Makale

Vatan Sevgisinin Zirveleştiği Nokta ÇANAKKALE

Vatan Sevgisinin Zirveleştiği Nokta
ÇANAKKALE

Mesut ÖZÜNLÜ

Sebepler ve Gelişmeler
19. Yüzyılın sonlan...
Sanayi Devrimi’yle apayrı bir dönemece giren bazı Avrupalı ülkeler, yeni pazarlar ve yeni sömürgeler arayışı içerisindeler...
Bir yanda hızla büyüyüp kalkınan Avrupalı devletler, bir yanda da çöküşe doğru adım adım yaklaşmakta olan koskoca bir Osmanlı İmparatorluğu...
Öteyandan Avrupa’daki birçok sömürgeci devlet; İstanbul, Boğazlar ve Ortadoğu’da bulunan petrol bölgeleri gibi stratejik önemi haiz yerlerin; rakip devletler kontrolünde olmaktansa, gittikçe zayıflayan Osman- yönetiminde kalmasını tercih etmekte...
Bir de bütün bu gelişmeleri adım adım izleyen iki keskin göz... Sultan II. Abdülhamit Han...
Karın ağrıları gittikçe ağırlaşan bir İmparatorluğun enkazına üşüşmek ve muhtemel bir Ortadoğu parçalanmasından pay kapmak isteyen bu Avrupalı Emperyalist devletleri birbirlerine düşürerek güçlenmek ve yeniden ayağa kalkmak için kendine mahsus, apayrı bir denge siyaseti izleyen tecrübeli Sultan...
Derken; "Düveli muazzama" adıyla ünlenen İngiltere, Fransa, Almanya ve Rusya arasında yaşanan sömürge yarışı, gittikçe kızışıyor...
İngiltere, öteden beri kıyasıya bir sömürge yarışı içerisinde...
Genel bir valilikle yönetmekte olduğu Hindistan’dan temin ettiği hammaddeleri; Kızıldeniz, Süveyş Kanalı, Akdeniz ve Cebeli Tarık Boğazı yoluyla kendi sanayi şehirlerine getirip işledikten sonra, pazarlama imkanı bulduğu bölgelere satma imkanına çoktan kavuşmuş...
Almanya da bu durumdan oldukça rahatsız...
Fakat İngiliz-Alman rekabeti, İngiltere lehine sonuçlanmış...
Nihayet İngiltere’nin; 1877- 78’deki Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra Türklere verdiği desteği çekmesi, Osmanlı-Alman yakınlaşmasını doğuruyor... Bu yakınlık, Alman askerî heyetlerinin Türk ordusu bünyesinde görev almaları, İs- tanbul-Bağdat Demiryolu çalışmaları ile sıkı bir işbirliğine dönüşüyor... Ayrıca, Türk ordusunun genç subaylarının büyük bir kısmı Alman ordusunda eğitim görmüş; bazı subaylar da kurmaylık eğitimi almışlar... Bunların en önde gelenlerinden birisi de Enver Paşa...
Abdülhamit tahttan indirilmiş...
Yönetimde söz sahibi İttihat ve Terakki olmuş...
Enver Paşa Osmanlı Orduları Komutan Vekilliğine getirilmiş... Niyeti halis, samimi... Avrupalı devletler arasında ağırlığı hiç de azımsanmayacak kadar güçlü olan Almanya’yla nasıl ittifak yapsam da bu Emperyalistlerin şerrinden ülkeyi kurtarsam veya Balkanlarda kaybettiğimiz toprakları tekrar geriye alsam diye yanıp tutuşmakta...
Almanya ise, Osmanlı Devleti ile açık bir ittifaka girmeye çoktan hazır görünüyor... Nihayet Avrupalı devletler arasında başgösteren güven bunalımı adım adım savaşa dönüşürken, 2 Ağustos 1914’te Almanya ile Osmanlı Devleti arasında gizli bir anlaşma imzalanıyor.
Bu anlaşmaya göre; Osmanlı Devleti, Almanya ile Avusturya- Macaristan İmparatorluğu arasında oluşan ittifaka yardım edecek, karşılığında da topraklarında gözü olan Rusya’ya karşı destek görecekti.
Yıl 1914... Ağustosun ilk haftaları...
