Makale

ANAYASAMIZDA DİN VE LAİKLİK, DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI’NIN KURULUŞU VE LAİKLİKLE İLGİSİ

ANAYASAMIZDA DİN VE LAİKLİK, DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI’NIN KURULUŞU VE LAİKLİKLE İLGİSİ

Rıdvan NİZAMOĞLU
I. Hukuk Müşaviri V.

Osmanlı İmparatorluğu, kuruluşundan itibaren resmi din olarak İslam Dinini kabul etmiş, hukuk ve idare müesseselerini bu din esaslarına istinat ettirmişti. Tanzimat döneminde dahi Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nda "Devlet-i Aliyyemizin bidayet-i zuhurundan beri ahkam-ı celile-i Kur’aniye ve kavanin-i şer’iyyeye tama- mıyle riayet olunduğu"; "Kavanin-i şer’iyye tahtında idare olunmayan memalikin payidar olamayacağı vazıhattan bulunmuş olduğu" belirtildikten sonra yeni kanun vazetmenin "Hükm-ü şer’i iktizasından" olduğu-, "Kavanin-i şer’iyyeye muhalif hareket edenlerin" cezalandırılacağı zikredilmiştir. Bütün şer’i esaslar ve müesseseler muhafaza olunduğu gibi, birinci ve ikinci meşrutiyetlerde de "Devletin dini, dini İslam" olduğu tasrih edilmiş ve bu sebeple Devlete, din kaidelerine ve esaslarına riayet etmek, aynı zamanda dini birtakım hizmetler de ifa eylemek mecburiyeti yükletilmiştir.
Ankara’da Büyük Millet Meclisinin ve hatta Cumhuriyetin kuruluşundan sonra da bir müddet bu esaslar muhafaza edilmiştir. (Bak. Prof. Sıddık S. Onar, İdare Hukukunun Umumi Esasları, 3. Baskı, C.2 Sh. 717)
20 Kanunusani 1337 (1921) tarihli ve 85 numaralı Teşkilatı Esasiye Kanunu’nda Devletin dini konusunda bir madde olmamakla birlikte bu anayasanın 7 inci maddesinde, "Ahkam-ı şer’iyenin tenfizi, umum kavaninin vaz’ı... gibi hukuku esasiye Büyük Millet Meclisine aittir." cümlesi vardır. İkinci cümle de "Kavanin ve nizamat tanziminde muamelatı nasa erfak ve ihtiyacatı zamana evfak ahkamı fıkhıye ve hukukiye ile adap ve muamelat esas ittihaz kılınır." şeklindedir. (T.B.M.M. Kavanin Mecmuası, C.1, Sh. 89)
29 Teşrinievvel 1339 (1923) tarih ve 364 numaralı Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun Bazı Mevad- dının Tavzihan Ta’diline Dair Kanunun 2 inci maddesi, “Türkiye Devleti’nin dini, Dini İslamdır. Resmi lisanı Türkçedir." hükmünü getirmiştir. (T.B.M.M. Kavanin Mecmuası, C.2, Sh. 125)
3 Mart 1340 (1924) tarih ve 431 sayılı Hilâfetin İlgasına ve Hanedanı Osmaninin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanunun 1 inci maddesi hilâfet makamını kaldırmakla birlikte, hilâfetin Hükümet ve Cumhuriyetin içinde yer aldığını açıkça ifade etmiştir. Madde aynen şöyledin "Halife hal’edilmiştir. Hilâfet, Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan Hilâfet makamı mülgadır. "Ancak bu tarihte, laikliğe doğru atılan ilk adım olarak eski meşihat makamının yani Şeyh- ül İslamlığın bir istihalesi olan "Şer’iye Vekaleti" ilga edilmiş ve bu vesile ile "Türkiye Cumhuriye- ti’nde muamelat-ı nasa dahil olan ahkamın teşri ve infazı Büyük Millet Meclisiyle onun teşkil ettiği hükümete ait" olduğu yani artık teşri ve idare sahasında dini makamların bir salahiyeti kalmadığı ve "din-i mübin-i İslam’ın bundan maada iti- kadat ve ibadata dair olan bütün ahkam ve me- salihinin tedviri ve müessesat-ı diniyenin idaresi için Cumhuriyet’in makarrında bir Diyanet İşleri Reisliği makamı tesis" edildiği tasrih edilmiştir.
(Şer’iye ve Evkaf ve Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Vekaleti’nin ilgasına dair 3 Mart 1340 (1924) tarih ve 429 sayılı kanunun 1 inci maddesi).
20 Nisan 1340 (1924) tarih ve 491 numaralı Teşkilatı Esasiye Kanunu (ki bunun 104. Maddesi, 85 ve 364 numaralardaki Anayasa ve değişikliğini yürürlükten kaldırmıştır.) 2 inci maddesinde, "Türkiye Devleti’nin Dini İslamdır." hükmünü getirmiş-, 16 ncı maddesinde milletvekillerinin "Vallahi" diyerek yemin edeceklerini hükme bağlamıştır. 26 ncı maddesinde de "ahkamı şer’iyye- nin tenfizi" Büyük Millet Meclisi’nin vazifeleri arasında sayılmıştır.
