Makale

İSLÂM KOMÜNİZMİN PANZEHİRİDİR

İSLÂM KOMÜNİZMİN PANZEHİRİDİR

—V —

Dr. Fehmi CUMALIOĞLU

(Geçen sayıdan devam)

İslâm dini cemiyet içinde (farklı yaşayış tarzından ötürü) belire­cek kıskançlıkların doğmasına fırsat vermemek üzere lüksü ve israfı ya­saklamıştır.

“İsrâf etmeyin. Çünkü O (Allah) isrâf edenleri sevmez.” (En’âm sûresi: âyet 141)

İslâmiyet hasetten kaçınmayı, tok gözlü olmayı telkin eder.

“Sakın onlardan bâzılarına verdiğimiz şeylere (servete) gözünü dikme. Ondan mahzun da olma, (kendi vaziyetinizin ıslahı ile meşgul olu­nuz.) Mü’minlere kanadım alçak tut.” (Hicr sûresi: âyet 88)

İslâmiyet servetin muayyen ellerde toplanarak tedavülden kaldırıl­masını, para ve altunun saklanmasını terin eder.

“Altun, gümüş biriktirip saklayan ve onu Allah yolunda (âmme menfaatine) harcamayanları acıklı azâb ile müjdele. O gün ki, bunlar üzerlerinde (yakılacak) Cehennem ateşinin içinde kızdırılacak da o kim­selerin alınları, böğürleri ve sırtlan bunlarla dağlanacak; işte bu (dene­cek) nefisleriniz için toplayıp sakladıklarınız. O halde biriktirip sakla­makta olduğunuz bu nesneler (in acısını haydi) tadın.” (Tevbe sûresi: âyet 34-35).

İslâm dininde (debdebe ve ihtişamdan uzak sâde bir hayat yaşan­ması prensibi yanında) mal ve servetten âmmenin faydalanmasını temin etmek, fakir halkın sefaletini önlemek için ZEKÂT MÜESSESESİ vaz edilmiştir. Zekât, müslümanlar için ibadettir. Yüzde iki buçuk nisbetin­de mâlî bir ıslahat vergisidir. Bu gün İslâm hukukunun hükümrân olma­dığı müslüman milletlerde ihtiyari, gönül hoşluğu ve vicdan huzuru için­de ödenen dini bir mükellefiyettir. İslâm nizâmında ise zekât kanunî ve mecburî bir vergidir. Bundan ancak fakirler muafdır. Zekât zenginlerin fakirlere bir ihsan ve sadakası değildir. Sadaka bir kanun veya hâkimin zorlaması olmadan kişinin Allah rızası için yaptığı bir hayırdır. Zekât ise mecbûrîdir. Çünkü farzdır. Allah’ın kat’î emridir.

“Zekât kanunun tesbit ve takrir ettiği bir farizadır. Onu vermekten imtina edenlere karşı devlet harb eder. Eğer vermemekte ısrar edenler olursa icabında onları öldürür. Çünkü bu durumda ısrar edenler artık mürted itibar olunurlar...

Şüphesiz zekât, mâli balamdan dünyâ iktisat târihinde ilk nizamî vergidir. Ondan evvel vergiler, reislerin arzularına göre ve şahsi ihtiyaç­larım karşılamak için, mala olan ihtiyaçları miktârınca takdir edilirdi. Ve o vergi yükünü daimâ zenginlerden fazla fakirler veya tamamen fa­kirler taşırdı. İslâm geldi, vergi toplama işini tanzim etti. Vergi için nor­mal haddi aşmayan belli nisbetler koydu. Bu yükü zenginlere ve orta hallilere yükledi. Fakirleri bundan muaf tuttu.

Bunlar zekâtın ne olduğu hakkında zihinlerimizde karar kılması lâzım gelen hakîkatlardır. Bu hakikat ise münâkaşa ve delile muhtaç olmayan bir bedâhatdır.” Zekât, mal ve servet sahibi olanların Allah’ın emrini yerine getirmek özere mal ve servetinden herhangi bir miktar saklamağa lüzum görmeksizin, deyimle vergi kaçakçılığı yol­larına tevessül etmeden o yılki kazanç hanesi zarar gösterse bile mevcut mal ve servetinden imân vecîbesi olarak muhtaçlara ve âmme hizmetleri­ne yapılan mâli bir yardımdır. Zekâta inanmayan kâfir olur. İnanıp da vermeyen zengin âsi ve günahkârdır.