Yeryüzü coğrafyası hızla iki kutuba bölünüyor...
İki saf var ortada... Deyim yerindeyse, dünya husumetle bileğle- nen devasa iki koç gibi...
Bir yanda İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya’dan oluşan müttefikler...
Diğer yanda da Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Osmanlı Devleti’nden oluşan ittifak kuvvetleri...
Vuruşacaklar... Savaşacaklar...
Hem de insanlık tarihinin en büyük, en etkili ve en trajik hadiselerinden birisi olurcasına...
Hatta etkileri; yirminci, hatta ve hatta yirmi birinci yüzyıla kadar uzanırcasma...
Savaş Kapıda
Osmanlı Devleti’nde, savaşın ayak sesleri iyiden iyiye hissedilmeye başlıyor...
Nihayet Avrupa’da savaşın başlamasından sonra, 27 Ekim’de, Yavuz ve Midilli adlarındaki iki Türk gemisi, diğerleriyle beraber gizli bir emirle Karadeniz’e açılıyorlar...
Gemiler doğruca Rusya’nın en büyük liman kentlerinden birisi olan Odessa’ya giderek, savaş ilan etmeksizin şehri bombalamaya başlıyorlar... Bu ani saldırıyla, aralarında bir Rus kruvazörünün de bulunduğu bir dizi gemi batırılıyor, petrol depolan ateşe veriliyor...
Osmanlı Donanması, bombardıman işlemini bitirdikten sonra Boğaz’daki üslerine dönüyor. Ardından; 2 Kasım günü Rusya, 5 Kasım’da da İngiltere Osmanlı Devleti’ne karşı savaş ilan ediyorlar...
1914 Kasım’mdan sonra Fransa’da askerî harekatın kilitlendiğini düşünen İngiltere, düşmanın güçlü cephelerinde savaşarak vakit kaybetmek yerine, zayıf olan bölgelerinde yeni cepheler açmayı ve rakip kuvvetleri böylece çökertmeyi uygun buluyor... Bu tanıma en uygun yer de, şüphesiz Çanakkale Boğazı ve dolayısıyla İstanbul oluyor.
Çanakkale Geçilmez
Bu gelişmelerin ardından, düşman donanması 19 Şubat 1915 tarihinde birleşik filo ile Çanakkale Boğazı’na saldırıyor. Saldırı donanması üç tümenden müteşekkil. Üçünde toplam 62 gemi bulunuyor. İngiliz ve Fransız gemilerinden oluşan birleşik filonun saldırılan, özellikle Ertuğrul ve Orhaniye tab- yalannın tesirli top atışlan sayesinde sonuçsuz kalıyor ve düşmanın Marmara’ya girmesi önlenmiş oluyor.
Düşman gemileri, 25 Şubat’tan 17 Mart tarihine kadar, Çanakkale Boğazı’na çeşitli çaplarda defalarca saldırı hareketine girişiyorlar fakat başarılı olamıyorlar. Nihayet 18 Mart günü, yeni bir hamle daha yaparak tekrar bombardımana başlıyorlar...
Fakat Fransızlara ait Bouvet Zırhlısı, Hamidiye tabyasından atılan top mermisiyle batırılıyor. Bu batırılışta, Nusret Mayın Gemisi’nin döşemiş olduğu mayınların etkisi büyük...
Ardından Ocean ve irresistible gemileri...
Bu iki gemi de, tabyalardan atılan top ateşleri ve mayınlarla batırılınca, İngiliz ve Fransız kuvvetleri büyük bir şok yaşıyor, mağlubiyetin ilk acısını tadıyorlar...
18 Mart 1915’te uğradıkları ağır yenilginin ardından; düşman kuvvetleri, deniz saldırıları ile İstanbul’a ulaşmalarının mümkün olmadığını anlamışlardı. Bu sebeple bundan sonra yapılacak saldırılar, hem karadan hem denizden yapılacak; koordineli bir hücum başlatılacak, böylece Osmanlı güçlerine ağır zayiatlar verdirilecekti.
Bu maksatla Akdeniz müttefik kuvvetleri başkomutanlığına tayin edilen Hamilton’un emrine verilmiş olan 75 bin kişilik bir ordu, Çanakkale civarındaki adalara yığılmaya başladı. Bu ordu; İngiliz, Fransız, Avustralya, Yeni Zelanda ve diğer bazı sömürge askerlerinden oluşuyordu.
