Makale

Bir Mısranın Düşündürdükleri

Bir
Mısranın
Düşündürdükleri

Doç. Dr. Halil ALTUNTAŞ
Din işleri Yüksek Kurulu Üyesi


Yazdığım bir şiirde yer alan bir mısranın zihnimde oluşan ilk şekli şöyle idi: "Son nefesin son darbesini vurur." Daha ilk okuyuşumda, bu anlatımda rahatsız edici bir durumun olduğunu hissettim. Hissettiğim, ama "şudur” diyemediğim bir durum. Kâfiye ve hece problemi yoktu. Söz dizimi açısından da bir aksama göremiyordum. Peki bu mısranın, sahibini rahatsız edecek nesi vardı? O an için bu sorunun cevabını bulamadım. Kalemim kendiliğinden şu değişikliği yaptı: "Son nefesin son darbeyi vurur."
Bu sefer 6+5 = 11 ölçüsü bozulmuş, hece sayısı 10’a düşmüştü. Eklediğim bir "en” hecesi problemi çözmüştü:
"Son nefesin en son darbeyi vurur.” Yazdığımı tekrar okudum. Hem asıl rahatsızlık veren şey yok olmuş, hem de ölçü düzelmişti. Ölçünün düzelmesi "kendiliğinden” gerçekleşmiş olsa da, sonuçta teknik bir yanı vardı ve gözle görülebiliyordu. Fakat zevk dünyamda duyduğum asıl kırılmayı, rahatsızlığı ortadan kaldıran şeyi hâlâ görebilmiş değildim. Şiir bitmişti, ama bu soru beynimin bir köşesinde takılı kalmıştı. Bir akşam uyumak üzere başımı yastığa koyduğum sırada, o mısrayı son şekliyle içimden geçirdim:
"Son nefesin en son darbeyi vurur.” Evet, bir "takılma" yoktu. Rahatsızlık gitmişti. Ama neden?
Zihnimdeki mekanizma, "en son eklediğin en hecesinden başla” diyordu. Ben de öyle yaptım:
Türkçe’mizde “en” bir sıfat derecelendirme ekidir ve önünde bulunduğu sıfata en üstünlük anlamı kazandırır. Bizim mısramızdaki sıfat bir "sıra-sayı sıfatı" olan "son" kelimesi. Yani "son” sıfatının nitelediği ismin taşıdığı anlamı artık bir daha gerçekleşmeyecek. Ama bu, bu anlamın bundan önce birden fazla gerçekleşmiş olduğu sonucunu da beraberinde getiriyor. Mısranın ilk şeklini bu açıdan değerlendirecek olursak, bakın ne ile karşılaşıyoruz:
"Son nefesin son darbesini vurur.” "Ruhun bedenden ayrılması" ile özdeşleşen son nefes, sahibine "son bir darbe" vurmaktadır. Bundan önce de benzer darbeleri olmuştu, anlamı var bu ifadede. Halbuki son nefes ânını insan yalnızca bir defa "tecrübe eder". Mısraın "öngördüğü" "daha önceki tecrübeler” vâkıaya aykırıdır.
Şuur altından beni aniden rahatsız eden "gediği" yakalamıştım. Yukarıda sözünü ettiğim "vakıaya aykırılığın açılımım da kısaca şöyle yapmak mümkün:
"Son nefesin son darbesi” tamlaması, nefes almak eylemi ile, "darbe vurmak” eylemini özdeşleştiriyor. Sanki, nefes almanın fonksiyonu darbe vurmak, yıkmaktır, gibi bir anlam çıkıyor ortaya. Oysa tam aksine, nefes almak hayati bir fonksiyondur; darbe değil, hayattır.
Başlangıçta göremediğim bu hatayı, yine göremeden, şuur altından gelen bir yönelişle düzeltince, mısra şöyle bir anlam kazanmış oldu: "Son nefesin en son darbeyi vurur", yani, bir son nefes var ve bu nefes, sahibinin yediği darbelerin sonuncusu oluyor. Ama bundan önceki darbeler başka etkenlerden kaynaklanmıştır. Bu son vurgu, "son darbesini” yerine, "en son darbeyi" şeklindeki kullanım sayesinde elde edilmiş oldu. Mısrânın "ayaklarını yere bastıran” gerçek işte buymuş.
Şuuraltını rahatsız eden, iğneleyen, zorlayan her etkenin çözümü keşke hep böyle "kendiliğinden” gerçekleşiverse.
Bu yazıya vücut veren mısrânın kardeşleri de şunlar:

İNSANCA YAŞAMAK

Hırsların tükenir son nefesinle,
Hızla giden tren bir yerde durur;
Çınlarken ortalık güçlü sesinle,
Son nefesin en son darbeyi vurur.

Kesilir ilişkin milyonlar, binle
Hayat damarların tümüyle kurur.
Vazgeç yaşamaktan öfkeyle, kinle,
Yetmez mi aldanış, şeytanca gurur.

İnsanca yaşarsa insan, insandır
Bir hayat, insanca yaşanan andır.