Daha sonra, 10 Nisan 1928 tarih ve 1222 sayılı kanunla Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun Devletin dinine taalluk eden 2,16, 26 ve 38 inci maddelerindeki bu esaslar çıkarılmıştır. Bu kanunun mucip sebepler layihasında şöyle denilmektedir: "Muasır medeniyet hukuk-u ammesinden millet hakimiyetinin tecellisine medar en mütekamil Devlet şeklinin laik ve demokratik cumhuriyet olduğu müsellematındandır... Esasen Devlet bir şahsiyet-i maneviye olduğuna göre bizatihi bir mefhum-u mücerrettir. Dinin medeni şahıslara tahmil ettiği mükellefiyetlerin, farzların amelen ifasına imkan da mutasavver değildir. Böyle mümkün olmayan istihsal peşinde ısrarın bir zaaf bütün zaaflar gibi zararlı bir zaaf- teşkil edeceğine şüphe yoktur. Esbab-ı mesrudeye binaen laik Devletin esas telakkisine münafi fıkraların teşkilatı esasiyeden tayyı teklif edilmiştir" (Türkiye Büyük millet Meclisi Zabıt Ceridesi, Devre III, içtima I, Cilt III)
Nihayet Teşkilatı Esasiye Kanunu’nda 5 Şubat 1937 tarih ve 3115 sayılı kanunla yapılan tadilatta Devletin "laik" olduğu açıkça zikredilmiş ve böylece laiklik prensibi anayasanın sarih bir hükmü ile tamamen müsbet (pozitif) bir hukuki mahiyet almıştır. (S.S.Onar, A.g.e. Sh.718, 719) Böylece diğer beş ilke ile birlikte laiklik ilkesi de 1937 yılında Anayasaya konulmuştur. Anılan kanunu 1 inci maddesi aynen şöyledin "Teşkîlatı Esasiye Kanunu’nun ikinci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
Türkiye Devleti, cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılâpçıdır. Resmî dili Türkçe- dir. Makam Ankara şehridir."

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI
VE LAİKLİK

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Devlet idaresine iştirak edenler dört sınıfa ayrılmaktadır. Mülkiye, ilmiye, seyfiye ve kalemiye. Bunlardan mülkiye sınıfı hükümetin başında bulunan, Devleti idare eden idareci sınıftır. Ancak Osmanlı geleneğinde Devlet askeri bir Devlet olduğu için yüksek rütbeli komutanlar da bu mülkiye sınıfı içinde yer alır.
İlmiye sınıfı din, kaza ve maarif işleriyle uğraşan sınıftır. Şeyhülislam, müftü, kazasker ve kadılar bu sınıfa dahildir.
Seyfiye sınıfı ise yeniçeriler ve bunların hum- baracı ve saire gibi muhtelif sınıflarıdır.
Kalemiye sınıfı ise Devletin arazi, tevcihat ve saire gibi kayıtlarını tutan ve muhasebelerini idare eden bürokratlardır. Bunlara hacegan denilmektedir.
Bu sınıflar mevcut olmakla birlikte bütün se- lahiyetler padişahta toplanmıştır.
İlmiye sınıfının reisi Şeyh-ıil İslamdır. Şeyh-ül islamın işgal ettiği makama Meşihat ı İslamiye adı verilir. Bu makam, Devlet teşkilatında en mühim ve en nüfuzlu bir makamdır. Bu yüzden bazı merasimlere iştirak etmez. Divana devam mecburiyetinde de değildir. Gerçi şeyhülislamı halife-sultan tayin eder, ancak bir defa o makama geldikten sonra, şeyhülislam fevkalade bir nüfuz ve kudret kazanır, gerektiğinde vereceği hal fetvası ile halife-sultanı hükümdarlıktan azil dahi edebilir. (Şeyhü’l İslam unvanı ilk defa Fatih devrinde Celalzade Hızır Beye verilmiştir.)
Şeyhü’l İslam vekiller heyetinin bir üyesi olmakla birlikte, sadrazam ile beraber onların başında bulunurdu. Hatta ikinci meşrutiyette Anayasa (Kanun-i Esasi) tadil edilip sadrazamdan başka diğer vekillerin tayini liste halinde ve toptan yapılmak suretiyle parlamenter kabine usulüne doğru gidildiği halde-, Şeyhü’l İslamın tayin usulüne dokunulmamış ve onun eskisi gibi ismen ve şahsen tayini hükümdara bırakılmıştı.
Cumhuriyet döneminde ise, 4 Mayıs 1920 tarih ve 3 sayılı Büyük Millet Meclisi İcra Vekillerinin Sureti İntihabına Dair Kanun ile, Şer’iye ve Evkaf Vekaleti kurulmuştur. Vekiller Meclis tarafından tayin edilmektedir. Bu durum 1924’e kadar devam etmiştir.
3 Mart 1924 tarih ve 429 sayılı Kanun ile Şer’iye ve Evkaf Vekaleti kaldırılmış, yerine Diyanet İşleri Reisliği kurulmuştur. Diyanet İşleri Baş- kanlığı’nın İlk kuruluş kanunu budur. (Evkaf İşleri de bir Müdüriyeti Umumiye halinde Başvekalete tevdi edilmiştir.) Diyanet İşleri Reisliği, bu kanun ile Başvekalete bağlanmış, Reisin Başvekil tarafından seçilip inha ve Cumhurreisi tarafından tayin edileceği hükmü getirilmiştir. (Bu Kanun 27.10.1988 tarih ve 3488 sayılı kanunla yürürlükten kaldırılmıştır.)