Bunlara karşı 80 bin kişilik bir Türk kuvveti, Alman generali Liman Von Sanders’in emrine verildi. Bu kuvvetlerin kumandanları; Bolayır geçidi ve civarına konuşlandırılan 5. ve 7. Fırkaların kumandanları Liman Von Sanders ve Remzi C’ Bey; 19. Fırka Kumandanı Mustafa Kemal (Atatürk) Bey; 11. Fırka Kumandanı ise Kaymakam Rifat Bey idi.
Seddülbahir Bölgesi
5 Nisan günü Seddülbahir Bölgesine bir çıkartma yapan 29. İngiliz tümeni, daha önce tespit edilen beş ayrı çıkış yerinden taarruza geçti. İngiliz plan rumuzlarına göre bu bölgeler; Hisarlık, Ertuğrulkoyu, Tepekoyu, İkizkoyu ile Sığın- dere kumsalları idi. Buraya çıkan- lan birliklerin hedefi, Alçıtepe ile Kilitbahir’i almaktı.
Bütün bu saldırılar, Türk kuvvetleri tarafından geri püskürtülmüştür.
25-26 Nisan günleri, düşman kuvvetleri tarafından gerçekleştirilen taarruzlar, Seddülbahir kıyı muharebelerinde hedefe ulaşamayınca, İngiliz ve Fransız birlikleri 28 Nisan’da Kirte köyünü ele geçirmek için tekrar saldırıya geçtilerse de başanlı olamadılar. Ardından devam eden Kerevizdere saldırılarında da muvaffak olamayan düşman kuvvetleri, nihayet çareyi Arıbumu ve Anafartalar bölgesinde bir cephe daha açmakta buldular.
Gece-gündüz devam eden ve aylarca süren bu muharebelerde çok kanlı çatışmalar meydana gelmiş, on binlerce Türk evladı şehit düşmüştür.
Arıburnu ve Anafartalar
Bölgesi
Düşman kuvvetlerinin iki büyük hedefinden biri olan Arıburnu cephesinde ise, Anzaklar bulunuyordu. Bu kuvvetlerin hedefi, Conkbayır ve Kocaçimen tepelerini ele geçirip Boğaz’m en dar yerinden Eceabat tabyalarına ulaşmaktı.
Bundan sonraki safhada ise düşmanın iki amacı vardı:
Seddülbahir bölgesinden ilerleyen kuvvetlerle birleşmek
Boğazı donanmaya açmak...
Nihayet Anzaklar, 15 Nisan 1915 günü kıyıya bir çıkartma yaparak, Conkbayırı’nın güney yamaçları ile Düztepe, Kanlısırt ve Kocaçimen bölgelerine dayandı.
Türk kuvvetleri, kıyı bölgelerinde tutunma mücadelesi veren düşman kuvvetlerine kanlı taaarruzlarla karşılık verse de tam muvaffak olamadı.
Bu arada gücünü takviye eden İngiliz kuvvetleri, 7 Ağustos günü tekrar Conkbayırı’na bir taarruz başlattı. Fakat Miralay Mustafa Kemal Bey’in emrindeki takviye Türk kuvvetlerinin çetin direnişi ile karşılaştı.
Gece gündüz süren bu taarruzlar sırasında, gerek düşman gerekse Türk güçleri arasında büyük kayıplar oldu. Öbek öbek Çanakkale Bo- ğazı’na yığılan Mehmetçiklerin bir alayı gidiyor bir alayı geliyor, adeta bir gül bahçesine girercesine şe- hadete koşuyordu. Tıpkı Millî şairimiz Mehmet Akif in dizelerinde dile getirdiği gibi gök ölüm indiriyor, yer ölü püskürtüyor; tepeler ve vadilerden adeta cesetler savruluyor, topraklar yer yer kıpkırmızı kan rengine boyanıyordu.
Böylesine kanlı bir çarpışmanın ardından 9 Ağustos sabahı, düşman kuvvetleri Kireçtepe’den Conkba- yın’na kadar genişleyen bir cepheden tekrar taarruza geçtiler. Fakat Kireçtepe’nin alınması haricinde büyük bir başarı kazanamadılar. Ayrıca Anzak güçleri, 21 Ağustos günü Anafartalar bölgesinde, Kocaçimen-Conkbayır hattından bir saldırı daha başlattılar. Bu saldırı da Türk kuvvetlerinin çetin direnişi sayesinde geri püskürtüldü.
