Makale

Hayatın Kaynağı SU

Hayatın Kaynağı SU

Mustafa BEKTAŞOĞLU

Allah rızası için bir yudum su !...
Bu rica, hiçbir Müslümanın geri çevirmeye cesaret edemediği bir anlam taşır ve mutlaka yerine getirilir. Hatta bu arzusunu kelimelerle dile getiremeyen bir köpekten bile esirgenmez-, suyu veren kişi, onun bir avucuna muhtaç olsa bile.
Çünkü su, hayat hakkıdır, hayata dairdir, hayatın kendisidir. Bir çakıl tanesi kadar sert ve kurumuş tohumlardan, mucizevi bir şekilde yeşil sürgünler fışkırtan şey, suyun hayat verici hassasıdır. Su ile hayat arasındaki İlâhi ilgiye işaret eden Kur’an hükmü, Müslümanı da suyun bir zerresi ile deryası karşısında aynı derecede edepli olmaya sevkeder. Her ilmihal kitabında geniş ve müstakil bir bölüm halinde yer alan "Sular" konusu, su ve insan, daha doğrusu su ve hayat arasındaki münasebetlerin hukukunu tanzim etmiştir.
Allah rızası için istenen su, her yudumu besmeleyle içilip, şükürle noktalanmak üzere üç solukta içilir, hamdele ve salvele’den sonra hasıl olan sevap, geçmişlerin ruhuna hediyye edilir ve suyu ikram eden kişiye "su gibi aziz olasın" duasında bulunulur. Bununla da iktifa edilmez, "Ha- san-Hüseyin efendilerimizin canına değsin" temennisi her defasında tekrarlanır. İslâm tarihinin "bir yudum su" ile kesişen sayfası Kerbelâ’ya dairdir. Bir yudum suya hasret giden Rasulullah’ın sevgili torunu Hz. Hüseyin’in yürek dağlayan hatırası, iştahla içilen her yudum suyun sonunda taziz edilir. Onun mübarek dudaklarından esirgenen birkaç yudum su, o günden beri dünyanın dört yanında, bütün susayanlara sunulur. Şehrin kalabalık yerlerine kuş kafesinden gönüllü şirin çeşmeler yaptırılıp, suyu uzaklardan künklerle, bentler ve köprülerle getirilerek isteyenlere "sebil" edilir.
Şehir kültüründe su, zaruri ihtiyaç maddesi olmanın da ötesinde, dini temizliğin ve ruh berraklığının ayrılmaz bir unsuru ve timsali olarak mühim yer tutar."’ Su, insanlık tarihi boyunca hayatın merkezinde bulunmuş, insanların hayatlarını devam ettirebilmeleri için en temel ihtiyaç maddesi olagelmiştir. Şehirler su kenarına kurulmuş, su için savaşlar yapılmıştır.
Kur’an’a baktığımızda, suyla ilgili ayetlerin bir kısmının insanın yaratılışı ile alâkalı olduğunu görürüz. Bunların en meşhurlarını, bazı çeşmelerin kitabelerinde de görmek mümkündür. Müslümanlar için yoktan var edilişin temel maddesi olan su, tabiatıyla günlük yaşamda da aynı şekilde yüceltilmiştir. Su, Kur’an’da yaratılışın ana maddesi olurken, mecazi bir dirilişin de sembolü olarak gözüküyor.131 Bunlardan başka Kur’an’ın cennet tasvirlerinin bir parçası olan nehirler, İslâmiyetin suya verdiği önemin bir göstergesidir.
Suyun, çeşme ve sebillerle halka sunulmasının esas nedenlerini peygamberimizin hadislerinde sezmek daha kolaydır. Susamış insanlara ve hayvanlara su vermenin, insanların günahlarının affedilmesine vesile olduğu 141 hadislerde belirtilmektedir.
Yine buna benzeyen başka bir hadisin devamında Hz. Peygamber (s.a.s.)’in "kendisinde hayat eseri olan her canlıyı sulamakta ecir vardır" dediği rivayet edilmektedir.15 Hz. Osman, Rasulül- lah (s.a.s.) "Rûme kuyusunu kim kazarsa, onuniçin cennet vardır" buyurmuştu da, hemen onu ben kazmıştım’6’, diyerek sitem etmiştir.
Yine ashap bir seferinde "hangi sadaka senin daha çok hoşuna gider?" diye sorduklarında Hz. Peygamber (s.a.s.) "Su" diye cevap vermiştir.’7 Ölenlerin ruhuna kuyu, çeşme vs. gibi su vakıfları yaptırmak da Hz. Peygamberin tavsiyeleri arasında yer almaktadır. Sahabeden vefat eden Ümmü Sa’d’a sadaka olarak kuyu kazdırmış olması da buna iyi bir örnektir.’8
Çeşme kelimesinin Farsça’da "göz" anlamındaki çeşm’den geldiği umumiyetle kabul edilir. Su çıkan kaynak, pınar ve gözlere çeşm denilmesi, bunların akıtıldığı küçük yapılara çeşme adının verilmesine sebep olmuştur. Nitekim bahçe ve bostan kuyuları yeraltı sularından beslendiği takdirde bunlara su sağlayan deliklere de bugün göz denilir. Ancak X1II-XIV. yüzyıllarda çeşme yerine daha çok,
