Makale

Tasavvuf Şiiri

Murat Adalı

Tasavvuf Şiiri

Geçen sayıda gördüğümüz, Orta Asya’da meydana getirilmiş bir didaktik dini edebiyat ürünleri orada gelişimini sürdürürken bilinen sebeplerden dolayı Türk toplumu başka bir coğrafyaya doğru göçe başladı. Bunun sonucu olarak da Azerbaycan ve Anadolu yeni bir Türk yurdu haline geldi. Bu gelişmelere bağlı olarak XIII. yüzyıldan itibaren Türkçe’nin birbirinden belli oranlarda farklılıklar ifade eden yazı dilleri teşekkül etmeye başladı.
Bulundukları coğrafyadan Batı’ya doğru ilerleyen Türk boyları, geldikleri yeni bölgelerde devletler kurmuşlar, bunun sonucu olarak da bu bölgelerde yeni kültür merkezleri teşekkül ettirmeye başlamışlardı. Bu göçler sonucu karşılaşılan yeni kültürler ve yeni coğrafya, atalarımızın maddi ve manevi kültürleri üzerinde etkiler yapmış, bunlar da tabii olarak yaşanan hayatın aynası durumundaki dile yansıyarak dilde değişiklikler meydana getirmişti. Yazı dili ile yan yana eskiden beri tabii olarak Türk boyları arasında yaşayan konuşma dilinde var olan şive özellikleri, bu yeni durumun gereği olarak yavaş yavaş yeni merkezlerin yazı dili haline dönüşmeye başladı.
Ama hemen belirtelim ki bu işlem akşamdan sabaha olacak bir iş değildi. 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi ile Anadolu’nun kapılarını açarak halen yaşadığımız topraklara adım atan atalarımız, tabii olarak bu yörede duygu ve düşüncelerini ifade edecek bir edebi dille karşılaş-madılar. Gelenler arasında kuşkusuz Orta Asya’da meydana getirilmiş olan yazı dilini kullanabilen aydınlar mevcuttu. Ama onlar da az çok farklılık arzeden yazı dilleri yüzünden vermek istedikleri mesajları bu yeni coğrafyanın insanlarına iletmekte zorlanıyorlardı. Belki biraz da bu yüzden Farsça bu yeni yurtlarda birden bire önem kazandı. Türkçe’nin milli hu-susiyetler taşıyan nazım şekilleriyle duygu ve düşünceleri anlatan yalın, basit örneklerle seslerini duyurmaya başladı. Bu görüntü aşağı yukarı beylikler dönemi başlayıncaya kadar devam etti.
Beylikler dönemiyle birlikte Anadolu’da siyasi ve kültürel bakımdan başka bir görüntüyle karşılaşıyoruz. Merkezi otorite ortadan kalkınca Anadolu’nun pek çok bölgesinde yaşamakta olan onlarca bileğine ve çevresine güvenen kişi, bağımsızlığını ilan edip devlet kurduğunu söyledi. Bunların en mümeyyiz vasıfları ise Selçuklu devletinin askeri kadrolarını meydana getiren bey aileleri ve aşiret reisleri oluşuydu. Tabiatıyla bilim ve kültürle fazla alakaları yoktu ve Türkçe’ den başka da dil bilmiyorlardı. Bu çok sayıdaki lider aile, birbirlerini bertaraf edebilmek için kıyasıya bir mücadelenin içinde idiler. Bu mücadele askeri ve siyasi alanlarda olduğu kadar kültürel alanlarda da dişe diş sürüp gitti. Hemen ifade edelim ki bundan Anadolu şehirleri ve bu topraklar üzerinde yaşayan insanlar kârlı çıktı. Çünkü bu gün de yüzlerce örneğini gördüğümüz mimarî eserler bu mücadelenin ürünüdür. Türkçe’ den başka dil bilmeyen beyler, o dönem anlayışına göre beyliklerinin alameti olarak yanlarında bulundurdukları şairlerden de şiirlerini ve eserlerini Türkçe yazmalarını istedi. İşte siyasi otoritenin bu talebi Anadolu’da Türkçe açısından adeta bir patlama meydana getirdi ve hem çok sayıda eser Türkçe olarak telif edildi, hem de yüzlerce Arapça, Farsça eser süratle dilimize çevrildi.
Beylikler döneminin bu özelliğini çok belirgin biçimde ortaya koyan bir örnek var elimizde. Germiyan beyi (muhtemelen Yakup Bey) kendisine klasik tarz şiirler sunan Şeyhî’nin bu şiirlerde ne anlattığını bir türlü anlayamaz. Derken bir gün elinde çöyürü ile bir ozan çıka gelir ve Beye şu şiiri okur:

Benim devletli sultanım
Akibatın hayır olsun
Yediğin bal ile kaymak
Yürüdüğün çayır olsun

