Makale

Bütün Peygamberlerin Tebliğinde Var Olan İki İbadet: Namaz ve Zekât

Bütün Peygamberlerin
Tebliğinde Var Olan İki İbadet:
Namaz ve Zekât

Doç. Dr. İsmail Karagöz
Diyanet İşleri Başkanlığı İç Denetçisi


Yüce Allah, ilk insan Âdem’den itibaren her topluma bir peygamber göndermiş (Nahl, 36; Fâtır, 24) ve onlara vahiy yolu ile mesajlarını iletmiştir. Peygamberler, Allah’tan aldıkları emir ile toplumlarına önderlik ve örneklik etmişler, onlara bir tek Allah’a ibadet etmelerini, Allah’a karşı gelmekten sakınmalarını ve kendilerine itaat etmelerini emretmişlerdir. (bk. Nahl, 36; Şuara, 110, 126, 131, 144, 150, 163, 179; Nuh, 3) Peygamberler kendilerine verilen görevi hakkıyla yerine getirmişler, ilâhî mesaja bizzat kendileri uymuşlar ve toplumlarına doğru yolu göstermişlerdir. Bu husus Kur’an’da pek çok ayette dile getirilmiştir. Bu ayetlerden biri şudur: “Onları, emrimizle doğru yolu gösteren, önderler yaptık ve kendilerine hayırlı işler işlemeyi, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Onların hepsi sadece bize kulluk ettiler.” (Enbiya, 73)

Ayette “onlar” zamiri ile işaret edilen peygamberler; İbrahim (a.s.), oğlu İshak (a.s.), torunu Yakup (a.s) ve kardeşinin oğlu Lût (a.s.)’dur.

Ayette peygamberlerin dört özelliği bildirilmektedir:
a) Peygamberler önder insanlardır: Bu husus ayette “eimme” kelimesi ile ifade edilmiştir. “Eimme”, “imam” kelimesinin çoğulu olup önder olanlar, iman, ibadet, iyi işler, hayırlı ve salih ameller konusunda kendilerine uyulan kimseler demektir.

b) Peygamberler yol gösterici insanlardır: Peygamberler, Allah’ın emri ile insanları doğru yola iletirler. Ayette peygamberlerin doğru yola iletmesi “hidayet” kelimesi ile ifade edilmiştir. Gerçekte hidayet eden Allah’tır, ancak Allah’ın emri ve izni ile peygamberler de hidayet ederler. “Emrimizle hidayet ederler” cümlesi, peygamberlerin kendi bilgileri, deneyim, zekâ ve yetenekleriyle değil, Allah’tan aldıkları vahiy ile hidayet önderliği yaptıklarını ifade eder.

c) Peygamberler vahiy alan insanlardır: Sözlükte gizli konuşmak, emretmek, ilham etmek, ima ve işaret etmek, seslenmek, fısıldamak, mektup yazmak ve göndermek anlamlarına gelen vahiy, ıstılahta, Allah’ın peygamberlerine iletmek istediği mesajlarını, doğrudan doğruya veya Cibril vasıtasıyla bildirmesine denir. Her peygamber Allah’ın mesajlarını vahiy yolu ile almıştır. Bu konuda Kur’an’da pek çok ayet vardır. Şu ayet bu gerçeğin açık delilidir: “Biz Nuh’a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, (ey Muhammed!) sana da vahyettik. İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakup’a, torunlarına, İsa’ya, Eyyûb’a, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a da vahyetmiştik).” (Nisa, 163)

d) Peygamberler sadece Allah’a kulluk eden insanlardır: Bu husus ayette; “Onların hepsi sadece bize kulluk ettiler” cümlesi ile ifade edilmektedir. “İbadet”, Allah’ın emir ve yasaklarına boyun eğmek ve O’na itaat etmektir. Her peygamber, sadece Allah’a ibadet etmiş, Allah’ın her emir ve yasağına uymuş, örnek ve önder olmuştur. Toplumun önünde olanların da böyle olması, söylediklerine ve kurallara önce kendilerinin uyması gerekir. Bu, ilahî bir prensiptir.