Nihayet bu taarruz da başarısızlıkla sonuçlanınca, düşman kuvvetleri yavaş yavaş Çanakkale Boğa- zı’ndan geri çekilmenin hesaplarım yapmaya başladılar.
İngilizler, 17-20 Aralık geceleri yapmış oldukları tahliyelerle Ana- fartalar ve Arıburnu’nu tamamen boşalttılar. Ardından 1 Ocak 1916’da Seddülbahir cephesinde kalan 17 bin kişilik son birliği de çekmeye başladılar.
Beraberlerinde getirdikleri silah ve levazımatı aldıktan, geride kalanları da imha ettikten sonra geldikleri gibi gittiler.
Savaşın Etkileri
Çanakkale Savaşları; bütün dünyada olduğu gibi, gerek Osmanlı Devleti’nin son yıllarında, gerekse yeni kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti’nde derin etkiler bırakmıştır...
Kimbilir... Böyle bir savaş olmasaydı, Tanzimat Dönemi boyunca Daru’l Fünun’da, Hendese-i Humayun’da, Sanayi-i Nefise’de, Mekteb-i Mülkiye-i Şahaniye’de yetiştirdiğimiz binlerce gencimiz şehit düşmeyecek; yeni kurduğumuz Cumhuriyetimizin temelleri, çok daha muazzam bir beyin gücü üzerinde yükselecekti.
Çanakkale’de; ne evlatlar kaybetmiş, ne acılar görmüştü bu yorgun millet!
Bu savaşta nice yiğitler şehit olmuş, nice eli kınalı gelinler dul kalmış; nice al yazmalı, gözü yaşlı Anadolu anası, duyanı köz gibi dağlayan ağıtlar yakmış; insanlar ocakbaşı sohbetlerinde, köy kahvelerinde saatlerce, hatta günlerce bu savaştan bahsetmiş; şairler şiirler yazmış, Paşalar anılarıyla ağlamışlardır...
Bu öylesine milli bir yaradır ki, bu Milletin çocukları, ne zaman Çanakkale Marşını işitseler; “Çanakkale içinde vurdular beni Ölmeden mezara koydular beni” Sözlerini duyar duymaz ruhları irkilir, o günlerin metafizik koridorlarında adeta kaybolur, dipsiz zamanlara doğru dalıp giderler...
Bütün bunların yanında, Türk Edebiyatı’nı da yakından etkilemiş olan Çanakkale Savaşı; çok sayıda şiire, makaleye ve hatıra türü esere konu olmuştur.
Kuşkusuz bunların başında, Çanakkale Savaşının başladığı günlerde Berlin’de bulunan, zafer müjdesini de Medine-i Münevvere’de alan milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy gelir.
O, Çanakkale Savaşı’nın sonlarına doğru Hicaz’da görevlidir.
Şam üzerinden yapılan uzun bir yolculuktan sonra, Teyma yakınlarında, II. Abdülhamit Han’ın yaptırdığı Hicaz Demiryolu’nun çöldeki son istasyonu El Muazzama’ya varır.
Bu istasyonda, Şam ve İstanbul bağlantılı bir telgraf vardır. O gün makine başında bulunan Eşref bey, güç bela İstanbul’da Enver Paşa ile irtibat kurunca, sanki herkes kendini İstanbul’da zannetmiştir.
Çünkü Enver Paşa: "Çanakkale’de muzaffer olduk. Harp bizim zaferimizle sonuçlandı. İstanbul şu anda şenlik içerisinde, yer yerinden oynuyor" müjdesini vermişti.
Bütün bu gelişmeleri Eşref beyden duyan Akif, adeta yerinde donup kalmıştı. Sanki işittiklerini anlamıyormuş gibi, dalgın dalgın Eşref beyin yüzüne bakarak güçlükle nefes alıyordu. Gözleri yaşarıyor, konuşmuyordu. O gece hiç uyumadı. O ıssız kum deryasının bir köşesinde hıçkıra hıçkıra ağlıyor:
“Ey şehid oğlu şehid! İsteme benden makber
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber!..”