Bilahare 22 Haziran 1935’de yayımlanan 2800 sayılı Kanun ile Diyanet İşleri Reisliğinin teşkilat ve vazifeleri tesbit edilmiştir. Bu kanunun 2 inci maddesinde öngörülen nizamname, 16 Teşrinisani 1937 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiş ve Teşkilatın vazifelerini açıklamıştır. Daha sonra buna ek olarak bazı kanunlar çıkarılmış ve birçok değişiklikler yapılmış ise de; bütün bu kanunlar ve ekleri 633 sayılı Kanunun 41 inci maddesi ile yürürlükten kaldırılmıştır.
Diyanet İşleri Başkanlığı, 1961 Anayasasfnın 154 üncü maddesinde şu şekilde yer almıştı: "Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir."
Bilindiği gibi 1961 Anayasası 6 kısımdan meydana geliyordu. 1- Genel esaslar, 2- Temel haklar ve ödevler, 3- Cumhuriyetin temel kuruluşu (Yasama, yürütme, yargı), 4- Çeşitli hükümler (Devrim kanunları, Diyanet İşleri Başkanlığı), 5- Geçici hükümler, 6- Son hükümler.
Bu şekilde düzenlenmiş bulunan 1961 Anayasasında Diyanet işleri Başkanlığı, "çeşitli hükümler" kısmının 2 inci başlığını teşkil ediyordu. Madde metninde her ne kadar genel idare içinde yer aldığı yazılı ise de, Anayasanın idare (yani yürütme) bölümü içinde yer almamış, çeşitli hükümler bölümünde yer almıştı. Bu bölümde yer alması yanlıştı.
1982 Anayasasına gelince: 1982 Anayasası 7 kısımdan meydana gelmektedir: 1- Genel esaslar, 2- Temel haklar ve ödevler, 3- Cumhuriyetin temel organları (Yasama, yürütme, yargı), 4- Mali ve ekonomik hükümler, 5- Çeşitli hükümler, 6- Geçici hükümler, 7- Son hükümler.
Diyanet İşleri Başkanlığı bu Anayasa’da çeşitli hükümler kısmında değil, (çünkü o kısımda sadece inkılâp kanunlarının korunması konusu düzenlenmiştir.) doğru olarak, 3 üncü kısım olan Cumhuriyetin temel organlarının yürütme bölümünde ve bu bölümün sondan ikinci maddesinde şu şekilde yer almıştın
İ- Diyanet İşleri Başkanlığı
Madde 136- Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir."
Görülüyor ki, 1982 Anayasasında Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilgili madde hem muhteva yönünden değişmiş hem de Anayasadaki yeri değiştirilmiştir. Başkanlık, 1961 Anayasasında çeşitli hükümler kısmında yer almasına mukabil, 1982 Anayasasında Cumhuriyetin temel organları kısmında yürütme bölümünde yer almıştır. Bu bir yanlışın düzeltilmesidir. Gerçekten Diyanet İşleri Başkanlığının Anayasadaki yeri bu bölümdür.
Ancak bu bölümün sonlarında, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarından da sonra değil, daha önceki maddelerde yer alması uygun olurdu.
Muhteva yönünden de 1982 Anayasasında Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilgili maddeye üç cümlecik ile yeni hükümler ilave edilmiştir. Bunlar, 1- Laiklik ilkesi doğrultusunda... 2- Bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak...ve 3- Milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek... hükümleridir.
Böylece 1982 Anayasası Diyanet İşleri Başkanlığına ayrı bir önem ve veçhe vermiştir.
(1982 Anayasası’nda Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilgili diğer dikkat çekici bir hüküm, geçici 2 inci maddenin "b" bendindedir. Bu bende göre Cumhurbaşkanı’nın istemi ve tesbit edeceği süre içinde "...Diyanet İşlerinin düzenlenmesine ilişkin konuları incelemek ve görüş bildirmek", görevi Cumhurbaşkanlığı Konseyine verilmiştir. Sözko- nusu geçici 2 inci maddenin incelenmesinden anlaşılmaktadır ki, Cumhurbaşkanlığı Konseyinin inceleyeceği olağanüstü yönetim yetkisi, Türkiye Radyo ve Televizyon kurumu ve gençliğin yetiştirilmesi gibi mahdut sayıdaki önemli konulardan biri de Diyanet İşlerinin düzenlenmesidir. Bu da 1982 Anayasa Koyucusunun Diyanet İşleri Başkanlığına verdiği önemi göstermektedir.)
Görüldüğü gibi, bu hükümlerden 1 incisi Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hangi doğrultuda görev yapacağını, 2 incisi görev yaparken hangi görüş ve düşünüşlerin dışında kalacağını, 3 üncüsü de görevi hangi amaçla yapacağını açıklamaktadır. Bunlardan 2 inci ile 3 üncü hükümler açıktır. Biri Başkanlığın bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalmasını sağlamak diğeri de milli dayanışma ve bütünleşmeyi ana amaç olarak benimsenmesini temin etmek için getirilmiş hükümlerdir. Ancak 1 inci hüküm olan laiklik ilkesi doğrultusunda ibaresinin üzerinde biraz durarak konuya açıklık getirmek uygun olacaktır.
Bilindiği üzere, ülkemizde Diyanet İşleri Başkanlığı teşkilatının genel idare içinde yer almasının Anayasamızın laiklik ilkesine aykırı olduğu çünkü laikliğin çok daha önce yerleşmiş olduğu Batı Ülkelerinin hiç birinde dini bir teşkilatın Devletin genel idaresi içinde yer almadığı-, bizdeki uygulamanın da bu sebeple laikliğe aykırı olduğu iddia edilegelmiştir. Hatta bu görüş ve iddialar sebebiyle bir siyasi parti (Birlik Partisi) 657 sayılı .Devlet Memurları Kanunu’nda "din hizmetleri sı- nıfı"nın yer almasının Anayasa aykırı olduğunu iddia etmiş ve bu hükmün iptali için Anayasa Mahkemesine baş vurmuştur.