Aslında şiir falan olmayan bu ibtidai örnek, beyi çok memnun eder ve kendisine değerli armağanlar bağışladıktan sonra şunları ifadeden de kendini alamaz: "Çok şükür mana ve mefhumunu anladığım bir hoşça söz işittim. Bizim Şeyhi neler söylüyor, hiç anlamıyorum. Bizi övdüğünü söylüyor ama sanırım yeriyor."
Bütün bu örnekler Anadolu’da Orta Asya’dakinden farklı bir yazı dilinin kurulduğunu, ama bunun da süratle değil adım adım gerçekleştiğini ve Türkçe’nin bu topraklarda hakim olması sürecinde Anadolu beyliklerinin muhtemelen bilinçsiz ve bir zaruretin neticesi olarak önemli bir görev ifa ettiklerini gösteriyor.
Anadolu’daki bu ilk örneklerin hemen tamamının dini nitelikler taşıdığını belirtmeye bilmem gerek var mı? Yeni bir coğrafyada yeni ve farklı bir medeniyet kurma gayreti içindeki atalarımızın en büyük hareket unsuru İslâmiyet, bu toprakları Türkçeleştirip Müslümanlaştıranların da Horasan erenleri olduğunu hepimiz biliyoruz. "Hayatı bir üslûba kavuşturan ve medeniyetleri kuran güç motive edilmiş ruhi potansiyellerdir. Ferdin yahut bir toplumun ruhi potansiyelinin motivasyonu bir bilgi meselesi yahut akli bir düzenleme değil, bir inanç ve heyecan yükleme olayıdır. Bu iman ve heyecan yüksek olduğu devrelerde şuuru da, şuuraltını da, şuurötesini de etkiler, denetimi altında tutabilir... Din, insanı içinden kavrayan, şekillendiren, ona fizik ve fizikötesi alemler hakkında kavrayış biçimleri kazandıran en büyük güçtür. Yeni bir din, yeni bir heyecan ve iman tufanı, topluluğun belli bir hayat anlayışı ve ölçüleri ile şiddetle motivasyonu demektir. Yeni bir din, girdiği her topluluğa kendi bakış açısından motive edilmiş bir hayat hamlesi kazandırır ve bir yaşama üslubu geliştirir. (Kösoğlu, s.14) İşte Anadolu’da bu motivasyonu sağlayan din, islamiyetti ve yaşanan hayatın aksi olan metinler de bu heyecanın terennümü olan dini muhtevalı örneklerdi.
XIII. yüzyılın buhranlı, sıkıntılı yaşantısı zengin ve hareketli bir tasavvut düşüncesinin Anadolu’da atmasına zemin hazırladı. Bu hazırlığın sonucu olarak da yeni yeni tarikatler kuruldu, geniş bir coğrafyada yüzlerce tekke açıldı. Bu marifet ocakları da her türlü güzel sanatın, tabii bu arada edebiyatın gelişip serpilmesine kaynaklık etti. Bütün bu olumlu etkilerin neticesi, Anadolu’da canlı ve sürekli bir tasavvuf edebiyatı doğurdu. Bunda bizatihi ta-savvufi şiirin mahiyeti de etkin bir rol oynadı. Çünkü sufi-ler için şiir bir vasıtadan ibaretti. Onlar şiire mesajlarını ileten bir form olarak bakıyorlardı. Yine onlar için asıl önemli olan şey, mesajın daha geniş kitlelere iletilmesiydi. Karşılarındaki kitle Türk olduğuna göre ancak Türkçe söylemek, hatta Anadolu’da teşekkül eden lehçe ile söylemek gerekliydi. Bu da Anadolu’da tasavvufi şiirin ve Türkçe yazı dilinin gelişmesini süratlendirdi.
Söz buraya gelmişken tasavvufi şiirin bir takım özelliklerinden de söz etmek yerinde olacaktır. Edebiyat tarihçileri tasavvufi şiiri iki bölümde ele alırlar. Bir sufiyane sezginin sonucu olarak vecd halinde söylenmiş ve adeta her türlü kayıt ve şartın üstünde ruhi bir feryat olarak terennüm edilmiş örnekler, ilk gurubu oluşturur. Bu tarz örnekler her zaman yanlış yorumlamaya müsaittir ve şer"i kurallara pek bağlı olmayabilirler. Sık sık tartışılan örnekler de bu tarz şiirlerdir. Bu tarz örneklerde sanat yapma endişesi, riya ve mübalağa bulunmaz. Bunların en büyük güçleri samimi oluşlarıdır ve bu yaklaşım onlardaki mesajı duygu planına yükselterek lirik metinler haline dönüştürür. Tasavvufi şiirin gerçek örnekleri de bunlardır. İkinci kategoride ele alınacak örnekler ise tasavvuf esaslarını telkin etmek ve yaymak gayesiyle kaleme alınan didaktik metinlerdir. Bunlar bir sistemi savunmak, ya da onu geniş kitlelere öğretmek düşüncesiyle kaleme alındıkları için öğretici nitelikler taşırlar. Heyecan unsuruna bu örneklerde nadiren yer verilir. Muhataplar, sempatizanlar ve tasavvuf yoluna kazandırılacak kişilerdir. Bu yüzden zahire yer vermek bu eserlerin temel vasfıdır. Edebiyat tarihimize farklı mutasavvıflar bu iki vadide eserler verdikleri gibi, aynı müellif gerektiğinde bu iki tarzı da farklı eserlerinde ele alabilir. Örneğin Mevlana’nın Divan-ı Kebir’i, birinci kısma, Mesnevi’si ise ikinci kısma örnektir. Mevlana’nın bu tarafını Latifi, şöyle açıklıyor: ’Tarikat ilminde ve tasavvuf yolunda onun gibi bir kitap (Mesnevi) şeyhler arasında çok az bulunur. Üstelik o gü-zel kitaptaki hikmetli beyitler düşünülüp taşınılmakla yazılmamıştır, tersine bunların her kelimesi hiç şüphesiz gayb aleminin varidatıdır. İbareleri bütünüyle gerçek ve işaret ettikleri, inceliklerle doludur. Ayetlerin manalarını ihtiva eder. Mutasavvıflar arasında onun bir adı da Mahzenü’lesrârdır. Yüce Kur’an’ın sır ve nüktelerini, peygamberimizin hadislerinin rumuzlarını şiir kutusunda biriktirmiş, önceki ve sonraki bilginlerin hakikat ve inceliklerini orada kullanmıştır. Karmaşık beyitleri çok, anlaşılması güç sembolleri pek fazladır. Normal kişilerin anlaması müşküldür. Bu yüzden bazı ifadeleri yalnız dışa bakanlara ters gelir. Müçtehidlerden birine Mesnevi hakkında ne düşündüğü sorulduğunda şu cevabı vermiş: Ondaki şeriata uygun sözler alem-i ıtlakda söylenmiştir ve bunlar herkes tarafından kabul edilebilir. Görünüşte şeri-ata muhalif olan beyitler ise vecd halinde söylenmiştir. Bunlar sembollerle anlatılmış şeyler olup yoruma müsaittir. Bunların anlamlarını tarikat yolunun sonuna gelmiş olanlarla, batın ilminde gaybi bilgilere sahip olanlar bilebilir. Onların zorluklarının çözümü de gönül ehli ve keşif sahibi kişilerce yapılabilir. Güzel söylenmiş sözlerinde hata yoktur. Hata ve yanlışlık ancak işitenlerin kendi anlayış ve kavrayışlarındadır. Nitekim Mesnevi’sinde kıt anlayışlı inkarcılar hakkında şöyle buyurmuştur: "Yalnız görünüşe bakarsan gafilsin, akıllıysan dışa değil, içe bak" (Latifi Tezkiresi, s.43)
Bu kısa yazı çerçevesi içinde de kolayca görüldüğü gibi, Anadolu’da dinî ve tasavvufi edebiyattan bahsetmek her vesileyle Mevlana’dan söz etmek demektir. Eserlerini Farsça yazmış olmakla birlikte Mevlana, Bu topraklardaki sûfilik geleneğini ve ona bağlı olarak tasavvufi şiiri çok derinden etkilemiş bir isimdir. Öyleyse gelecek yazımızda onu tanıtarak Anadolu’daki dinî edebiyatı şahıslar bazında anlatmaya teşebbüs edelim. Ama daha önce ol-duğu gibi bu kez de yazımızı ilk dönem dinî edebiyat ürünlerinden bir örnekle bitirelim.

