Makale

Aile Yoksulluğunun Çocuklar Üzerindeki Etkileri

Aile Yoksulluğunun
Çocuklar Üzerindeki Etkileri

Rahime Beder Şen
Aile ve Sosyal Araştırma Uzmanı

Yoksulluk insanlık tarihi ile birlikte ortaya çıkan bir olgudur. İnsanlık tarihi kadar eski bir fenomen olan yoksulluk, son yıllarda ekonomik boyutlarının yanı sıra sosyal ve kültürel boyutları ile de tartışılmaktadır. Kapsamı ve içeriği değişmekle beraber yoksulluk günümüzde gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin ortak sorunudur.

20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren yoksulluk olgusu küreselleşmenin bir uzantısı olarak karşılaştırmalı çalışmalarla kapsamlı olarak tartışılmaya başlanmıştır. Yoksulluk bir dünya sorunu olarak kabul edilmiş; gelişimi ve sonuçları itibariyle sadece ekonomi disiplinine değil, disiplinler arası çalışmalara da konu olmuştur.

Yoksulluk, “bireylerin ve ailelerin gelirlerinin temel ve diğer ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kalması” şeklinde tanımlanabilir. Yoksulluk, sadece ekonomik anlamı olan bir terim değildir. Fakat günlük literatürde yoksulluk ölçütü olarak kişi başına günlük gelir miktarı kullanılmaktadır. Dünya Bankası, kişi başına günlük 1 dolar kazancı “uluslar arası yoksulluk sınırı” olarak kabul etmektedir. Bu sınıra göre belirlenen yoksulluğa “gelir yoksulluğu” denilmekte, beslenme için gerekli en az kalori, su gereksinimi ve çocukların okula başlayamaması gibi temel ihtiyaçların karşılanamaması “temel gereksinim yoksulluğu”, bütün gelirin ancak besin için harcandığı ve buna karşın yeterli besin sağlanamadığı durum ise “ağır yoksulluk” olarak tanımlanmaktadır. (UNİCEF, 2000) Bu rapora göre dünya nüfusunun beşte biri günde kişi başına 1 dolardan daha az, 2.5-3 milyarı ise günde 2 dolardan daha az gelire sahiptir. Buradan çıkarılacak sonuç ise dünya nüfusunun beşte birinin uluslar arası yoksulluk sınırının altında yaşamakta olduğudur. Yine Dünya Sağlık Örgütü’nün 2002 Yılı Sağlık Raporu’na göre en büyük hastalık yükü yoksul ülkelerden veya ülkelerin yoksul kesimlerinden kaynaklı olarak belirtilmiştir.

Bir toplumda yoksulluktan en çok etkilenen ve bu konuda en duyarlı olan grup çocuklardır. Çocukların herhangi bir geliri olmadığı halde çocuk yoksulluğu günümüzün en önemli sorunlarından biridir. Çocuk yoksulluğu, ailenin yoksulluğuna ve özellikle de ailenin işsizliğine bağlı olarak yaşanan bir olgudur. Ailenin işsizliği sonucunda ortaya çıkan aile yoksulluğundan da yine en çok etkilenen ve en çok zarar görenler ailenin en küçük üyeleri olan çocuklardır. Çünkü yoksulluk sayesinde çocukların yaşama, büyüme ve gelişme hakları riske atılmaktadır. Günümüzde gelişmekte olan ülkelerde doğan çocukların yüzde 40’ı aşırı yoksulluk içindeki bir ailede dünyaya gelmektedir.

Bu çalışmada aile yoksulluğunun çocuklar üzerindeki etkileri tartışılarak; ailelerin yoksulluğa karşı güçlendirilmesine ilişkin bazı çözüm önerileri geliştirilecektir.

Yoksulluğun çocuklar üzerine etkileri
Yoksulluğun aileyi en yoğun şekilde etkilediği yoksullukla ilgili bütün teorilerde ortak hareket noktasıdır. Ülkemizde aile odaklı programların sembolik düzeyde olması nedeniyle, ailenin yaşadığı ekonomik krizler karşısında mutlak ve göreli aile yoksulluğu da yaşanmaya başlanmıştır. Ülkemiz nüfusunun yaklaşık yüzde 15’inin açlık sınırının altında yaşadığı gerçeği gözönüne alınırsa, aileyi temel alan ekonomik ve sosyal politikaların ivedilikle uygulanması gerekliliği ortaya çıkmaktadır.

