Makale

Ruh ve Karakter Mimarisinde ABİDELERİN ROLÜ

Ruh ve Karakter Mimarisinde
ABİDELERİN ROLÜ

Mustafa BEKTAŞOĞLU

Medeni milletler, yaşadıkları yerlerde medenî eserler vücuda getirmişlerdir. Bu eserlere varis olan nesiller ise, hem eserleri korumaya, hem de yapanları her ile ile anmaya ve hatıralarını yaşatmaya mecburdurlar. Bu yazımızda; topraklarımızın ünde yüzyıllardır ayakta kalabilecek sağ-ılık ve estetik açıdan dünyayı hayran bıra-ı abidelerimizi kaleme alırken, eşsiz mimar :a Sinan’ı da bu vesileyle yad etmiş olacağız.
Abide, önemli şahıslar veya hadiselerin ha-larını devam ettirmek düşüncesiyle yapılan nari eserlerdir. İnsanlar unutulmamaya, ha-ınacak eserler bırakmaya tarih boyunca önem vermişlerdir. Kazılardan çıkan eserde bunlara birer misaldir. Abideler, bulun-ju devrin mimarisine göre gelişme göstermişlerdir. Bazan mezarlık mimarisi olarak, bacami olarak, bazan da kahramanlığı ifade eden meçhul asker abidesi ve zafer takları olarak görülür.
Memleketimizin her köşesi, atalarımızdan bizlere hatıra, miras olarak kalan bu tür abidelerle doludur. Yüzyıllardır eskimeyen camilerimiz, yıkılmayan köprülerimiz ve kalelerimiz, bunlardan sadece bir kısmıdır.
Sözlükte abide; yadigâr kalacak eser, anıt gibi manalara gelir. Arapça’dan alınan bu kelime, Türkler’de büsbütün başka manada kullanılmıştır. Abide, asırlarca ayakta kalabilen ulu eserleri ifade eder. Tarihteki büyük olaylar, benzeri az olan ve asırlarca yaşayan büyük ve kıymetli eserler hakkında da kullanılır. Sanatta ise-, gerek tarih ve gerekse güzellik bakımından büyük bir kıymet ve ehemmiyeti olan bina, tablo, heykel gibi sanat eserlerine bu isim verilir."1
Türk mimarisinin en güzel abideleri olan Bâyezid, Süleymaniye, Selimiye Camileri, Sultan Ahmed Çeşmesi, Çifte Minare vd. gibi abide değerinde sayısız eserler vardır. Bunların dışında abide-, tarihte yetişen dünya çapındaki şahsiyetler için de kullanılır. Tarihimizde görülen Bilge Kağan, Ahmet Yesevî, Akşemseddin, Hacı Bayram Velî, Fatih, Yavuz, Kanuni, Barbaros Hayreddin Paşa, Mimar Sinan, Gazi Osman Paşa, Ali Şir Nevaî, Evliya Çelebi, Bakî, Fuzulî, Mustafa Kemal Paşa gibi hükümdar, kumandan, denizci, sanatçı, bilgin ve din büyüğü dâhi kimseler, milletimizin yetiştirdiği abide şahsiyetlerdir.
Türk dünyası üzerinde, insanların istifadesine sunulması amacıyla birçok köprüler, hastaneler, camiler yapan abideler abidesi Sinan, sanatkâr mimar-mühendistir. 0, Türk yurduna, idealinde tasarladığı, en büyük mimari eserleri bina ederek hediye etmiştir. Onun şahsında, bütün bir asrın mimarlığını ve yapıcılığını görmek mümkündür.
0, XVI. asır Türk Osmanlı varlığının içinde, kafasında hayalen çizdiği eserleri, madde ve şekil haline getirme talihine erişmiştir. Türk ülkelerinde, Türk üslûbunu yaşatan, sağlam ve sanat değeri olan eserler vermiştir. Sinan ve kendisiyle beraber çalışan mimar, mühendis ve bütün sanatkâr ve işçileri, kendilerini nesiller boyunca yadettirecek abideler bırakmışlardır. O, bir Türk dehası olarak bizlere şeref, cihana ise medeni eser veren bir sanatkâr olarak tarihte yer almıştır. Medeniyet eseri vücuda getiren her fert ve millet, elbette bütün nesiller tarafından tebcil edilmeye layık olur.
