Makale

Gönül

Gönül

Dr. Durak PUSMAZ
Haseki Eğitim Merkezi Müdürü

Toplum içerisinde insanı en çok üzen ve üzerinde düşündüren konulardan biri belki de üzerinde en çok durulması gerekeni, çok basit, hatta cevizin kabuğunu doldurmayacak kadar bayağı küçük meselelerden dolayı insanların birbirlerinin kalplerini kırmaları, gönüllerini incitmeleridir. Bu tür olaylarla, eminim, hepiniz hergün karşılaşmaktasınız ve çok üzülmektesiniz.
İnsan, etrafında cereyan eden bu tür olayları görünce kendi kendine sormadan edemiyor. Acaba bizleri sevgi ve şefkatle yaratan yüce yaratıcı birbirimizin kalbini kırmak için mi yaratmıştır? buna elbette “evet” diye cevap vermek mümkün değil. Öyle ise bu kaba saba hareketlerimiz nereden kaynaklanıyor? Niçin birbirimizin kalbini kırıyoruz? Niçin birbirimizin gönlünü incitiyoruz? Allah bizleri birbirimizin kalbini kırmak için mi yoksa kırılan kalpleri yapmak için mi yaratmıştır? Niçin yapıcı olmuyoruz da yıkıcı oluyoruz? Görevimiz insanların kalplerini kırmak, gönüllerini incitmek mi?
Evde çocuklarımızın kalbini kırarız, eşimizin kalbini kırarız, yakınlarımızın kalplerini kırarız, işyerinde emrimiz altında çalışanların, beraber çalıştığımız kimselerin, arkadaşlarımızın kalplerini kırarız, insan sormadan edemiyor. Acaba biz kırma makinası mıyız? Görevimiz bu mu?
Gönül yaparak küçükleri sevindirmek ve büyüklerin de duasını almak varken, niçin insanların kalplerini kırar, gönüllerini incitiriz?
Ayırım yapmadan bütün insanların, özellikle de dostlarımızın gönüllerini kırmamaya dikkat etmeliyiz. Bir defa kırılırsa kolay kolay yapılmaz. Onun için atalarımız: “Gönül bir sırça saraydır, kırılırsa yapılmaz” demişlerdir. Bakınız şair bu hususu ne güzel ifade etmiş:
“Gönül bir pınardır çeşmesi var tası yok
yıkma kimsenin kalbini, yapacak ustası yok.”
Bilmeliyiz ki gönül yıkmak hüner değildir, bunu insan sevgisi, şefkat ve merhametten mahrum olan herkes yapabilir, asıl hüner harap olmuş, yıkılmış gönlü tamir eylemektir. Şair ne güzel şöylemiş:
“Kimseye baki değil mülkü devlet, sim üzer
bir harap olmuş gönül tamirini etmektir hüner.”(1)
Şeyh Sa’di ŞFrâzî de : “Dünyayı elde etmek hüner değidir. Elinden gelirse bir gönül ele al: Birinin hatırını yap.” der.(2)

Gönül Alma
Dilimizde “Gönül Alma” diye bir tabir vardır. İnsanlar bunu çokça yapmalı, birbirlerinin gönüllerini almaya çalışmalıdır. Gönül almak için çeşitli vesileler bulunabilir. Atalarımız: “Yarım elma gönül alma” demişlerdir. İnsanın, sevdiklerinin, dostlarının gönüllerini almak için onları ziyaret edip veya telefonla arayıp hallerini sorması, imkanı varsa küçük bir hediye alıp götürmesi yeter, önemli olan değerli hediyeler götürmek değil, hatırlayıp aramış olmaktır.
Bütün insanların gönülleri hep aynı değildir. Gönüller de insanlar gibi farklıdır. İnsanlar nasıl ki çeşitli karakter, meslek ve meşrebe sahipseler, gönüller de öyledir. Bütün bu gönüllere iyilikle yaklaşıp gönül alanların gönülleri şad olur. Şair ne güzel şöylemiş:
Kimi bezirgândır kimi esnaf
Kimi ince kalpli kimi sine saf
Gönüller kâbedir gir eyle tavâf
Gönül alanların gönlü şâd olur.