Diyerek, insanlık tarihinin en büyük destanlarından birisinin beyitlerini yazıyordu.
Bu büyük savaşın olduğu günlerde, geçmiş ve geleceğimize ışık tutacak kıymette bazı mühim hadiselerin yanı sıra, son derece çarpıcı anılar da saklıdır.
İşte bunlardan birisi de. Şükrü Naili Paşamıza aittir:
Çanakkale’de... İleriye hatta Keçideresi’nin karşısına, düşman makineli tüfeklerini kurmuş, durmaksızın bu dereyi ateş altına alıyor ve her gün bizden on-onbeş kişiyi şehit ediyordu.
Birgün teftişe gittiğim sırada, tabii o dereden geçmek icabetti.
Dere başına gelince,
Alay kumandanı bana:
- Burası adeta sırat köprüsüdür. Evvela ben geçeyim, sonra siz...
Dedi ve kırk adım kadarlık bu mesafeyi hızla koşarak geçti. Ben de öyle koşarak geçtim. Düşman devamlı ateş ediyor, makineli tüfekleri işleyip duruyordu...
Bir de arkama dönüp baktım ki, bir Mehmetçik... Elindeki bakraçlarla ateşe hiç aldırış etmeden ağır ağır geliyor.
- Koş vurulacaksın... Koş! diye bağırdım.
Sanki sesimi işitmemiş gibi, hiç istifini bozmadı. Nihayet yanıma yaklaşınca niçin koşmadığını sordum. Ne cevap verse beğenirsiniz? Bakınız ne dedi:
- Koşsam, bakraçlardaki bakla çorbası dökülür, arkadaşlarını aç kalırlar...
Düşmandan korkulmaz kumandanını!
Yazımızı; Fazıl Bayraktar tarafından, Mustafa Kemal’in kumandanlığını yaptığı 57. Alay için kaleme alınan Hakka Yürüyüş Destanı adlı şiirle bitirelim.
“Aldık abdestimizi birer matara suyla;
Bekleriz şehadeti ibadet sükutuyla.
Hücum borusu çaldı, her birimiz bir yerden,
Tekbir uğultusuyla fırladık siperlerden.
İman dolu göğüsler, bir volkanik dağ gibi,
Yürüdük manga manga, bölük bölük, çığ gibi.
Elazığlı, Konyalı, Sivaslı, Ankaralı;
Burdur, Çankırı, Rize, Tekirdağ,
Malkaralı. Künyemiz Ayıntaptan,
Afyon’dan, Adana’dan,
Doğmuş gibiyiz sanki hepimiz bir anadan.
Bir mangada on kardeş, bir bölükte yüz kardeş,
Her birimiz bir bölük, düşman askerine eş.
Kimimiz delik deşik, al kanlara bulanmış;
Şehadet şerbetiyle Hak rahmetine kanmış.
Yaralanıp düşenler, mahzun mahzun bakmakta,
O güzel gövdelerden sel gibi kan akmakta.
Savaş değil de sanki toydayız, düğündeyiz,
Kulun Hakk’a vardığı bir mukaddes gündeyiz.
Toprağı santim santim mühürledi kanımız;
Ey vatan! Senin için feda olsun canımız...”
Rahmetle, minnetle... Ruhları şad olsun...

1- Belgelerle Çanakkale Savaşları. Doç. Dr. Ahmet Altıntaş, 18 Mart Üniv. 1997.
2- Çanakkale’nin Ruh Portresi, İbrahim Refik, Adını Yay. İstanbul, Şubat 1998.
3- Düşünen İnsana Hazine, Nejat Muallimoğlu. Şahsi Basını. İstanbul 1997.
4- Yeni Rehber Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları, Cilt, 5, Sayfa, 38.
5- Büyük Kültür Ansiklopedisi, BaşkentYayınları, Cilt, 4, sayfa. 1352, Ankara 1984.
6- Türkiye Diyanet Vakfı Islâm Ansiklopedisi, Cilt, 8, Sayfa, 208, Çanakkale Muharebeleri.
7- Ayyıldız Dergisi, Mart 1998, s. 18, Çanakkale’de 57. Alay’ın Hakka Yürüyüş Destanı.