Görevi "İslam Dininin inançları ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek" olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içinde yer almasının ve bu işleri bir Devlet uzvu olarak yürütüp yönetmesinin laiklik prensibi ile nasıl bağdaştığı doktrinde tartışmalıdır. (Geniş bilgi için bakınız. 1) Prof. Sıddık Sami Onar idare Hukuku’nun Umumi Esasları C. 2 Sh. 717 ve devamı "Laiklik Prensibi" bahsi. 2) Prof. Ali Fuat Baş- gil Din ve Laiklik Sh. 417 ve devamı "Laiklik Ne Demektir? Laiklik ve Modern Devlet" bahsi)
İttifak edilen husus Laikliğin tarifidir. Gerçekten de "Laikliğin hukuk bakımından ifade ettiği mana, Devletin din işlerine müsbet veya menfi bir şekilde yani lehte veya aleyhte müdahale etmemesi demektir." (S. S. Onar a.g.e. Sh. 719)
A. F. Başgil’in tarifi de buna yakındır. "Bu günün Garp memleketleri hukukunda Laiklik din ile devletin ayrılması ve devletin dine dinin de devlet işlerine karışmamasıdır." (A. F. Başgil, a.g.e. Sh. 157)
Doktrinde ihtilaf bulunmasına karşılık mahkeme içtihatlarında yukarıdaki iddia cevaplandırılmış ve Anayasa Mahkemesi bir kararı ile konuyu çözümlemiştir. Şöyle ki: 1970 yılında Birlik Partisi 657 sayılı Kanunda din hizmetleri sınıfının yer almasının Anayasaya aykırı olduğunu öne sürerek kanundaki din hizmetleri ile ilgili kısmın iptaline karar verilmesini istemiştir. Ancak konuyu etraflıca inceleyen Anayasa Mahkemesi, 21.10.1971 gün ve E.1970/53, K.1971/76 sayılı kararı ile 657 sayılı Kanun’un değişik 36 ncı maddesinin V sayılı din hizmetlerine ilişkin bendinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve davanın reddine karar vermiştir. (Bu karar 15.6.1972 gün ve 14216 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır.)
Anayasa Mahkemesi bu sonuca varırken kararını şu gerekçelere dayandırmaktadır. "Şu halde Anayasa’daki laiklik ilkesinin bir özelliği de, Devlete din hürriyeti üzerinde denetim yetkisi tanıyan bir nitelik taşımakta olmasıdır.
Özetlemek gerekirse Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda kabul edilen laiklik ilkesi: Özellikle;
a) Dinin Devlet işlerinde egemen ve etkili olmaması esasını benimseme,
b) Dinin bireylerin manevi hayatına ilişkin olan dini inanç bölümünde aralarında ayrım gözetilmeksizin sınırsız bir hürriyet tanımak suretiyle dini Anayasa inancası altına alma,
c) Dinin bireyin manevi hayatını aşarak toplumsal hayatı etkileyen eylem ve davranışlara ilişkin bölümlerinde, kamu düzeni güvenini ve çıkarlarını korumak amacıyla sınırlamalar kabul etme ve dinin kötüye kullanılmasını ve sömü- rülmesini yasaklama,
ç) Devlete kamu düzeninin ve haklarının koruyucusu sıfatıyla, dini hak ve hürriyetler üzerinde denetim yetkisi tanıma, niteliklerinden oluşmuş bir ilkedir.
Anayasamızda yer alan laiklik ilkesinin anlamının böylece saptanmasından sonra Anaya- sa’nın 154 üncü maddesi karşısında dava konusu 9 uncu madde ile din işleri sınıfının kurulmasının Anayasa’ya aykırılığı sorununun incelenmesine sıra gelmiştir.-
Bu sorunun çözülebilmesi için önce Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Anayasa’da yer almasının Laiklik ilkesine aykırı olduğu yolundaki iddianın incelenmesi uygun olacaktır.
Anayasanın 154 üncü maddesi (Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir) hükmünü koymuştur.
Diyanet İşleri Başkanlığı, dini bir teşkilat değil, Anayasa’nın 154 üncü maddesinde saptandığı üzere, genel idare içinde yer almış idari bir teşkilat durumundadır. Bu teşkilata mensup kişiler de 154 üncü maddede sözü geçen özel kanun ve dolayısıyle 154 üncü madde hükmünce memur niteliğinde sayılmışlardır. Bu durumun bir Anayasa hükmü gereği olması dolayısıyle de Anaya- sa’nın 117 inci maddesine aykırılıktan söz edilemez.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Anayasa’da yer almasının ve mensuplarının memur niteliğinde sayılmasının yukarıdaki bölümlerde açıklandığı üzere birçok tarihi nedenlerin gerçeklerin ve ülke koşullarıyle gereksinmelerinin doğurduğu bir zo- runluk sonucu olduğunda kuşku yoktur. Anaya- sa’nın 154 üncü maddesinin gerekçesinde (Dini inanç ve kanaat hürriyetini temel hak ve hürriyetler arasında ilan eden ibadet ve dini törenlerin serbestisini teminat altına alan Anayasa’da sosyal bir müessese olarak dinin taşıdığı önem bakımından Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, bugüne kadar olduğu gibi genel idare içinde yer alması tabii ve zaruri görülmüştür. Bu sebeple tasarının ek 2 inci maddesinde sevkedilen hüküm Diyanet İşleri Başkanlığının özel kanunundaki görevleri yerine getireceği esasını muhafaza etmektedir) denilmektedir.