“Mü’minler muhakkak felah bulmuştur (korktuklarından emin, um­duklarına nâil olmuşlardır.) (öyle mü’minler) ki onlar namazlarında huşûa riayetkardırlar. (Öyle müminler) ki onlar boş (lâkırdılardan) ve fay­dasız şeylerden yüz çeviricidirler, (öyle mü’minler) ki onlar zekât (vazi­fe) lerini yaparlar.” (Mü’minûn sûresi, âyet: 1-4).

“... Bunlar Kur’ân’ın (hak ile bâtılı) apaçık gösteren bir kitabın âyetleridir. Mü’minlere birer hidâyet ve müjdedir, (öyle mü’minler) ki onlar namazı dosdoğru kılanlar, zekâtı verenlerdir. Onlar âhirete kat’î kanaat edenlerin ta kendileridir.” (Nemi sûresi, âyet: 1-2).

Zekât Allâhü Teâlâ’nın mutlak ve kat’î emridir.

“Namaza dosdoğru kılın. Zekâtı verin. O Resul’e itâat edin, tâ ki İlâhî rahmete kavuşturulasınız.” (Nur sûresi, âyet: 56).

Zekâtı ancak müşrikler inkâr ederler.

“... Vay haline o Allah’a ortak tanıyanların ki, onlar zekât vermezler. Onlar âhireti inkâr edenlerin kendileridir.” (Fussilet sûresi, âyet: 6-7).

Zekâtı vermeyenlerin akıbeti korkunç bir ızdırap ve feci bir azabdır. Resülullah (S.A.V.) :

“Kim ki, Allah kendisine mal verir de, o malın zekâtını vermezse Kı­yamet gününde zekâtı verilmeyen mal, sahibi için gayetle zehirli erkek bir yılan sûretine konulur. Bunun iki gözü üstünde (vahşet nişanesi ola­rak) iki nokta vardır. Bu azgın yılan Kıyamet gününde mal sahibinin boynuna gerdanlık yapılır. Sonra yılan (ağzı ile) sahibinin çenesinin iki tarafından yakalar. Sonra, ‘Ben senin (dünyada sevdiğin) malınım, ben hazinenim!’ der.” (Buhârî ve Nesei).

(Taabbüdî ve içtimai bir vecîbe) olan zekât, bir vicdan temizliği ve malın neması (üremesi) demektir.[1] Malında cömertlik gösterdiği za­man mü’min günahlarından temizlenmiş, mânen yücelmiş olur.

İnsan haysiyetini maddenin üstünde tutan İslâm, bir cemiyette in­sanların bir kısmının lüks ve safahat içinde, diğer bir zümrenin açlık, se­falet ve mahrumiyet içinde aşağı bir seviyede kalarak farklı sınıflar ha­finde bulunmasını reddeder. Herkesin dünya ni’metlerinden faydalanarak yaşayışım bir düzene koymasını gaye bilir. Kendi gücü ile kalkınıp ha­yâtını tanzim etmek imkânını bulamamış yoksula, darda kalmışa yardımı prensip kabul eder.

“Sadakalar Allah’dan bir farz olarak ancak fakirlere, miskinlere, (sadakaların) üzerine memur olanlara, kalbim (müslümanlığa) alıştırıl­mak istenenlere, kölelere, esirlere, (borcundan fazla nisabı olmayan) borçlulara, Allah yolunda (harcamaya) ve yol çocuğuna (yani memleke­tinde zengin bile otsa meşrû bir maksatla seyrüsefer ederken muhtaç kal­mış olan yolculara) mahsustur.” (Tevbe sûresi, âyet; 60).

Zekât, tembelliği, çalışmayı, fikrî ve bedenî gücünü sarf etmeyi bıra­karak dilenmeyi teşvik eden bir lûtuf ve hibe değildir. İslâm da, aslolan çalışmaktır. Ahu teri ile, şerefi ve emeği ile hayatım kazanmaktır. Resûlullaha (S.A.V.) :

“Hiçbiriniz elinin emeğinden daha hayırlı bir yemek yememiştir.” (Buhârî).