Aile kurumu sosyal hayat için temel olan ve birey ile toplum arasında bağ kuran bir kurumdur. Modern dünyada aile, insan ilişkilerinin biçimini belirlemede en eski ve en etkili kurumdur. Üyelerinin iyi yetişmesi için doğal bir çevre olan aile kurumu, dünyada ve ülkemizde geçirdiği tüm değişmelere karşın hem bireyler hem de toplumlar için önemini korumaya devam etmektedir. Son yıllarda ciddi ekonomik krizler yaşayan ülkemizde ise aile kurumu bireyler için daha da anlam kazanmıştır. Çünkü ülkenin ve bireylerin içinde bulunduğu ekonomik sorunlar, toplumsal yapımızda varolan aile içi yardımlaşma ve dayanışmayı artırmıştır. Fakat yoksulluğun aile kurumu üzerindeki yansımaları çok boyutlu olabilmektedir. Yoksulluk, aile bireylerinde sağlık sorunlarının ortaya çıkması, kadının ve özellikle de çocukların uygun olmayan ortamlarda çalışması, çocukların eğitimden uzaklaşması, ailenin kötü ortamlarda yaşaması, eşler arasındaki ilişkilerin bozulması, aile içi şiddet, suça eğilim, ailenin parçalanması, toplumsal çevre ile ilişkilerin bozulması, hatta kimi zaman ruh sağlığının bozulması gibi pek çok soruna neden olabilmektedir. Bu sorunların her biri çocukları derinden etkilemekte ve çocukların bireysel ve toplumsal gelişimini tamamlayamamalarına neden olmaktadır.

Bir toplumda yoksulluktan en çok etkilenen ve bu konuda en duyarlı grubun çocuklar olduğu bilinmektedir. Çocukların herhangi bir geliri olmadığı halde günümüzün en önemli sorunlarından biri olan çocuk yoksulluğu, ailenin yoksulluğuna ve özellikle de ailenin işsizliğine bağlı olarak yaşanan bir olgudur. Ailenin işsizliği sonucunda ortaya çıkan aile yoksulluğundan da yine en çok etkilenen ve en çok zarar görenler ailenin en küçük üyeleri olan çocuklardır. Çünkü yoksulluk sayesinde çocukların yaşama, büyüme ve gelişme hakları riske atılmaktadır. Günümüzde gelişmekte olan ülkelerde doğan çocukların yüzde 40’ı aşırı yoksulluk içindeki bir ailede dünyaya gelmektedir.

Çocuk haklarının ihlâli, genellikle yoksulluktan kaynaklanmaktadır. Yoksulluk arttıkça evde paylaşılan besin miktarı ve diğer bütün kaynaklar azalmakta ve çocuklar için yoksul olmayan akranlarına göre birçok konuda yoksunluklar söz konusu olmaktadır. UNİCEF’in tespitlerine göre yoksulluk çocukların hem bedenlerini hem de zihinlerini tahrip etmektedir. Bu durum daha sonraki kuşaklarda da etkisini göstermektedir.

Sosyoekonomik yetersizliklerden kaynaklanan beslenme düzeyinin düşüklüğü, enfeksiyon hastalıklarının sıklığı, çevre kirliliği gibi faktörlerin bebek ve çocuklarda büyüme geriliğine, hastalık ve ölümlere yol açtığı bilinmektedir. Çocuklar anne karnındaki yaşantılarından itibaren sürekli büyür ve gelişirler, ama daha da önemlisi yaşamlarının çok uzun bir dönemi boyunca başkalarına bağımlıdırlar. Bununla birlikte bebeklerin doğuştan getirdiği biyolojik imkanların, serpildiği ve çevreyle etkileşime açık olduğu kritik dönemler vardır. Bu dönemlerde olan gelişmelerin veya duraksamaların izleri yaşam boyu sürmektedir. Beyin gelişim sürecinin büyük ölçüde tamamlandığı ilk üç yaş bu kritik dönemlerden birisidir. Bekleneceği gibi ülkemizde de çocuk yoksulluğunun doğrudan sonucu beslenme yetersizliğidir. Yine Birleşmiş Milletler Gelişim Programı 2002 raporuna göre ülkemizde 5 yaş altındaki çocukların yüzde 8’inin ağırlığı yaşına göre düşüktür. Bir başka deyişle beslenme yetersizliği göstermektedir. Devlet Plânlama Teşkilâtı verilerine göre ise yoksullukla doğru orantılı olarak Doğu Anadolu bölgesinde 5 yaş altı beslenme yetersizliği oranları yüzde 25’e kadar çıkabilmektedir. (Hatun, 2003)

