllah’a siper eden ve yanından hiç ayrılmayan birkaç saha- bîden biridir.(6)
Hicretin 9. (631) yılında Bizans imparatorunun Arap Yarı- madası’na bir saldırıya geçmek isteği haberi etrafa yayıldı. Bunu öğrenen Hz. Peygamber, kuzeye bir sefer tertiplemeye karar verdi ve sahabîleri, hazırlanacak ordu için bağışta bulunmaya davet etti. Herkes gücüne göre fedâkârlıkta bulundu. Tebuk Gazvesi diye meşhur olan bu sefer için Hz. Ebû Bekir, dört bin dirhemden ibâret olan parasının tamamını bağışladı. Hz. Peygamber ona: “Ev halkına ne bıraktın?” diye sorunca Hz. Ebû Bekir: “Onlara Allah ve Rasûlü’nü bıraktım” cevabını verdi. Hz. Peygamber bu gazvede Hz. Ebû Bekir’i namaz kıldırmakla görevlendirdi ve en büyük sancağı ona verdi.
Hicretin 11. yılı Safer ayında (Mayıs 632) rahatsızlanan Hz. Peygamber, ashabına yaptığı konuşmada, Allah Teâlâ’nın bir kulunu, dünya ile kendi yanında olandan birini tercih etmekte serbest bıraktığını, o kulun da Allah’ın yanında olanı tercih ettiğini söylemesi üzerine Hz. Ebû Bekir, kastedilen kişinin Rasûl-i Ekrem olduğunu anladı ve: “Canlarımız, mallarımız ve evlatlarımızla sana fedâ olalım” dedi ve ağlamaya başladı. Onun ağladığını gören Hz. Peygamber, “Ağlama ya Ebâ Bekir! Arkadaşlık ve malını fedâ konusunda bana en çok yardımı dokunan Hz. Ebû Bekir’dir. Ümmetimden birini dost edinseydim Hz. Ebû Bekir’i seçerdim. Lâkin İslâm kardeşliği daha üstündür” dedi. Hz. Ebû Bekir’in kapısı dışında Mescid-i Nebevî’nin avlusuna açılan tüm kapıların kapatılmasını emretti. Bunun sebebini açıklarken de onun İslâm’a en faydalı kimse olduğunu söyledi. Namaza çıkamayacak kadar hastalanınca da namazı Hz. Ebû Bekir’in kıldırmasını istedi.
Rasûlüllah’ın vefatını öğrenen Hz. Ebû Bekir, O’nun odasına girerek yüzünü açtı, alnını öptü ve daha sonra mescide geçti. Basta Hz. Ümer olmak üzere şaşkınlık içinde bulunan ve Hz. Peygamber’in vefatına inanmak istemeyen sahâbîleri iknâ eden şu meşhur konuşmasını yaptı:
“Ey insanlar! Muhammed’e tapan bilsin ki, Muhammed ölmüştür. Allah’a ibâdet edenler, Allah’ın diri ve ölümsüz olduğunu bilirler. Allah Teâlâ buyurur ki: Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce nice peygamber gelip geçmiştir. O, ölür veya öldürülürse siz gerisin geriye dönecek misiniz? Kim geri dönerse Allah’a bir zarar vermez. Allah sükredenleri mükâfatlandıracaktır.” (7)
Onun bu sözleri halkı sâkin- leştirdi. Ensarın Benî Sâide gölgeliğinde toplanarak halife seçimi konusunda görüştüğünü öğrenen Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer’le birlikte oraya gitti. En- sar ve muhacirlerden birer emir seçilmesini isteyen sahabilere bu görüşün doğru olmadığını, İslâm birliğini sağlamak için tek lider etrafında toplanmak gerektiğini söyledi. Aday olarak da Hz Ömer’le Ebû Ubeyde b. Cerrah’ı gösterdi. Fakat sahabîier, onun halife olmasını uygun görerek, Mescid-i Nebevî’de gönülden kendisine biat ettiler. Bundan sonra Hz. Ebû Bekir takip edeceği siyasetin temel esaslarını açıklayan bir konuşma yaptı ve söyle dedi: “Ey insanlar! En iyiniz olmadığım halde sizin başkanınız olarak seçilmiş bulunuyorum. Şayet görevimi yollu yolunda yaparsam bana yardım ediniz. Yanlış hareket ve davranışta bulunursam bana doğru yolu gösteriniz. Doğruluk, itimat ve emniyet, yalancılık ise hainlik ve itimada karsı suistimaldir. Güçsüz olanınız (şayet haklı ise) hakkını alıncaya kadar benim yanımda güçlüdür. Güçlü olanınız (haksız ise) kendisinden hak sahibinin hakkını alıncaya kadar benim yanımda güçsüzdür.”
Hz. Ebû Bekir’in bu konuşması, Hz. Peygamber’in Vedâ Hutbesinden sonra İslâm tarihinde en meşhur ve muhtevâsı yüklü bir hutbe olarak bilinir. Onun bu hutbesi, İslâm’ın idârî ve sosyal bakımdan temel mesajını iletmesi açısından büyük önem taşımaktadır.
Hz. Ebû Bekir, Hz. Peygamber’in vefatından sonra başta halifelik meselesi olmak üzere, Üsame ordusunun gönderilmesi, irtidât hareketleri gibi önemli problemlerle karşılaştı. Bunları hallettikten sonra, İslâm dinini tebliğ etme konusunda Hz. Peygamber’in başlattığı stratejiyi devam ettirerek, Sasanî ve Bizans imparatorlukları gibi zamanın süper güçlerine karsı Irak ve Suriye’de tarihin akışını değiştirecek fetih hareketlerine başladı. Bu arada, çeşitli malzemeler üzerinde yazılı olan Kur’an-ı Kerim’i bir kitap (mushaf) haline getirmek suretiyle İslâmiyet’e en büyük hizmeti yaptı. Bütün bu önemli icraatlar onun iki yıl üç ay kadar süren kısa hilâfeti döneminde gerçekleştirildi.