Gönül Erleri
Allah dostları gerçek manada gönül erleridir. Bunlar gönül üzerinde çok durmuşlar, gönül yapmaya büyük önem vermişler ve insanları incitmekten, kalplerini kırmaktan şiddetle sakındırmışlardır. Bu Allah dostlarından ve gönül erlerinden bir tanesi Erzurum’lu İbrahim Hakkı hazretleri’dir. İbrahim Hakkı hazretleri’ne göre insanın gönlü Allah’ın sarayıdır, Hakkın tecelli ettiği yerdir, yüce Rabbimizin ulu dergahıdır. O bu hususları bir manzumesinde şöyle belirtir.
Saray-rü ma Allâhı” gönüldür
Tecellihane vallahi gönüldür
Ne istersen yürü var ondan iste
Hûda’nın ulu dergahı gönüldür.
Beyitte geçen “Tecellihane”den maksat ilahi feyizlerin eserinin müminlerin kalplerinde belirmesidir.

Gönül Allah’ın Tahtı
Yunus Emre de gönlü Allah’ın tahtı olarak görür ve gönül yıkanın hem bu dünyada ve hem de ahirette bedbaht olacağını belirterek şöyle der:
Gönül çalabın tahtı, çalap gönle baktı
iki cihan bedbahtı, kim gönül yıktı ise,
Sinan paşa da mü’minin kalbinin Allah’ın arşı olduğunu, onu yıkmanın çok azgınlık ve taşkınlık olacağını belirtir:
Kalb-i mü’min arş-ı rahmandır
Anı yıkmak ziyade tuğyandır.
Bir başka şâir de fakirlerin kalblerini kıranların sinelerinin Hakk’ın oklarına hedef olacağını belirterek şöyle der:
Fukara kalbine her kim dokuna
Dokuna sinesi hakk’ın okuna
Cihan bağında ey âkil,
Budur makbül-ü ins-ü cin,
Ne kimse senden incinsin,
Ne sen kimseden incin.
Evet, ne güzel hayat düsturu! öyle güzel bir ahlaka sahip olmalıyız, öyle erdemli bir hayat sürmeliyiz ki ne kimse bizden incinsin, ne de biz kimseden incinelim. Bunun için bir taraftan başkalarını incitmemeye gayret gösterirken, diğer taraftan başkalarının kusur ve hatalarını affedecek kadar hoşgörülü olmalıyız. Yunus Emre’nin dediği gibi insan rabbini Kudüs’te, Kabe’de, Hac’da değil, kalbinde aramalı ve kesin olarak bilmeli ki eger bir mü’minin kalbini kırarsa Hakk’a eylediği secde değildir. Yunus emre bu hususu manzum olarak ne güzel ifade etmiş:
Ararsan mevlayı kalbinde ara
Kudüs’te, Kabe’de, hac’da değildir
Eğer bir mü’minin kalbini kırarsan
Hakk’a eylediğin secde değildir.
Yunus Emre bir başka manzûmesinde bir kez gönül yıkan kimsenin kıldığı namazın hayrını göremiyeceğini belirterek şöyle der:
Bir kere gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil

Hz. Mevlâna “İnsanın gönlünü incitenler onu incitmenin hakkı incitmek olduğunu bilmezler. Bir ressamın levhasını, bir şairin manzumesini tezyif nasıl sahibini incitirse, mahluku incitmek de halik’i incitir.” der.
Yunus Emre bir gün ormandan getirdiği odunları yakarken arasında taze bir çiçeği görür. “Ya rab! varlığının bir belgesi, kudretinin bir işareti gibi karşımda duran bu çiçeğe nasıl kıyılabilir? Onu koparmak veya soldurmak ne kötü şey. Ya bir de senin nazargahın olan kalbi kırmak.. O daha kötü değil midir?" der.
Yazımızı gönül erlerinden Allah dostu Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin şu mısralarıyla noktalıyalım:
Hiç kimseye hor bakma
İncitme, gönül yıkma
Sen nefsine yan çıkma
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler. ♦

(1) Sim: Gümüş; Zer ise Altın demektir.
(2) Bostan gülistan, 482.