Ayette peygamberlere emredilenlerden üç şey bildirilmektedir:

1. Hayırlı işler yapmak
Ayette geçen “hayrât” kelimesi, “hayrah” kelimesinin çoğulu olup iyi ve hayırlı işler, faydalı ve salih ameller demektir. “fi’l-hayrâti” (hayırlı işler yapmak) tabiri, genel bir ifade olup eğitim, öğretim, üretim, ziraat, sanayi, teknoloji ve benzeri fert ve toplumun yararına olan her türlü iş, görev ve faaliyeti kapsar. Kur’an’da pek çok ayette hayır işlenmesi emredilmektedir. Şu örnekleri zikredebiliriz: “Hayır işleyin” (Hac, 77), “Hayırlı işlere koşun, yarışın” (Bakara, 148, Mâide, 48), “ (Salih insanlar) hayırlı işlerde birbirleriyle yarışırlar.” (Al-i İmran, 114) Müslüman topulumun huzur ve refahı için hayırlı ve yararlı işler yapmak her Müslümanın görevidir.

2. Namaz kılmak
Tahlil ettiğimiz ayette İbrahim, Lût, İshak ve Yakup peygambere namaz kılmanın emredildiği bildirilmektir. Sadece bu peygamberlere değil bütün peygamberlere namaz emredilmiştir. Şu örnekleri verebiliriz: “(Lokman) Yavrum! Namazı dosdoğru kıl (diye öğüt verdi).” (Lokman, 17) İsmail (a.s.), “Ailesine namaz ve zekâtı emrederdi.” (Meryem, 55) Hz. İsa (a.s.), “Rabbim bana yaşadığım sürece namazı ve zekâtı emretti.” (Meryem, 31)

Kur’an’da, ısrarla namaz kılınması emredilmekte (mesela bk. Bakara, 43, 238) ve namazın vakitli olarak farz kılındığı bildirilmektedir. (Nisa, 103) Namazlarını kılanlar övülmekte (Bakara, 3–5; Müminûn, 1–8), kılmayanlar ise yerilmektedir. (Meryem, 59) Bulûğ çağından itibaren kadın ve erkek her Müslümanın günde beş vakit namaz kılması farzdır. Namaz kılmayanlar Allah’a isyan etmiş ve büyük günah işlemiş olurlar. (bk. Meryem, 59) Namaz, kişinin iyi insan iyi Müslüman olmasını sağlar, çünkü namaz, sahibini her türlü kötülük ve haramlardan alıkoyar. (bk. Ankebût, 45)

3. Zekât vermek
Sözlükte artma, çoğalma, temizlik, bereket, iyi hâl ve övgü gibi anlamlara gelen zekât, dinî bir terim olarak, belirli bir malın bir kısmının Allah rızası için muayyen kişilere verilmesi demektir. Zekât da namaz gibi bütün peygamberlerin tebliğinde var olan bir ibadettir. Hz. Muhammed’in peygamber gönderilmesinden sonra Müslümanlara hicretin ikinci yılında Medine’de farz kılınmıştır.

Zekât, ayet ve hadislerde namazla birlikte zikredilir. Bu, zekâtın dinimizdeki yerini ve namaz ile zekât arasındaki kuvvetli bağı ifade eder.

Zekât vermek, namaz ile birlikte kendilerine cennet vaat edilen muttaki ve muhsin müminlerin en önde gelen niteliğidir. (Mâide, 55; Müminûn, 1–8)

Zekât, cimrilik ve bencillik gibi kişiyi kötü huylardan korur, malı temizler. Zekât, toplumda yardımlaşma ve dayanışma duygularını artırır, sosyal patlamayı önler. Zekât, zengin ile fakiri birbirine yaklaştırır, servetin zenginlerin ellerinde bir güç olmasını, (bk. Haşr, 7) fakir ve muhtaçların sermaye düşmanlığını önler. Zekât, zengin ile fakir arasında bir köprü kurar, sevgi ve kardeşliği pekiştirir. Diğer taraftan zekât, servetin atıl bekletilmesini önler ve iktisadî hayata katılmasını sağlar.