Çocuklar doğdukları andan itibaren yaşadıkları dünya hakkında bilgi edinmek için duyuları yoluyla çevresini araştırmaktadır. Bebekler büyüdükçe, dünya ile ilgili deneyimleri arttıkça çevreyi fark etmekte ve olayları, sebep sonuç ilişkilerini algılamaya başlamaktadır. Çocuklar gelişen algılama gücü ve deneyimleri sayesinde çevresinden edindiği bilgiler sonucunda çevresi hakkında fiziksel ve sosyal bir görüş oluşturmaktadır. Aile, ev ortamı, sosyal sınıf, etnik alt gruplar, okullar, kurumlar, akran grupları ve içinde bulunulan toplum çocuğun gelişiminde önemli rol oynamaktadır. Yoksul bir ailenin yaşadığı çevrenin ve oturduğu evin sağlıksız koşulları o ortamda yaşayan aile bireylerinin tümünün sağlığını ve yaşamını olumsuz yönde etkilemektedir. Yaşanılan ortamın fiziksel şartlarından özellikle günün büyük bir kısmını evde geçiren kadınlar ve çocuklar olumsuz yönde etkilenmektedir. Çocuklar etkileşimde bulundukları fiziksel ve sosyal çevreleri sayesinde duygusal ve bilişsel açıdan gelişmektedirler. Özellikle alt sosyoekonomik düzeydeki ailelerde çocuğa ev içinde gelişim özelliklerine göre bir mekan sağlanamamaktadır. Aynı şekilde sosyoekonomik düzeyi düşük ve yoksul ailelerin yaşadıkları semtlerde de çocukların fiziksel, sosyal ve bilişsel olarak gelişmelerine imkân verecek ölçüde uygun parklar, oyun alanları, hayvanat bahçeleri gibi mekânlar bulunmamaktadır. Yapılan araştırmalarda çocukların yaşadıkları çevrenin önemi üzerinde durulmuş ve bakımlı, geniş alanlı ve oyun alanları olan çevrelerde yaşayan çocuklarda davranış problemlerinin daha az görüldüğü tespit edilmiştir.

Yoksulluğun çocuklar üzerindeki etkilerinden birisi de zihinsel gelişimi olumsuz yönde etkilemesidir. Bu durumun biyolojik ve ev ortamına ilişkin nedenlerinden bahsetmek mümkündür. Bazı araştırmacılar, çocukluk döneminde gelişmeye devam eden beynin yoksullukla birlikte gelen kronik açlık, demir eksikliği, stres, sigara tüketimi, olumsuz çevre koşulları gibi faktörlerden olumsuz yönde etkilenebileceğini savunmaktadırlar. Uzun süreli demir eksikliğinin zihinsel gelişimi olumsuz etkilediği ve ağır demir eksikliğinin hafif derecede zihinsel geriliğe neden olduğu bilinmektedir. (Aral, 2004)

Yoksul çocukların algılama fonksiyonlarında ve öğrenme kapasitelerinde de azalma olduğu, bu çocukların testlerden düşük puan aldıkları ve okul başarılarının da düşük olduğu gözlenmektedir. Ayrıca dil gelişimi açısından da yoksul çocukların risk altında oldukları saptanmıştır. Araştırmalara göre zihinsel gelişim ve dil gelişimi için çocuğun fiziksel sağlığı yanında yaşanılan fiziksel ortamın, annenin çocukla ilişkisinin, çevresel uyaranların ve erken çocukluk dönemindeki bakımın etkili olduğu tespit edilmiştir. Bu nedenle yoksul ailelerin çocuklarının diğer ailelerin çocuklarına göre zihinsel gelişim ve dil gelişimi açısından dezavantajlı oldukları söylenebilir.

Yoksulluk ve dolayısıyla yeterli beslenememenin davranışlara yansıyan boyutları da önemlidir. Araştırma sonuçları yoksul ailelerin çocuklarında öfke, huzursuzluk, saldırganlık, dikkat eksikliği, hiperaktivite gibi davranış bozukluklarına daha sık rastlandığını göstermektedir. Yoksul çocuklar arasında depresyon ve intihar girişiminin de daha fazla olduğu tespit edilmiştir.

Yoksulluğun doğrudan sonucu olan açlık ve beslenme yetersizliğinin organizma için gerçek bir şiddet olmasının nedeni, açlık sırasında harekete geçen yıkıcı hormonlardır. Şiddetin en önemli özelliği yıkıcılık olduğuna göre, açlığı biyolojik ya da hormonal bir şiddet olarak tanımlamak mümkündür. Açlık veya yetersiz beslenme sonucunda biyolojik bir depresyon yaşanmaktadır. Eğer bu açlık çocukluk döneminde yaşanmışsa ayarını yitirmiş bir metabolizma, iyi gelişmemiş bir sinir sistemi, zatürreden kansere kadar varolan hastalıklar zinciri, kısa boy, zekâ gelişiminde yaşanan problemler ile daha sonraki dönemde besine ulaşma ile oluşan şişmanlık ve şeker hastalığından da bahsetmek mümkündür.