Hudâvendâ kulum emrine ferman,
Zira sensin benim derdime derman.
Senin işlerine kimse karışamaz,
Âlimler cümlesi yolunda hayran.
Bezedin yeryüzün rahmet nuruyla,
Yarattın gökleri bu yere sayvan.
Ebedsin senden ayruğu fenadır,
Kanı yel götüren taht-ı Süleyman.
Kanı Husrev kanı Şîrîn ü Ferhad,
Kanı ol Calinus hekîm Lokman.
Bular geçti belirmedi nişanı,
Çürüdü tenleri canları pinhan.
Oku bismiİlahi Rahman u Rahim,
Ki yüz bin canına ola nigehban.
Saîd sen sözünü cahile deme,
Ne bilir şekkeri dağdaki hayvan.
Saîd Emre

KAYNAKLAR:
M. Fuat Köprülü, Türk Edebiyatı Tarihi. İstanbul, 1980
M. Fuat Köprülü. Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar. Ankara. 1976
Nevzat Kösoğlu. Büyük Türk Klasikleri, C. 1. İstanbul. 1985.
Latili Tezkiresi (Haz Mustafa İsen). Ankara. 1990
Büyük Türk Klasikten, CM. İstanbul. 1985.
Ahmet Bican Ercitasun, Türk Dilinin Dünü, Bugünü. Geleceği. Türk Kültürü 321 (Ocak, 1990)