Gerçekten Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Anayasa’da yer almasının nedenleri, Anayasamızda kabul edilen laiklik düzen ve esaslarından ve bir Anayasa hükmü olan 154 üncü maddedeki Diyanet İşleri Başkanlığının özel kanununda gösterilen görevleri yerine getireceği yolundaki ibareden de anlaşılmaktadır. Bunlara göre Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Anayasa’da yer alması şu zo- runluk ve nedenlere dayanmaktadır:
Dinin Devletçe denetiminin, yürütülmesi, din işlerinde çalışacak kimselerin yetenekli olarak yetiştirilmesi yoluyla dini taassubun önlenmesi ve dinin toplum için manevi bir disiplin olmasının sağlanması ve böylece Türk Milleti’nin çağdaş uygarlık seviyesine erişmesi, yücelmesi ana ereğinin gerçekleştirilmesi gibi nedenlere dayandığı gibi aynı zamanda toplumun çoğunluğunun müslüman bulunduğu ülkemizde dini ihtiyaçların karşılanabilmesi için dini işleri görecek kişiler, mabet ve başka maddi ihtiyaçların sağlanması ve bunların bakımı gibi konulara yardım etmek nedenlerine de dayanmaktadır. Devletin her içtimai müessesede olduğu gibi içtimai bir müessese olan toplumun dini gereksinmelerine yardım etmesinin Anayasa’da yer alan ve nitelikleri açıklanan laiklik esaslarına aykırı bir yanı bulunmadığı gibi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Anayasa’da yer almasının da yukarıda açıklanan nedenlere dayanması karşısında laiklik ilkesine aykırı düştüğü kabul edilemez. Yine bu nedenlerle Devletin bu alandaki yardımı ve Diyanet İşleri kuruluşu-, görevlilerinin memur sayılması, Devletin din işlerini yürüttüğü anlamına gelmeyip ülke koşullarının zorunlu kıldığı ihtiyaca uygun bir çözüm yolu bulmak erek ve anlamını taşımaktadır.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, Anayasa nın 154 üncü maddesinde yer alan özel kanunun 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun olup, bundan önceki Yasalar ise 633 sayılı Kanunun 41 inci maddesiyle kaldırılan yasalardır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın özel kanununda sayılan görevlerin konusunu oluşturan işler bir Anayasa hükmüyle benimsenmiş bulunduğundan bunların Anayasa’ya aykırı düşeceği kabul edilemez. Sözü geçen özel kanunda Diyanet İşleri Başkanlığına verilen işler arasında özlük işleri ve köy imam ve hatiplerine kadar gösterilen bütün görevlilerin inha ve atanmaları usulü ve bunlarda aranacak nitelikler açıklanmış ve böylece bunların atamaları Anayasa’nın 154 üncü maddesinde açıklandığı üzere, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın özel kanunda gösterilen bir görevi yerine getirmesi niteliğini kazanmış olduğundan, bu görevlilerin atanmalarının laiklik ilkesine aykırı düşeceği görüşü de savunulamaz. Dava konusu 1327 sayılı Kanunun 9 uncu maddesinin VI sayılı bendinde din hizmetleri sınıfının yer almasının Anayasa’ya aykırılığı sorusuna gelince: Sözü geçen bentte:

DİN HİZMETLERİ SINIFI
“Din hizmetleri sınıfı özel kanunlarına göre çeşitli derecelerde din eğitimi görmüş olan ve dini görev yapan Devlet memurlarını kapsar" denilmektedir. Bu bentte sözü geçen özel kanun Diyanet İşleri Başkanlığının Kuruluş ve Görevleri Hak- kındaki 633 sayılı Kanundur. Bundan önceki yasalar da yukarıda değinildiği gibi 633 sayılı Kanunun 41 inci maddesiyle kaldırılan yasalardır. Söz- konusu kanunda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütün kuruluşları, kuruluşların görevlileri gösterilmiş ve bunların atama usûl ve koşulları 21 inci maddesindeki bentlerde belirlenmiş ve bu bentlerin dışında kalan memurların da Başkanlıkça atanacağı açıklanmıştır.
Demek oluyor ki dava konusu hükümde din hizmetleri sınıfına dahil olarak gösterilen memurlar, Anayasa’nın 154 üncü maddesinde sözü geçen özel kanun olan 633 sayılı Kanunun kuruluş bölümünde açıklanan memurlardır. Bunların ise görev ve atamalarının Anayasanın getirdiği laiklik anlayışına aykırı bulunmadığı daha önce nedenleriyle açıklanmış bulunmaktadır. Bu memurların nitelikleri inha ve atanmaları tamamiyle 633 sayılı Kanuna bağlıdır. Dava konusu hükümde "Din Hizmetleri Sınıfı" sözlerinin yer almış olması, ülkemizde bağımsız veya özerk bir din sınıfı, dini bir örgüt kurulması anlamında olmayıp Devlet personel reformu yönünden bütün devlet memurlarının bir tasnife tabi tutularak tasnife giren memurların öğrenim durumlarına göre hangi dereceden başlayıp hangi dereceye kadar yükselebileceklerini gösterme gereğine dayanmaktadır.
