Makale

Hakimiyet Kavramı Üzerine Bazı Mülahazalar

Başyazı

Hakimiyet Kavramı Üzerine Bazı
Mülahazalar

Mehmet Nuri YILMAZ
Diyanet İşleri Başkanı

Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’de yer alan bir çok ayette, “hakimiyetin Allah’a ait olduğu” prensibi üzerinde durulmaktadır (Ali İmran, 26, 189; En’am, 57; Yusuf, 40, 80; Mü’min, 12; Yunus, 109; Araf, 87). Genel ve küllî bir ilkeye işaret eden bu Kur’an ifadeleri, son iki asırdan bu yana, yönetimde siyasî otoritenin meşruiyet kaynağını belirlemede bazen ölçü bazen de alternatif söylem olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu ay içinde kutlayacağımız 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’m vesile kılarak, biz de bu yazımızda söz konusu kavram üzerinde biraz durmak istiyoruz.
Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah’ın hüküm ve hikmet sahibi olduğu ve hakimiyetin de sadece kendisine ait olduğunu vurgulayan ayetlerin, yaşadığımız evrende genel ve kalıcı hakimiyetin küllî irade sahibi Yüce Allah’a ait olduğu gerçeğine işaret ettiği İslâm bilginlerince ifade edilmektedir. Nitekim bütün müslümanlar da Allah Teâlâ’nın bütün alem üzerinde küllî bilgisi, mutlak iradesi, adalet ve kudretiyle mutlak manada hakim olduğuna, insanın yanı sıra bütün varlıkların da bu külli iradenin etkisi altında bulunduğuna inanmışlardır.
1789 Fransız devrimi sonrası Batı’da, devleti idare edenlerin, meşruiyetlerini, doğrudan halktan almaları gerektiği, dolayısıyla egemenliğin de mutlak manada halka ait olduğu fikrinin benimsenip bütün dünyaya yayılması üzerine, İslâm dünyasında da hakimiyet kavramı üzerinde yeniden bir tartışma başlamıştır. Yapılan tartışmalar daha ziyade siyasî otoritenin kaynağı meselesi üzerinde yoğunlaşmıştır.
Kur’an’ın genel perspektifinden bakıldığında, hakimiyetin Yüce Allah’a ait olduğuna dair ifadelerin, mutlak (metafizik) ve hakiki hakimiyet anlamlarında kullanıldığı görülmektedir. Buradaki mutlak hakimiyet kavramı ile, egemenliğin halka ait olduğu ilkesinin birbirine karıştırılmaması gerekir. Kendini yönetenleri seçmeyi mümkün kılan hakimiyet yetkisinin halka verilmesi, siyasî anlamdaki egemenliğin halka verilmesi demektir. Bunun Yüce Allah’ın mutlak hakim olduğu inancına ters düşen bir yönü bulunmamaktadır. Siyasî alanda halkın egemenliği ilkesi, yönetim hakkının bir ferdin, sınıfın, zümrenin tabiî veya İlâhî hakkı olmadığı anlamına gelmekte, belirli bir zümre yerine, Allah’ın yarattığı bütün insanların yüceltilmesi düşüncesine dayanmaktadır.
Allah insanı yeryüzünde halife olarak yaratıp, onu yeryüzünün imarına, düzenli ve güvenli bir toplumsal hayat içinde kimsenin hukukunu ihlal etmeden yaşamaya memur etmesi, ona yetki ve sorumluluk vermesi, toplumun kendi kendini değiştirmesi gerektiğini vurgulaması (Ra’d, 11), siyasî tercih ve iktidarın kaynağının da beşerî olduğuna işaret eden kuvvetli emarelerdir. İnsanın “halife olarak” yaratılmış olmasının anlamı da budur. Yeryüzünde Allah’ın hükümranlığını yönetimde bir insan veya bir zümre temsil edebiliyorsa, bunun toplumun bütünü tarafından da temsil edilebileceği açıktır.
Hz. Peygamberle olan yakınlıkları sebebiyle Kur’an prensiplerini en iyi bir şekilde algılama mevkiinde olan sahabîlerin, bu konudaki tutumları da, bizim için yol göstericidir. Hz. Ebu Bekir yönetimde bulunduğu süre içinde sürekli olarak Halifetu Resulilllah unvanını kullanmış, buna dînî mahiyet kazandırmak için Halifetullah unvanını kullanması teklif edilmişse de, buna karşı çıkmış ve kendisinin ancak Allah’ın elçisinin halifesi olduğunu ifade etmiştir. Keza Hz. Ömer de halife seçildiğinde, kendisine teklif edilen halifetü halifeti resulil- lah unvanını kabul etmeyerek, emiru’l-mü’minün unvanını kullanmayı tercih etmiştir. Bütün bunlar, ilk dönemlerde idarede meşruiyetin kaynağı hususunda toplum iradesinin önemli görüldüğünü ortaya koymaktadır.
Netice itibarıyla söylemek gerekirse; Yüce Allah’ın evren üzerinde mutlak hakimiyetini vurgulayan ayetler ile siyasî alanda egemenliğin halka ait olduğunu ifade eden ilke arasında bir karşıtlık gözükmemektedir.
Gelecek sayıda buluşmak ümidiyle...