Yoksul ailelerin çocuklarının, yoksulluğun getirdiği sıkıntılar nedeniyle öz güven gelişimlerinin eksik olduğu ve bu çocukların ilişki içinde bulundukları arkadaşları ile aralarında ekonomik açıdan farklılıkların olması nedeniyle aşağılık duygusu geliştirebildikleri de gözlenmektedir. Yine yoksul ailelerin çocuklarının, farklı sosyoekonomik statüdeki akran gruplarına özenme ve daha üst sosyoekonomik sınıfa yükselme çabaları da suça yönelme eğilimlerini artırmaktadır. Yapılan araştırmalar, yoksulluk ve yoksulluğun getirdiği yaşam düzeyi ile çocuk suçluluğu arasında bir ilişki bulunduğunu göstermektedir. Ekonomik güçlüklerin dolaylı veya doğrudan suça teşvik konusunda etkili olabildiği savunulmaktadır. Ailenin yoksulluğu, çocuğu suça yönelten tek neden olmasa da suça ortam hazırlayabilmektedir.

Ailenin yoksulluğu, ebeveynin çocuklarının eğitimi ile ilgili tutumlarında da etkili olabilmektedir. Sosyoekonomik düzeyi iyi aileler eğitimi ve okulu sosyal ve psikolojik açıdan yaşama hazırlayıcı bir kurum olarak görmekte iken yoksul aileler bu kurumu kendilerine uzak ve yabancı olarak algılamaktadırlar. Yine sosyoekonomik imkânları iyi aileler çocuklarının eğitim faaliyetleri ile ilgilenmekte ve akademik başarıyı ödüllendirmekte iken diğer aileler çocuklarının okul başarısıyla fazla ilgilenmemektedirler. Bu durum da çocuğun okula ilgisi ve okul başarısında da etkili olmaktadır. Yoksul ailelerin çocuklarının genellikle eğitim imkânlarından yeterince yararlanamadıkları ve aileleri tarafından desteklenmedikleri için okul başarılarının düşük olduğu ve dolayısıyla bu çocukların gelecekte de iyi bir mesleğe sahip olma ihtimallerinin zayıf olduğu belirtilmektedir. (Aral, 2004)

Çocuk istismarı ve ihmalini de yoksullukla ilişkilendirmek mümkündür. Yapılan araştırmalar sonucunda yoksul ailelerde ebeveynlerin sosyoekonomik düzeyi yüksek ailelerdeki ebeveynlere göre daha otoriter oldukları, eşitliği, bağımsızlığı, yaratıcılığı, başarıyı ve sorun çözücü olmayı fazla önemsemedikleri, çocuk haklarını sınırlandırdıkları ve fiziksel cezalara yöneldikleri ortaya konmuştur. Ailenin yoksullukla mücadele ettiği bir ortamda çocuklara karşı dayak ve şiddet uygulamaları ebeveynler tarafından doğal karşılanmakta, çocukların ihmali ve istismarı ile karşılaşılmaktadır. Yoksulluğun getirdiği stres nedeniyle aile içinde çocuk istismarı ve ihmali yaşanmaktadır.

Yoksulluk, çocukları ailelerine ekonomik katkıda bulunabilmek ve içinde bulundukları şartları biraz olsun iyileştirebilmek için erken yaşta çalışmaya da yönlendirmektedir. Ülkemizde kırdan kente göç eden aileler -ki nedeni çoğu kez ekonomiktir, işsizliktir- kentlerde karşı karşıya kaldıkları ekonomik güçlükler nedeni ile çocuklarını gelir getirici bir faktör olarak görmektedir. Ailelerin karşılaştıkları ekonomik güçlükleri aşmak için başvurdukları ilk yol ne yazık ki çocuklarına haneye gelir getirici bir fonksiyon yüklemeleridir. Gerek kırdan kente göçler nedeniyle gerekse ekonomik krizler nedeniyle ülkemizde yaşanan yoksulluk olgusu beraberinde önemli bir toplumsal sorun olarak dikkati çeken çocuk işçiliği olgusunu getirmektedir. Çocukların erken yaşlarda çalışma hayatında yer almaları, gitgide daha fazla çocuğun çeşitli alan ve işkollarında çalışmaları önemli bir toplumsal sorun haline gelmiştir. Nedenleri ne olursa olsun, çocukların çalışmaları çocukluklarını yaşayamamalarına, eğitimden uzaklaşmalarına, fiziksel ve ruhsal gelişimlerinin olumsuz etkilenmesine ve çeşitli istismarlara uğramalarına neden olmaktadır. (Karabulut, 1999)