Şu duruma göre dava konusu hükümle din hizmetleri sınıfının kurulmuş olması Anayasa’da- ki nitelikleri açıklanan laiklik ilkesine ve binneti- ce Anayasa’ya aykırı bulunmadığından davanın reddi gerekir.
Bu kararın gerekçelerinden de anlatılmaktadır ki Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içinde yer alması ve mensuplarının 657 sayılı Kanuna tabi olması ülkemizdeki laiklik anlayışı ile bir tezat teşkil etmemektedir. En büyük yargı organı olan Anayasa Mahkemesi konuyu bu şekilde çözümlemiştir.
Ülkemizde çok kişinin farklı laiklik anlayışı ve yorumu vardır. Ancak uygulama Anayasa Mahkemesinin kararında açıkladığı şekildedir.
Esasen Prof. S. Sami Onar da devletin iki bakımdan din ile ilgilendiğini belirtmekte bunların a) Polis bakımından, b) İbadet ihtiyacının şahsi, ayni ve maddi vasıtalarını sağlamak ve bunun için gerekli kamu hizmeti teşkilatını kurmak bakımından olduğunu devletin ya inananların bir cemaat kurmalarına izin vermesi gerektiğini veya ihtiyaç ve hizmetleri kendisinin karşılaması icabettiğini açıklamaktadır. (S.S.Onar- a.g.e. Sh.722, 723)
Bu açıklamalardan sonra 633 sayılı Kanunun 1 inci maddesi ile Diyanet İşleri Başkanlığı’na verilmiş bulunan İslam Dini ile ilgili işleri yürütmek, toplumu din konusunda aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek görevinin Anayasamızda ve ülkemizdeki laiklik uygulamasına uygun bulunduğu sonucuna varılmaktadır.
Diyanet işleri Başkanlığının devlet teşkilatı içinde yer alması ile ilgili Anayasa hükmü, önemli ve vazgeçilmez bir prensip olarak telakki edildiği için, bu husus diğer Devlet yapısı ile ilgili kanunlara da yansımış ve başka kanun maddeleri ile de teyid edilmiştir. Şöyle ki; 22.4.1983 tarih ve 2280 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 89 uncu maddesi aynen şöyledin
Diyanet İşleri Başkanlığının yerinin korunması
Madde 89- Siyasi Partiler, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirmek durumunda olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasanın 136 ncı maddesi hükmüne aykırı amaç güdemezler."
Kanundaki bu açık hüküm sebebiyle, parti programında "Devlet din işlerine karışmayacak, din cemaatlere bırakılacaktır." şeklinde bir cümle yer aldığı için, Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖZDEP), diğer gerekçeler yanında bu cümle sebebiyle de Anayasa ve Siyasi Partiler Kanuna aykırı bulunarak Anayasa Mahkemesi’nce kapatılmıştır.
Anayasa Mahkemesi konu ile ilgili olarak, 23.11.1993 tarih ve E. 1993/1, K.1993/2 sayılı kararında şu gerekçelere yer vermiştir;
"Davalı Parti Programı’nın Siyasi Partiler Yasa- sı’nın 89 uncu Maddesine Aykırı Olup Olmadığı: Programda, "Devlet din işlerine karışmayacak, din cemaatlere bırakılacaktır." biçiminde bir görüş yer almaktadır.
Siyasi Partiler Yasası’nın 89 uncu maddesinde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasa’nın 136 ncı maddesine aykırı amaç gütme bir parti kapatma nedeni olarak kabul edilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın anayasal konumunu koruyan bu kuralda kurumun "..laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edine- rek..."görev yapması zorunluluğu vurgulanmıştır. Davalı Parti, "laiklik din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak" tanımlandığına göre Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içinde yer almasını laiklik ilkesine aykırı bulmaktadır. Laiklik ilkesi, Anayasamızda değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez egemen bir kural olarak yer almıştır.
Anayasa’nın "Din ve Vicdan Hürriyeti" başlıklı 24 üncü maddesinde de laiklik ilkesinin anlamı açıklanmaktadır.
Buna ve Anayasa Mahkemesi’nin önceki kararlarına göre:
a) Dinin Devlet işlerinde etkili, egemen olmaması,
b) Dinin, bireyin manevi yaşamına ilişkin dini inanç bölümünde, aralarında ayrım gözetilmeksizin, sınırsız bir özgürlük tanınarak anayasal güvence altına alınması,
c) Dinin, bireyin manevi yaşamını aşarak toplumsal yaşamı etkileyen eylem ve davranışlara ilişkin bölümlerinde, kamunun düzenini, güvenini ve yararını korumak amacıyla sınırlamalar yapılması, dinin kötüye kullanılmasının ve sömürül- mesinin yasaklanması,
ç) Kamu düzeninin ve haklarının koruyucusu sıfatıyla dinsel hak ve özgürlükler konusunda Devlete denetim yetkisi tanınması,
Laiklik ilkesinin gereği olarak anlaşılmaktadır. Bu ilkenin dine karşı olmadığı, dini kötülemediği, din düşmanlığı anlamına gelmediği ve dini asla yadsımadığı açıktır.
