Makale

İSLAM BARIŞ DİNİDİR

İSLAM BARIŞ DİNİDİR

Dr. Durak PUSMAZ

Peygamber Efendimizin peygamberlik hayatı 12 senesi Mekke, 10 senesi de Medine 22 sene sürmüştü. 12 senelik Mekke dönemi süresince savaşa izin verilmemişti. Kendisine, insanlar, İslâm’a hikmetle, güzel öğütle davet etmesi, inanmayan kimselerle de mücadeleyi en güzel yolla yapması emrediliyordu, (bk. Nahl, 125). Fakat başta Mekke halkının önde gelenleri olmak üzere müşriklerin bir çoğu bundan anlamıyordu.
Kendileri Hz. Muhammed’in peygamberliğine ve getirdiği İlâhi mesajlara inanmadıkları gibi, inanmak isteyen kimselere de mani oluyorlar, onlara akla hayale gelmedik zulüm, işkence, eza ve cefada bulunuyorlardı. İnen ayetlerde, Peygamber Efendimize ve müslüman- lara, müşriklerin zulüm ve kötülüklerine karşı sabretmeleri, onların bu kötü tutumlarından dolayı üzülmemeleri, hak yolda yürümeleri emrediliyordu:
“Ey Muhammed, sabret! Senin sabrın ancak Allah’ın vardı- mıyladır. Onlara üzülme. Kurdukları tuzaklardan dolayı da sıkıntıya düşme.” (Nahl. 127) “Şimdi sen, sana ne emredilmişse, onu açıkça söyle onlara. Yüz çevir, aldırma müşriklere.” (Nahl, 94)
Evet Mekke döneminde cihada izin verilmemişti. Bu dönemde müslümanlar için cihada izin verilmemesi, sadece sayılarının azlığından ve güçsüz olduklarından dolayı değildi. İslâm’ın hikmetle, güzel öğütle ve barış yoluyla yayılması isteniyordu. Ama müşrikler buna karşı çıkıyor, engel oluyordu. Mekke müşriklerinin bu tutumu, Peygamber Efendimiz ve Müslümanlar Medine’ye hicret ettikten sonra da devam ediyordu. Artık onlarla savaştan başka çare kalmamıştı. Onlar başka dilden anlamıyorlardı. Müslümanlar, kendilerine yapılan bunca kötülüklere karşı koymak, müşriklerle hesaplaşmak istiyorlardı. Nitekim Ensar’ın-Medineli müslümanların- ileri gelenlerinden biri olan Sa’d b. Muaz Hazretleri bu arzusunu şöyle dile getiriyordu: “Allah’ım! Bilirsin ki, senin uğrunda şu Kureyş kavmiyle mücahede etmekten daha sevimli bir şey yoktur. O Kureyş ki, Resûlünün peygamberliğini yalanladılar. Sonunda da memleketinden çıkmaya mecbur bıraktılar. Allah’ım! Öyle tahmin ediyorum ki, bizimle onlar arasında harbe müsaade edeceksin.” (Tecrid Tercemesi, X, 134). Sa’d, bu temennisiyle diğer müslümanların hallerine de tercüman oluyordu. Cihada İzin Verilmesi Medine döneminde hicretin birinci senesinde de cihada izin verilmemiş, ancak ikinci senesinde izin verilmiştir. Bu izin de mutlak değil, şartlıdır. Konu ile ilgili âyet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: “Kendilerine savaş açılan müminlere, zulme uğramaları sebebiyle savaşmak için izin verildi. Allah onlara zafer vermeye elbette kadirdir. Onlar başka değil sırf, "Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için tamamen haksız yere yerlerinden yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah bir kısım insanların kötülüklerini diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak surette içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılır giderdi. Dinine yardım edene Allah da muhakkak yardım edecektir. Hiç şüphesiz Allah pek kuvvetlidir, mutlak galiptir.” (Hac, 39-40)
Cihada/savaşa izin verilmesiyle ilgili bu iki ayetteki iki hususa dikkat çekmek istiyoruz:
I- Dikkat edilirse ayette cihada/savaşa mutlak olarak izin verilmediği ancak, “zulme uğramaları sebebiyle izin verildiği” belirtilmektedir.
Demek ki İslâm’da savaşın meşru amaçlarından biri zulmü, haksızlığı ortadan kaldırmak içindir. Öyle ise İslâm’da savaş başkalarına zulmetmek için değil, yapılan zulmü ve haksızhğı ortadan kaldırmak için meşru kılınmıştır.
Onun için savaşta düşmana zulmedilmez, savaşmayan yaşlılara, kadınlara, çocuklara, din adamlarına, mabetlere dokunulmaz. Dinimizde savaşta haddi aşmak da doğru görülmemiştir. Nitekim bu hususta Kur’an’da; “Kim size saldırırsa, onun size saldırdığı kadar siz de ona saldırın. Allah’tan korkun ve bilin ki Allah, kendi rızasına uygun hareket edenlerle beraberdir.” (Bakara, 194) buyurulur.