Hz. Ebû Bekir, Hicretin 13. yılı Cemâziyelâhir ayı başında (Ağustos 634] hastalanınca, sahâbilerle hilâfet meselesini is- tişâre etti ve Hz. Ümer’i veliaht bırakmayı kararlaştırarak, Hz. Osman’a bir ahidnâme yazdırdı. Kızı Hz. Aişe’ye, vefât edince maaşının geri kalan kısmını hâzineye iâde etmesini ve Hz. Peygamber’in kabrinin yanına defnedilmesini vasiyet etti. Son sözü Kur’an-ı Kerim’deki şu âyeti okumak oldu: “Rabbim! Benim canımı müslüman olarak al ve beni sâlihlere ilhâk eyle.(8) Altmış üç yaşında olduğu halde Allah’ın rahmetine kavuştu. [23 Ağustos 634] (9)
Hz. Ebû Bekir, Kur’an-ı Kerim’i, Rasül-i Ekrem’in söz ve hareketlerini en iyi ve en süratli şekilde anlama kabiliyetine sahipti. Kur’an’ı ezbere bilir ve çok duygulu bir şekilde okurdu.
Mütevâzi yumuşak huylu, hassas, uysal ve hoş sohbet bir insan olan Hz. Ebû Bekir, halifeliği sırasında daha da mütevâzî olmaya çalıştı. Kendini beğenenlere çok kızardı. Fakirlere, zor durumda olanlara yardım eder, misâfirlere ikramda bulunurdu.
Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekir’in hilâfeti döneminde geceleri Medine’nin ücra köşelerinden birisinde yaşayan kör ve ihtiyar bir kadınla ilgilenir, suyunu getirir, ihtiyacını karşılarmış. Fakat her gittiğinde, kendisinden önce birisinin gelip kadının işlerini gördüğüne şâhit olurmuş. Hz. Ömer bir gün bunun kim olduğunu öğrenmek için tahkikat yapmış sonunda Hz. Ebû Bekir olduğunu görmüştü.
Hiddeti, cesâreti ve atılganlığı hemen farkedilmezdi. Her zaman vakarlı ve ağır başlıydı. Az konuşur, kumandan ve valilerine de az konuşmalarını tavsiye ederdi. Onun dürüstlüğü çok meşhurdu. Başkalarının hakkına titizlikle riâyet ederdi.
Hz. Ebû Bekir’in kumandanlarına ve valilerine verdiği emirler, İslâm’ın ve Kur’an’ın evrensel esaslarına dayanmaktadır. Bu emirlerin savaş hukuku ve gayri müslimlerin statüsüyle ilgili olanları dikkat çekicidir. Bu arada irtidad edenlerin üzerine gönderdiği başkumandan Hâlid b. Velid’e, düşmana, onların kullandıkları silahlarla mukabele etmesini emretmesi, değişen savaş teknolojisine rağmen, İslâmiyet’in insan hayatını her şeyin üstünde tuttuğunu göstermesi bakımından çok önemli bir husustur.
Hz. Ebû Bekir’le Hz. Ali, sahabîler arasında en güzel konuşan iki hatip olarak tanınır. Hz. Ebû Bekir’in çok tesirli konuşmaları, fesâhat ve belagat bakımından olduğu kadar; muhtevalarının güzelliğiyle de ünlüdür. Onun bazı özlü sözleri şöyledir: “Sana yol göstermek isteyenlerden durumunu gizleme, aksi takdirde kendini aldatırsın”; “Bir hayrı kaçırırsan onu yakalamaya çalış, ulaşınca da onu geç”; “Sabır imanın yarısı, yakîn ise tamamıdır”; “Ölüme karsı harîs ol, sana hayat verilir.(10)
Bütün bir milletin mukadderatını, bütün bir dinin hayat ve istikbalini kurtaran azim ve iradeyi, metanet ve mukavemeti, iktidâr ve liyâkati gösterenler, insanlık tarihinin en saygı değer ve iktidâ edilmeye en lâyık rehberleri arasında yerlerini alırlar. Hz. Ebû Bekir bu seviyedeki insanların en büyüklerindendir. Allah ondan razı olsun.

(1) Doç. Dr. İbrahim SARIÇAM; Hz. Ebû Bekir, T.D.V. yayınlan, Ankara 1996 S: VII, 1, 3, 4, 7, 8.
(2) Buharî, Fezâilü Ashâbi’n-nebi, 5.
(3) Bu konuda geniş bilgi için bkz. El- malılı Hamdi YAZIR; Hak Dini Kur’an Dili; İst. 1971 c. 6, S. 3794 vd.
(4) Müslim, Fedâilu s-sahâbe, 1.
(5) Tevbe Sûresi; Ayet: 40.
(6) T.D.V. İslâm ansiklopedisi “Ebu Bekir” Maddesi; Yazan: Prof. Dr. Mustafa FAYDA; 1st. 1994. c. 10; s: 101-105.
(7) Al’i-lmran Sûresi; Ayet: 144.
(8) Yusuf Sûresi; Ayet: 101.
(9) SARIÇAM; a.g.e.; S: 30, 31, 32, 33, 34, 38, 39, 42, 59, 63, FAYDA, a.g. madde.
(10) FAYDA, a.g. madde; SARIÇAM, a.g.e.: 113; Ayrıca geniş bilgi için Bkz.; Mevlâna Siblî Tere. O. Rıza Doğrul, Asr-ı Saadet, İst. 1974 C: 4 S: 162-170.