Sinan, cami yapılarında isimlerini taşıyan şahısların tarihi değerlerine göre adeta bazı fikirlerin temsilini düşünmüş gibidir. Meselâ, Süley-maniye camisi, türbe ve medreseleri, Kanuni Süleyman’ın muhteşem imparatorluğunun bir tezahürüdür. Caminin içinde hissedilen manevi duygu ve haz ise, büyük bir devletin asırlara, milletlere hükmeden bir kudretini ifade eder.
Süleymaniye’nin büyük kapısı Kanuni’nin asrına açılır. Şehzade camisi, bir matem havası ile asil bir karanlık içindedir. Mihrimah Sultan camisi, genç, yeni gelin olmuş bir prensesin neşe ve hayat dolu bir ifadesini taşır. Üsküdar’da İskele karşısındaki Mihrimah camisinin sütunlu avlusunun, Boğaziçi’nin paha biçilmez tabii manzarasına açılan bir haşmet içinde insanın hayranlığını arttırır. Edirne’deki Selimiye, ferah, ayrınlık, büyük ve şanlı bir imparatorluğa sahip bir hükümdarın bahtını takdis eder.
Koca Sinan’ın bütün camilerinde isimlerini taşıdığı tarihi şahısların hayat hikayelerini ve yapıldıkları zamanı canlandırmak mümkündür. Bu eserler için Sinan da böyle mi düşünmüştü? Yoksa biz mi tarihi bilgilerin tesiri altındayız? Ne olursa olsun yapmış olduğu eserler tarih içinde konuşuyor.
Sinan’ın abidelerini tamamlayan taş işçiliği ve oymacılığı, nakış ve kabartmalar, alçı pencereler, çiniler, tahta işçiliği ve nakışları, kitabe yazıları ayrı ayrı sanat eseridir.
Süleymaniye’nin dış manzarası, canlı, ahenkli ve büyük bir kudretin ifadesini telkin eder. O, dünya durdukça duracağa benzer bir hal alır. Edirne’deki Selimiye’nin kurulduğu tepenin hakim manzarası, onu her görende unutulmayacak bir hatıra meydana getirmek için kâfi gelmiyor mu? Edirne’den uzaklaştıkça Selimiye "Ben varım" diye daima size, minareleri üzerinden seslenir. Sadece dağlarda değil, ovalarda da bu ses ve söz akislerinin dalga dalga sizi uzak mesafelere kadar takip ettiğini hissedersiniz. Ona yaklaşırken de, hep size doğru gelen, fakat bir türlü kavuşulamayan bir eda ile boy gösterir.
Selimiye, Avrupa kıtasındaki Türk hakimiyet devrinin bir imzası değil midir? Bütün Türk-Osmanlı tarihi, Viyana, Prut’a kadar kol salan bir kıta üzerinde yazılmıştır. Sinan, başkente yakın bu bölgede, en büyük şaheserleriyle bir imza atıvermiştir.
Vatan toprağımızın derinliklerinde kök salmış, en büyük heybetiyle yaşayan abideler, atalarımızın seslerini, semamızın rengini göstermek, bize duyurmak için yeryüzünde yük-seliyorlar. Aynı zamanda, bütün dünya insanlarına hitap ederek, sanat karşısındaki insanlığın müşterek hislerini, heyecana getirmesini biliyorlar. Tarih, medeniyet tarihine eser verenleri daima anacak ve tebcil edecektir.