Diyanet İşleri Başkanlı- ğı’nın Anayasa’ya göre Genel İdare içinde yer almasının ve Siyasi Partiler Yasa- sı’nda bu konumun yinelenmesinin laiklik ilkesine aykırı olup olmadığı bu kurallara göre incelendiğinde:
Diyanet İşleri Başkanlığı, dinsel bir örgüt değil, Ana- yasa’nın 136 ncı maddesinde öngörüldüğü üzere genel idare içinde yer almış yönetsel bir örgüt durumundadır. Bu örgüte bağlı kişiler de 136 ncı maddede sözü geçen özel yasa gereğince memur niteliğinde sayılmışlardır.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Anayasa’da yer alması ve görevlilerinin memur sayılmasının, ülke koşullarıyla gereksinmelerinin doğurduğu bir zorunluluk sonucu olduğunda kuşku yoktur. Anayasa’nın 136 ncı maddesinin gerekçesinde "Cumhuriyetin hemen başlangıcından itibaren, genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığının yine aynı statüye bağlı kalması yerinde görülmüştür." 1961 Anayasası’nın aynı kuralı içeren 154 üncü maddenin gerekçesinde ise "Dini inanç ve kanaat hürriyetini, temel hak ve hürriyetler arasında ilan eden, ibadet ve dini törenlerin serbestisini teminat altına alan Anayasa’da sosyal bir müessese olarak dinin taşıdığı önem bakımından, Diyanet İşleri Başkanlığı nın bugüne kadar olduğu gibi genel idare içinde yer alması tabii ve zaruri görülmüştür. Bu sebeple tasarının ek 2 inci maddesinde sevkedilen hüküm, Diyanet İşleri Başkanlığı nın özel kanundaki görevleri yerine getireceği esasını muhafaza etmektedir." denilmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Anayasa’da yer alması hususu din hizmetleri denetiminin Devletçe yürütülmesi, din işlerinde çalışacak kimselerin yetenekli olarak yetiştirilmesi yoluyla dini taassubun önlenmesi, ahlakın ve dinin toplum için manevi bir disiplin durumuna gelmesi ve böylece değişik dinlerdeki tüm inananları ve inanmayanlarıyla Türk Ulu- su’nun çağdaş uygarlık düzeyine erişmesi ana ereğinin gerçekleştirilmesi nedenleri yanında, çoğunluğun müslüman olduğu ülkemizde, dini gereksinimlerin karşılanabilmesi için din hizmetleri görecek kişilerin, mabetlerin ve başka maddi gereksinimlerinin sağlanması, onarım ve bakımları gibi konulara da katkısı olması nedenlerine dayanmaktadır. Devletin her toplumsal kurumda olduğu gibi, toplumun dini gereksinmelerine yardım etmesinin Anayasa’da yer alan ve nitelikleri açıklanan laiklik esaslarına aykırı bir yanı bulunmadığı gibi Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Anayasa’da yer almasının da yukarıda açıklanan nedenlere dayanması karşısında, laiklik ilkesine aykırı düştüğü kabul edilemez. Yine bu nedenlerle Devletin bu alandaki yardımı ve Diyanet İşleri Kuruluşu görevlilerinin memur sayılması, Devletin din işlerini yürüttüğü anlamına gelmeyip, ülke koşullarının zorunlu kıldığı durumlara uygun bir çözüm yolu bulmak amaç ve anlamını taşımaktadır. Kaldıki Anayasa’nın 136 ncı maddesinde Başkanlığın işleri, "laiklik ilkesi doğrultusunda..." belirlemesiyle uygunluk temelde vurgulanmıştır.
Bu nedenlerle Anayasa’da genel idare içinde varlığı öngörülen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevlerini ortadan kaldırmak ve bu yolla bu kurumun hukuksal varlığına son vermek özellikle siyasi partiler yönünden 2820 sayılı Yasa’nın 89 uncu maddesine aykırıdır.
Davalı Özgürlük ve Demokrasi Partisi nin yukarıda (a) ve (b) de belirtilen nedenlerle Siyasi Partiler Yasası’nın dördüncü kısmında yer alan hükümlerine aykırı davrandığı saptandığından aynı Yasa’nın 101 inci maddesinin (a) bendi gereğince kapatılması gerekir." (Resmî Gazete: 14.2.1994 tarih ve 21849 sayı.)
Kararda açıkça görüldüğü üzere Devlet yapısı içinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yer alması Anayasa ve Siyasi Partiler Kanunu’nun önemli hükümleri olduğu gibi, bu husus Anayasa Mahkemesi Kararıyla da etraflıca açıklanmıştır. Bu sisteme aykırı bir düşünceyi öne süren siyasi partinin de derhal kapatılacağı anlaşılmıştır.
Hal böyle olunca, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılması ve din işlerinin cemaate bırakılması şeklindeki düşüncelerin ferdi planda kalıp hiçbir zaman tatbik sahasına konulamayacağı anlaşılmaktadır. Zira Anayasa ve Kanunları ancak iktidara gelenler değiştirebilir. İktidara da ancak siyasi partilerin gelmesi mümkündür. Diyanet İşleri Başkanlığı nı kaldırmayı ve din işlerini cemaate bırakmayı öngören bir siyasi parti, hayatiyetini devam ettiremeyeceğine göre, bu düşünce hiçbir zaman tatbik kabiliyeti kazanamayacak demektir. Şu hale göre, Devletimiz baki kaldığı müddetçe Diyanet İşleri Başkanlığı da ilelebet baki kalacaktır. Aksi düşünceler ferdi zihin egzersizlerinden ibarettir.

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI’NDA DEĞİŞİK MEZHEP VE GÖRÜŞLERİN TEMSİLİ MESELESİ
Bilindiği üzere Anayasa’da Diyanet İşleri Başkanlığımın özel kanununda gösterilen görevleri yerine getireceği hükme bağlanmıştır. Özel kanun olan 633 sayılı Diyanet işleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunun 1 inci maddesinde de, bu görevler şu şekilde özetlenmiştir.