2- Ayette cihada izin verilmesiyle ilgili olarak dikkatimizi çeken ikinci husus da, din hürriyetiyle ilgilidir. Ayetin; “Onlar başka değil, sırf, ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için tamamen haksız yere yerlerinden yurtlarından çıkarılmış kimselerdir.” bölümünden bu husus açıkça anlaşılmaktadır. İslâm’a göre, insanlara din serbestçe anlatılabilmeli, onlar da kendi hür iradeleriyle istedikleri dini seçebilmeliler. Buna mani olunmamalı, din hürriyetinin önündeki engeller kaldırılmalıdır. Kur’an’da açıkça belirtildiği gibi dinde zorlama yoktur. Din hürriyetine engel olmak, dinin yaşanmasına mani olmak, toplum içerisinde fitne çıkarmak demektir. Bu fitne bertaraf edilmelidir. Onun için Kur’an-ı Kerim’de: “Fitne tamamen yok edilinceye ve din de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.” (Bakara, 193) buyrulmuştur.
Barış Dini
Buraya kadar yazdıklarımızdan açıkça anlaşılacağı üzere İslâm barış dinidir. Çünkü ‘İslâm’ Arapça’da barış demek olan ‘silm’ kökünden gelmektedir. Buna göre İslâm’ın bir anlamı da barış ve güvenlik demektir. Nitekim Bakara Suresinin 206’ıncı âyetinde şöyle buyrulur: “Ey iman edenler! “Hepiniz toptan silme/barış dini olan İslâm’a girin de şeytanın adımlarının peşinden gitmeyin. Çünkü o sizin aranızı açan apaçık bir düşmandır."
Barış ve esenlik anlamındaki ‘selam’ da bu kökten gelmektedir. Allah’ın güzel isimlerinden biri de “esselam”dır. Cennete de ‘daru’sselam/ barış yurdu’ denir. “Allah kullarını daru’sselama/ barış yurdu olan cennete çağırıyor.” (Yunus, 25)
Dünyada müminlerin birbirleriyle karşılaştıkları zaman ilk sözleri de ‘selam’dır. Bununla birbirlerine barış ve esenlik dilerler. Cennette de ilk sözleri selam olacaktır. Kur’an-ı Kerim’de bir çok ayette müminler barışa davet edilerek şöyle buyurulur:
"Barış daha hayırlıdır.” (Nisa, 128) “Eğer onlar sizi bırakıp bir tarafa çekilirler de, sizinle savaşmazlar ve size barış teklif ederlerse, bu durumda Allah da size onlara dokunmanıza izin verilmez.”(Nisa, 90) “Eğer onlar/düşman taraf barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah’a güven. Çünkü Allah, her şeyi hakkıyla işitir ve bilir. Eğer birtakım hilelerle seni aldatmak isterlerse, hiç endişe etme. Allah sana yeter. Seni yardımıyla ve mü’minlerle destekleyen O’dur.” (Enfal, 6162)
Aslında bütün İlâhi dinlerin mesajları barışa yöneliktir. Zira bütün İlâhi dinlerin gayesi, dünya ve ahirette insanların mutluluğunu, saadet ve selametlerini sağlamaktır.
İnsanlar savaşarak mutlu olamazlar, barış içerisinde mutlu olurlar. Onun için bütün İlâhi dinlerde barış esastır. Savaş daha sonra gelir. Savaşan, dinler değil, dinleri yanlış anlayan insanlardır. Asıl olan, insanların meselelerini, problemlerini konuşarak, anlaşarak, münakaşa ve müzakere ederek halletmeleridir. Bu yüzden, "hayvanlar koklaşarak, insanlar konuşarak anlaşırlar" denilmiştir.
Savaşın Gerektiği Durumlar
Her zaman Meseleleri, problemleri konuşarak, anlaşarak, barış yoluyla halletmek mümkün olmayabilir. Karşı taraf, sizin bu iyi niyetinizden ve barışçıl tutumunuzdan anlamayabilir. Sizden haksız istek ve talepleri olabilir. Vatanınıza, mukaddes bildiğiniz değerlere saldırılabilir. İnsan onuru, haysiyet ve şerefi ayaklar altına alınabilir. İşte o zaman onunla anladığı dilden konuşmak gerekli olur, savaşmak zarureti ortaya çıkar. Ziya Paşa: "Nush ile uslanmayanı eylemeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir." sözünü boşuna söylememiştir. Diğer yandan barışın sağlanması için de savaşa hazır olmak gerekir. Bu yüzden: “Sulh-u sükûn istersen hazır ol cenge” denilmiştir. Onun için Kur’an-ı Ke- rim’de düşmanları korkutmak ve caydırmak için kuvvet hazırlamamız emredilerek şöyle buyrulmuş- tur: “Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutup caydırasınız. Allah yolunda her ne sarfederseniz size eksiksiz olarak ödenir ve siz asla haksızlığa uğratılmazsınız.” (Enfal. 60)
Yüce Peygamberimiz de savaşın son çare olduğunu, onun için istenmeyerek başvurulması gereken bir şey olduğunu belirterek şöyle buyurmuştur: "Ey inananlar! Düşmanla savaş için karşı karşıya gelmeyi temenni etmeyin. Allah’tan afiyet dileyin. Şayet düşmanla karşılaşacak olursanız o zaman da sabredin. Bilin ki, cennet kılıçların gölgesi altındadır." (Ebu Davud, Cihad. 89) Bize düşen, insanların, dünya ve ahirette saadet ve selametleri için gönderilmiş barış dini olan İslâm’ı doğru anlayıp, doğru anlatmak ve yaşamaktır.