Zekât, fakirin hakkıdır. (bk. Zâriyât, 19) Zekâtını vermeyenler fakirin hakkını haksız yere yemiş ve büyük günah işlemiş olurlar. Zekâtın verilmemesi, malı manen kirlettiği gibi Allah’ın gazabına da sebep olur. (bk. Tevbe, 75–77) Zekâtı verilmeyen malın bereketi olmaz. Zekâtı verilmeyen mal, ahirette kişinin aleyhine olur. Şu ayet ve hadisler zekât vermemenin vebalinin ne kadar büyük olduğunu ifade etmektedir:

“(Ey Peygamberim!) Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele. O gün, biriktirdikleri cehennem ateşinde kızdırılacak, alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak, ‘İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi, tadın bakalım biriktirip sakladıklarınızı!’ denilecektir.” (Tevbe, 34–35)

“Allah’ın kendilerine lütfundan verdiği nimetlerde cimrilik edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır! O kendileri için bir şerdir. Cimrilik ettikleri şey de kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır.” (Âl-i İmrân, 180)

“Allah, bir kimseye bir mal verir de bu kişi zekâtını vermezse, kıyamet gününde o mal onun önüne, gözlerinin üstü noktalı, zehirin fazla oluşundan dolayı tüysüz, son derece korkunç, yaşlı bir erkek yılan olarak çıkarılır. Bu yılan o kimsenin boynuna dolanır, avurtlarından yakalar, sonra adama ‘ben senin malınım, ben senin hazinenim’ der.” (Buhârî, Zekât, 3, II, 111)

“Altını, gümüşü olup da fakirin hakkını vermeyen kişinin bu biriktirdiği mal, kıyamet günü cehennemde toplanır ve kızdırılarak, yanı, alnı ve sırtı dağlanır. Soğudukça tekrar kızdırılır. Bu, elli bin yıl sürecek kıyamet gününde bütün insanların hesabı görülüp, gideceği yer belli oluncaya kadar devam eder.” (Müslim, Zekât, 24, I, 680)

“Sığırı, davarı olup da fakirin hakkını vermeyen kişi, kıyamet gününde, geniş ve düz bir alana konulur, zekâtını vermediği hayvanlar boynuzlarında bir kıvrıklık ve kırıklık olmaksızın her şeyi tam olarak gelir ve sahiplerini boynuzlarıyla süser, tırnaklarıyla çiğner. Biri geçtiğinde diğeri gelir. Bu, elli bin yıl sürecek kıyamet gününde bütün insanların hesabı görülüp, cennete mi cehenneme mi gideceği belli oluncaya kadar devam eder.” (Müslim, Zekât, 6, 24, I, 681)

Akıllı, ergenlik çağına ulaşmış, temel ihtiyaçları ve borçlarının dışında nisap miktarı artma özelliği taşıyan mala sahip olan Müslüman, bu malın üzerinden bir yıl geçince, zekât vermekle mükellef olur.

Altın ve gümüş (Tevbe, 34), toprak mahsulleri (En’âm, 141), elde edilen kazançlar, madenler, yeraltı servetleri (Bakara, 267) ve diğer mallar (Tevbe, 103; Zâriyât, 19) Kur’an’da zikredilen zekâta tabi mallardır.

Zekâttan muaf tutulan temel ihtiyaçlar; insanın kendisinin ve bakmakla yükümlü bulunduğu kişilerin hayatını sağlıklı ve güvenli bir şekilde devam ettirebilmesi için vazgeçilmez olan şeylerdir. Genel olarak, barınma, ulaşım, ev eşyası, gıda, giysi, sanat ve mesleğe ait alet ve makineler, ilim için edinilen kitaplar, eğitim-öğretim ve sağlık giderleri, elektrik, su, telefon gibi cari harcamalar ve benzeri şeyler, temel ihtiyaçlardır. Aslî ihtiyaçlar, zamanla değişebileceği gibi çevre ve toplumlara göre de değişebilir. Bu ihtiyaçları karşılamak için ayrılan para ve mallar zekâta tabi değildir.