Görev
Madde 1- "İslam Dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere-, Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur."
Görüldüğü üzere Diyanet İşleri Başkanlığı İslam Dinine ait zikredilen işleri yapmakla görevlendirilmiştir. İşler, bu dinin bünyesinde yer alan bir mezhebine veya farklı görüşlere göre değil, İslam Dinine göre yürütülecektir. Kurulduğundan bu güne kadar da uygulama böyle olagelmiştir.
Esasen İslam dininde mezhepler arasında çok derin görüş ayrılıkları bulunmadığı ve esas konularındaki birlik muhafaza edildiği için Diyanet İşleri Başkanlığı’nın İslâm Dinine ait işleri yürütüyor olması hiçbir zaman problem teşkil etmemiştir.
Hıristiyan dünyasında farklı İnciller bulunması, farklı hıristiyan mezheplerine mensup olanların birbirlerinin kiliselerine gitmemeleri gibi olgular İslam Dini için sözkonusu değildir. İslam’da Kur’an-ı Kerim tektir. Cami tektir. Ülkemizdeki bütün müslümanlar hangi mezhepten olurlarsa olsunlar aynı camiye rahatlıkla gitmekte, hatta başka mezhepten bir imama, diğer mezhepten cemaatin uyarak birlikte ibadet etmeleri ve namaz kılmalarında hiçbir sakınca bulunmamaktadır. Uygulama da bu şekildedir.
Gerek inanca, gerekse uygulamaya ait farklı görüşte veya mezhepte olanlar, ülkemizde bunu hiçbir zaman ayrılık vesilesi olarak görmemişler, birlik ve beraberliği zedeleyici tutum ve davranışlara girmemişlerdir. Tarihte kalan bazı acı örnekler, oradaki yerinde durmaktadır. Onları günümüze ve ülkemize taşımanın bir yararı da yoktur.
Diyanet işleri Başkanlığı da bu birlik ve dirliğin adeta çimentosu olmuş ve insanlarımızı bir arada tutmada, ihtilafları önlemede ve tek bir İslam Dini etrafında toplamada önemli rol oynamıştır.
Son yıllarda Ülkemizde, Diyanet İşleri Başkanlığımda bazı mezhep veya görüşlerin de temsil edilmesi gibi görüş ve temenniler ileri sürülmektedir.
Bir defa, bu görüş Kanuna aykırıdır. Zira 633 sayılı Kanun "İslam Dini "ne ait işlerden bahsetmiştir. Mezheplerin işlerini yürütmek gibi bir görev Diyanet İşleri Başkanlığına verilmemiştir. Bu sebeple belli bir mezhep veya görüşün temsili kanunun ruhuna ve metnine uygun bulunmadığı gibi Anayasaya da aykırıdır. Zira Anayasanın 136 ıncı maddesine göre Diyanet İşleri Başkanlığı, milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir. Özel kanununda ise, dayanışma ve bütünleşme amacına uygun olarak İslâm Dininden bahsedilmiştir. Mezhep, görüş, felsefî inanç veya tasavvufî farklılıklardan söz edilmemiştir. Çünkü bunlar Anayasadaki milletçe dayanışma ve bütünleşme amacına aykırı olgulardır. Halk arasında farklı anlayışların bulunması mümkün ve normaldir. Elbette insanlar farklı yaratılıştadır. Bazısı ruhsatı, bazısı azimet yolunu seçebilir. Bunlar, farklı şekilde düşünmelerine ve yorum yapmalarına da sebep olabilir. Ancak bu farklılıkların Devlet eliyle teşvik edilmesi ve keskinleştirilmesi makul değildir. Din birliğini parçalar. Anayasadaki amaca aykırılık teşkil eder.
İkinci olarak, bir mezhep veya görüşün Diyanet İşleri Başkanlığı’nda temsil edilmesi halinde, diğer mezhep veya görüşlerin de böyle bir talepte bulunmasını tabii karşılamak gerekecektir. Bu durumda muhtelif mezheplerin taleplerini karşılamanın mümkün olup olmaması bir yana, bu taleplerin İslam birliğini bozup parçalamada ve ülkemizde muhtelif kamplaşma ve kutuplaşmaları doğurması sonucu, milli birlik ve beraberliğimizi berhava etmede ne derece olumsuz rol oynayacağı apaçık ortadadır.
Kökleri yüzlerce yıllık tarihimize ulaşan ve Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren önemli görevler ifa ederek Devlet bünyesi içinde varlığını sürdüren Diyanet İşleri Başkanlığı, bu gün de Anayasal bir kamu kuruluşu olup, genel idare içinde yer almakta ve özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirmekle yükümlü bulunmaktadır. Bu görevler Kanunda zikredilen İslam Dini ile ilgili işlere dairdir. Hiçbir grup, mezhep veya görüşün Diyanet İşleri Başkanlığı’nda temsili dinen gerekli olmadığı gibi, ülkemizin tarihî ve kültürel şartlarından oluşan genel yapısı ve çevre ülkelerle olan ilişkilerinin hassasiyeti itibariyle de uygun değildir. Ayrıca bu isteğin yerine getirilmesi, Anayasa ve kanunlar karşısında da imkansızdır.
Akl-ı selime düşen, kanunlara riayetle birlik ve beraberliğin muhafazasında Yüce Dinimizin ne derece mühim bir yere sahip olduğunu ve dinî birliği parçalamaya götürebilecek hareketlerden kaçınmanın hayatî önemini idrak etmektir.