Bayrak şairi Arif Nihat Asya-, Sinan’ın eşsiz abideleri karşısındaki hayretini gizleyememiş, duygularını şu mısralarla dile getirmiştir.

Taştan mı senin sanatın altından mı,
Yokmuş ustan, hocan... bu bir noksan mı?
Mermerde çiçekler açtıran sihrinle,
Ey Kayserilim, Sinan mısın, nisan mı?
Bir ihtişam olup açılan kubben,
Durur asırların omuzlarında.
Kaçıncı nesildir abdest alanlar,
Şadırvanlarında, havuzlarında?
küme küme, tüy tüy ve kanat kanat,
Güvercinlerinde ruhlardır uçan.
Yine cemaatin arasındadır,
Temelini atan, kapını açan.
Tatsın yarınlar da çiçeklerini,
Yazıların, çinilerin solmasın.
Ey Süleymaniye Süleymaniye!
Başımızdan kubben eksik olmasın.
Doğrulup "Allahü Ekber" diyerek,
Mihrabın önünde elpençe duran.
Bilir ki göğsünün derinlerinde,
Süleymaniye’nin kalbidir vuran.
Dünya güzeline yakışan nazla,
Yüzüne duvaklar, tüller örttüğün,
Güz sabahlarında-ancak-yürekler,
Olabilir senin yüzgörümlüğün.
Çıkabildiğim gün içten kubbene,
Başıma tac olmuş kurşunlarının,
Altında derine bakıp gördüğüm,
bir kökten geldiğini sütunlarının.
"Bu ne hikmet" derken kendi kendime!
"Bu ne hikmet" dedi ses oyunları...
Ululuk, incelik, mana, renk, oyun...
Nasıl birleştirmiş Sinan bunları?
Menekşeler açar kurşunlarında,
Ve mermerlerinde kar çiçekleri.
Çinilerin orda lâle sümbüldür,
Halıların burda nar çiçekleri.
Seni oya oya işlemek için,
-Çizgileri, noktaları tartarak-
Yıllarca çalışmış yüzlerce kişi,
Göz nuruna iman gücü katarak.
Gövde kıvrımları, saç örgüleri,
Yaşatmış duvarda Karahisarî.
Ve burda kavuşmuş aradığına,
İlhamı bundan almış Yesarî.
Şerefelerine çıkan mutlular,
Avuçlarlar göğün mavilerini.
Ve ilk kaynağından alırcasına,
Aktarırlar bize Tanrı emrini.
Sütunu kıyamdır, kemeri rüku,
Minareleri her haliyle dua.
Biz açarken iki avucumuzu,
O, bizim için dört eliyle dua.
Bir aile gibi, çepçevre, küçük,
Kubbeler büyüğün yavruları mı?
Yahut onlar da bu kutlu yuvanın,
Güvercinleri mi, kumruları mı?
Abidesi hesaplardan taşarken,
Mimarı, kendini çekmiş ortadan.
Başarı burdadır, tevazu burda,
Eser ululuktan, imza noktadan.
Bakıp bize örnek olsunlar diye,
Yolladığı iki kahramanına: "
Allah’ım, diyorum, lâyık adaşlar,
Gönder Sinan’ına, Süleyman’ına.
Sen en yakınsın... bilirsin elbet,
Kaç misli eseri vardır yaşının.
Fakat, söyle nasıl sığmış yaptığın,
Bir insan ömrüne Mimar Başı’nın?
Kıtadan kıtaya göçen bulutlar,
Minarelerini öper de geçer.
Mübarek geceler, yıldızlarını,
Mübarek başına serper de geçer.
Ne mutlu çevrene, ne mutlu bize!
Ki, seçmişsin ülken diye bu yurdu.
Ey sanat, gerçekten, Ulu Tann’nın,
Bir evi olsaydı böyle olurdu!

Mimar Sınan Abidesi
Bizzat Atatürk’ün el yazısı ile yapılması emredilmiş olan Mimar Sinan’ın mermer heykeli, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin önünde yer almaktadır.
Abide, on yedi tonluk mermere işlenmiştir. Heykeltraş, Sinan’ı tarihi değeriyle mütenasip bir karakter ifade etmesine özen göstermiştir. Enerjik görünüşündeki yüz hatları, derin bir düşünce anını ve yaratıcılık kudretini göstermektedir.
Gür sakalının çevrelediği yüzündeki çatık kaşları, düşüncelerinin kesafetini alnındaki çizgilerde belirtmektedir. Sinan, yüz ifadesiyle dâhi şahsiyetinin bir sembolüdür. Bu heykeli ile, Koca Sinan bize yüzyıllar sonra karşımıza çıkıyor. Türk yurdunda vücuda getirdiği eserlerine yeniden nezaret edecekmişçesine bugünkü mimar ve mühendislerimize elini uzatıyor.
Abideler ve onları yapan abide şahsiyetler hakkında ne söylense, ne yazılsa azdır. Konumuz övgü yazmak değil ama, eğer methiye havasına giriliyorsa gerçek anlatılıyor demek oluyor. Eğer bu hususta kitap yazılsa, yazarı, bittiğinde "methiye yazmışım da farkında değilmişim" derdi herhalde
Fatihlerin, Yavuzların, Kanunilerin, Sinanların varisi olan bizler... şehirlerimizi ve yurdumuzun her köşesini mutlaka, milli hüviyetlerle bezenmiş sanat eserleriyle süslemeliyiz. Bizi ve bizim ruh ve vicdan terbiyemizi gelecek nesillere tanıtacak, ölmez vesikalar onlardır. Onların yarınki nesillere bizim için kötü şeyler düşünmelerinden şiddetle kaçınmamız lazımdır. Çünkü asırların hikayesini gelecek asırlara nakledecek en yanılmaz tarih kitapları, vatan topraklarına dikeceğimiz mimari abidelerdir.


Arseven, Celal Esad, Sanat Ansiklopedisi, Uli,
MEß. Yay., İstanbul-(983.
Yeni Türk Ansiklopedisi, 1/12.
A/etinan, Pro/. Dr. A., Mimar Koca Sinan, 7, Türkiye
Emlâk Kredi Bankası Yay., Ankara-1968.
A/etinan, a.g.e, 59-61.
A/etinan, a.g.e., 70.
Ramazanoğlu, Gözde, Mimar Sinan’da Tezyinat Anla yışı, 12, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara-1995. Banarlı, Nihad Sami, İman ve Yaşama Üslûbu, 140, Kubbealtı Yay., İstanbul-1986.