Nisap, asgarî zenginlik ölçüsüdür. Hz. Peygamber tarafından gümüş için 561,2 gram (200 dirhem), altın için 80,18 gram (20 miskal), koyun ve keçi için 40, sığır için, 30, deve için 5; toprak ürünleri için 650 kilogram (5 vesk) nisap ölçüsü olarak belirlenmiştir. Peygamberimizin zamanında “itibarî değere sahip para” bulunmadığı için bir ölçü belirlenmemiştir. Bu itibarla İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu altın nisabını para için de nisap olarak kabul etmişlerdir. Dolayısıyla borç ve aslî ihtiyaçlarının dışında 80,18 gram altın değerinde parası veya ticarî malı olan Müslüman dinen zengin sayılır. Geri alınması mümkün olan alacaklar da kişinin mal varlığına dahildir.

Altın, gümüş, para ve ticaret mallarının, koyun ve keçinin kırkta biri zekât olarak verilir. Sayı kırkı geçen koyun ve keçi ile diğer hayvanlarda ne miktar zekât verileceği hadislerde ve fıkıh kitaplarında detaylı olarak beyan edilmiştir. Toprak mahsullerinin zekâtının hesaplamasında, elde edilen hâsılattan, sulama dışındaki ilâç, gübre, mazot gibi ürün için yapılan günümüz tarım şartlarının getirmiş olduğu ekstra masraflar çıkarılır. Geriye kalan ürün 650 kilo gramdan fazla ise, tabii yollarla sulanan araziden elde edilen ürünlerde 1/10; kova, tulumba, su motoru vb. usullerle masraf veya emekle sulanan araziden elde edilen ürünlerde ise 1/20 oranında zekât verilir.

Zekâta tabi mallarda yıl içindeki artma ve azalmaya itibar edilmez. Nisaba ulaşan mal üzerinden bir yıl geçince yine nisap miktarı veya daha fazla malı veya parası varsa bunun zekâtı verilir.

Zekâtın kimlere verileceği şu ayette belirtilmiştir. “Sadakalar (zekâtlar), Allah’tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslâm’a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğe kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe, 60)

Zekâtın, bu ayette sayılanlar dışında kalan kişi ve kuruluşlara verilmesi caiz değildir. Ancak aldıkları zekâtı ayette belirtilen yerlere sarf ettikleri bilinen dernek, vakıf, kurum ve yardımlaşma fonlarına verilebilir. Ayrıca şu kimselere de zekât verilmez: a) Anne, baba, büyük anne ve büyük babalara, b) Oğul, kız ve torunlara, c) Zengin Müslümanlara ve Müslüman olmayanlara; d) Eşler birbirlerine.

Sonuç olarak; tahlil etmeye çalıştığımız ayette yüce Allah’ın peygamberlere vahyettiği, onlara hayırlı ve salih ameller işlemeyi, namaz kılmayı ve zekât vermeyi emrettiği, peygamberlerin kendilerine vahyedilen buyruklara uyduğu, toplumlarına örneklik ve önderlik ettiği ve insanları doğru yola ilettiği bildirilmektedir.

Ayette din, birey ve toplumsal ilkelere özlü olarak işaret edilmektedir. Din fıtrî bir olgudur. Dinden müstağni hiçbir insan yoktur. Dini insanlara tebliğ eden peygamberlerdir. Her topluma peygamber gönderilmiştir. Peygamberler kendi bilgi ve deneyimlerine göre değil vahiy ile hareket etmişlerdir. Ayette peygamberlere emredilen üç görev bildirilmektedir. Hayırlı işler, namaz ve zekât, fert ve toplumun huzuru için gerekli bütün görevleri ifade eder. Namaz ve zekât bireysel ve toplumsal arınma, kaynaşama ve dayanışmayı sağlar. İslâm’ın beş temel esasından ikisi olan namaz ve zekât âdeta ayrılmaz ikili olmuş ve Kur’an’da çoğunlukla birlikte zikredilmiştir.