Arapça’da yine "göz" anlamına gelen ayn kelimesi kullanılmış ve bu kullanım XVII. yüzyıl içlerine kadar devam etmiştir.
Sivas’ta 1271 tarihli Gök medrese Çeşmesi ile Bolvadin’de 1278 tarihli Alaca Çeşme kitabelerinde ayn kelimesine rastlanmaktadır. Tokat-Pazar yolunda Hatun Hanı’nın 1239 tarihli çeşmesinde,
Sinop’ta 1429 tarihli Emir Şehabeddin Çeşmesindeki kitabelerde ise Arapça sikâye kelimesiyle karşılaşılır. Ayrıca çeşme kelimesi Osmanlı dönemi çeşme kitabelerinde "çeşme-i âb-ı zülâl, çeşme-i kevser, çeşme-i dilküşâ vb" terkipler halinde sık sık kullanılmıştır. Türk medeniyetinde önemli bir yeri olan çeşmenin, önceki çağ ve medeniyetlerde de çok yaygın olmamakla beraber varlığı bilinmektedir. Ancak, öteden beri yaygın olarak ileri sürülen eski Mezopotamya medeniyetlerinde çeşme olduğu yolundaki görüş pek doğru sayılamaz. Kazılarda bulunanlar çeşme değil, kuyudur. Bu sebeple çeşme yapımı ve çeşme vakfı, bilhassa Türk topluluklarında ön planda gelen bir hayır sayılmıştır.’9’
Gerek Kur’an’da ve gerekse hadislerde su ve suya verilen önem belirtildiği için, Müslümanlar su ile ilgili hayır tesisleri kurmak gayretine düştüler. Bunun için yapılan her hayır tesisinin yanında, çeşme veya sebil yaptırmak bir âdet haline geldi. Özellikle teknolojik imkanların kısıtlı bulunduğu günümüzden önceki dönemlerde böyle bir hareketin ne kadar yerinde olduğu inkâr edilemez. Böyle bir hayrın Allah katında ne kadar büyük olduğunu bilen Müslümanlar, imkân ve fırsat buldukça çeşme yaptırma gayretine giriştiler. Bugün bile şehir, kasaba, mahalle, köy ve hatta yollarda pek çok çeşme harabesi görmemiz, bu söylediklerimizin bir delilidir."10.
Mimari yapı olarak en basitlerinden en gelişmiş ve birer âbide durumunda olan çeşmeler vardır. Çeşme yaptırmak gayesiyle kurulan hayır tesisleri itiyadı, Türk mimarisi için pek nefis eserlerin ortaya konmasına sebep olmuştur. Bu âbidelere örnek olarak III. Ahmed Çeşmesi zikredilebilir. Nitekim 1874 yılında İstanbul’u ziyaret etmiş olan İtalyan yazar Edmondo ve Amicis bu çeşme hakkında şöyle den "Bu çeşme, Türk sanatının en orijinal ve en kıymetli âbidelerinden biridir. Bu bir âbide değil, zarif bir sultanın bir aşk anında İstanbul’un alnına taktığı mermerden bir zinettir. Sadece bir kadın anlatabilir bunu. Kalemim, böyle bir tasvir için yeteri kadar ince değil. İlk nazarda bir çeşme olduğu gelmez akla. Dalgalı saçakları duvarlardan taşmış, Çin usulü küçük bir çatıyla örtülmüş, kare şeklinde ufak bir mâbede benzer. Dört köşesinde yuvarlak dört küçük sütun veya daha ziyade sevimli dört küçük sebil bulunur. Çatının üzerinde bunlara tekabül eden ve her birine zarif bir alem geçirilmiş küçük, narin kubbeler vardır. Bunlar, ortadaki daha büyük bir kubbenin etrafına dizilmiştir. Çeşmenin, oyulmamış, işlenmemiş ve uğraşılmamış el kadar yeri yoktur. Bu çeşme, billurdan bir fanus altında saklanması gereken bir zerafet, bir zenginlik ve bir sabır harikasıdır. Sadece göz zevki için yapılmamışa benzer. Sanki kendine mahsus bir lezzeti varmış gibi insan küçük bir parçasını ağzına alıp emmek ister. Zaman, biraz altın yaldızlarının parlaklığını almış, renklerini soldurmuş ve mermerleri karartmıştır. Fakat ne kadar eski ve ne kadar kararmış olursa olsun, İstanbul’un bütün küçük harikaları arasında hâlâ ilk sırayı işgal eder.11
Türk sanatının çeşitli dönemlerine ait çeşmelerin mimari özellikleri yanısıra, taş işçiliği ile süslenmiş mermer kaplamalarıyla önem taşır. İki ve üç boyutlu çalışmaların ürünü olan bu yapıların Türk plastik sanatları içinde ayrı bir yeri vardır. Özellikle şehir dokusunun en elverişli yerinde inşa edilen ve halkın su ihtiyacını karşılamayı amaçlayan estetik değerler sergilenmiştir. Çağdaş teknolojinin su problemini farklı yollarla çözümlemesi sonucu, halkın su ihtiyacını karşılayan çeşmeler önem ve işlevini yitirmiş ve giderek tarihi eser niteliği dışında hiçbir özelliği kalmamıştır."12
Yazımızı, günümüz şairlerinden, tasavvuf şiirinin tüm unsurlarını şiirinin geometrisine ustalıkla yerleştiren Abdullah Satoğlu’nun "Su " şiiriyle noktalamak istiyorum:

Ey Rabbin en büyük nimeti
Sen Kâbe’de Zemzem
Cami avlusunda sebil
Erciyes’te pınarsın.
Abant’ta gölsün nefis bir tablo gibi
Gül yaprağında şebnem
Her duasında rahmetli annem:
"Su gibi aziz ol!" derdi.
Annem gibi aziz olan su
Sebil sebil cami avlusu...
Bir büyük sırra ermek için
Dolaşırsın bulut bulut semada
Sonra karsın, dolusun,
çam dalında salkım-saçak buz
Kaynaksın yaylalarda duru mu duru
Bereket yağdırır üstümüze
Nisan Yağmuru...
İçsem avuç avuç
Süzülürken buram buram alnımda ter
Seninle arınmak ister
Kerbelâ’ya dönen bağrım.
Bir havuz kadar şirin bulurum mavi okyanusu
Gümüş gümüş yurdumu süsleyen su.
Martıların oynaştığı
Denizsin engin
Ummansın uçsuz-bucaksız.
Ak alnımda gurur
Damarımda kansın
Vatan toprağım bu kanla yıkansın!
O kan ki, sevgi taşır gönüller dolusu
Duygu duygu gönlüme dolan su...
Kâh boz-bulanık bir sel
Kâh ırmaksın gürül gürül
Dicle’sin, Fırat’sın
Sakarya olur destanlar yazarsın tarihe
Katre katre şafakta
Cihada çıkmış sanki bir yeni
Fetih Ordusu
Fâtih’in üstünde at oynattığı su!...
Doğuda Aras’sın, batıda
Tuna Akıp gidersin yadellere
Kırgın gibisin özyurduna...
Vecde gelen derviş gibi
Coşarsın şelâle şelâle
Hayat bulur sende leylâk, güller ve lâle
Mesteder sonra burcu burcu kokusu
Su...
Şavkı vurunca nakış nakış sahil boyunda
Doyulmaz zevkine mehtabın
Kalamış Koyu’nda Şarkı söyler gibi huzur verir ruha sesin
Sen mermerde değil, damla damla gönlümdesin.
Sen damla damla gözyaşımsın Seninle ferahlar ruhum.
Ben gam denizinde bir Nebi-i Nuh’um.
Sen Rabbın en büyük nimeti Kanmasam içsem içsem...
Kanar mı hiç suya deryada balık?
Kim demiş ki:"Su uyur düşman uyanık?"
Düşmüşüm bir garip yolcu gibi peşine
Dolanı dolanı Mevlâ’yı bulan su.
Ve... Cennette mü’minlere
Kevser olan su...

1- Alkan, A. Turan, Kuş Kafesi Sebiller, OsmanlI Ansiklopedisi, 5/20, İz Yay., İstanbul-1996.
2- Enbiya, 30.
3- Furkan, 48-49.
4- S. Buhari Tecrid i Sarih Tere, 9/72, Bed’ül-Halk,
Hadis no: 1366.
5- S. Buhari, 7/224, Fişşerbi, Hadis no: 1066.
6- S. Buhari, 8/237, Vesâyâ, Hadis no: 1174.
7- Sünen-i Ebu Davud Tere, ve Şerhi(Komisyon),
6/312, Zekât(41), Hadis no: 1679.
8- E. Davud, 6/313, Zekât (41), Hadis no: 1681.
9- TDVİA, 8/277.
10- Kazıcı, Prof. Dr. Ziya, İslâm Medeniyeti ve Müesse seleri Tarihi, 319, Kayıhan Yay., İstanbul-1999.
11- Kazıcı, a.g.e., 322.
12- Barışta, H. Örcün, İstanbul Çeşmeleri, IX, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara-1993.