“Üst el alt elden hayırlıdır.” (Buhârî, Müslim buyuruyor ki; veren elin alan elden hayırlı olduğunu bildirmekle çalışmanın ve bu yolla kazan­manın asıl ve esas olduğunu açıklamış bulunuyorlar.[2]

İslâm, sanatı da teşvik eder. Hz. Peygamber (S.A.V.):

“Allah sanatkâr olan mü’min kulunu sever.” buyurmuştur.

Komünistler ve kuyrukları “Sosyal adalet” sloganı altında zekât ve sadakayı küçümserler. Geçim darlığı içinde bulunan toplulukları; “Zen­ginlerin vereceği sadaka ile mi yaşıyacaksımz?” diyerek tahrike yelte­nirler.[3]

Zekât haddizatında bir sadaka değil, refah ve kazanç sahibi müslü­man vatandaşların cemiyetin salâh ve refahı uğruma, ödemekle mükellef oldukları, bizatihi Allahu Tealâ tarafından konmuş bir vergidir.

İslâm, emeğin değerinin verilmesini ön plânda tutar. İşçinin hakkının geciktirilmesine müsamaha etmez. Resulullah (S.A.V.) Efendimiz:

“Allah der ki: Ben Kıyamet gününde üç kişinin haşiniyim: Allâh’a verdiği sözde durmayıp cayanın. Hür bir kimseyi satıp hakkını yiyenin ve bir işçi çalıştırıp hakkını vermeyenin.” (Buhârî) buyurmuştur. Diğer bir hadıs-i şeriflerinde:

“İşçinin ücretini henüz teri kurumadan veriniz.” buyuruyor.

(Devamı var)



[1] Senelik malî bir ibâdet olan zekât: "Nema ve taharet mânalarından müştakdır. (Vemâ enfaktum, min hayrın fe-huve yahlifühû) va’di kerîmine mebni, mal için zekât; berekât ve artmayı mûcib olduğa gibi, hem de tahareti (temizliği) mûcibdir.

[2] Bak: Her ferde çalışma imkânını hazırlamak da cemiyetin vazifesidir. Peygamber Efendimize bir dilenci gelerek dilendi. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) kendisine bir miktar (dirhem) para vererek bu para ile bir ip almasını ve onunla odunculuk yaparak

elinin emeği ile geçinmesinin uygun olacağını ifâde ile: "Sizden birinizin omuzunda bir demet odun taşıması, verilen veya reddedilen dilenmeden hayırlıdır." (Buhârî, Müslim) buyurdular. Zekât yoluyla yardım çaresiz, en son yapılan sosyal bir koruma gayesine matuftur. Zekât, çalıştığı halde bir şey kazanmayan veya doyacak kadarından az kazanabüen âcizin veya ancak yetecek kadar kazanabüen fakirin hayatî teminatıdır. Bununla İslâm; her ferdin üstün bir gayret ve sebatla çalışmasını, yardıma güvenip boş oturmamasını; aynı zamanda muhtaçlara yapacağı yardımla onlardan, zaruretlerin yüklediği ağırlığı kaldırarak, insanlığın şeref ve vekamna uygun bir hayatı kolaylaştırmasını sağlar. (Prof. Seyyid Kutub, İslâmda Sosyal Adalet, C. 1, S. 187).

[3] Komünistlerle, ruh ve fikirlerini müstemlekeciliğin köleleştirdiği ve bu yüzden ne düşünüp ne söylediklerini fark edemez hale getirdiği Batı hayranları işte sana, böyle derler. Onların en bâriz hataları ve o hataların da en tehlikelisi zekâtı, zenginlerin fakirlere ihsan (hayır) olarak verdikleri bir sadaka zannetmeleridir. Gerçekleri olduğu gibi gören sağduyu sâhibi hiçbir insanın meseleyi bu şekilde ta­savvur etmesine imkân yoktur. Onları, ihsan ve hayır yapmanın hiçbir kanun veya hâkimin zorlaması olmadan gönüllü bir hareket olduğuna İnandırmak İçin en basit bir mantık anlayışı kâfidir. Zekât İse kanunun tesbit ve takrir ettiği bir fârizadır... Zekât hâsılâtını fakirlere tevzi’ eden zenginlerin kendisi değil, bizzat devlettir. Ze­kâtı toplayan da, onu tevzi’ eden de ancak ve ancak devlettir. Beytülmâl, Hazine (genel bütçe), zekâtı toplayan, sonra onu çeşitli devlet müesseselerine tevzi’ eden Maliye Bakanlığından başka bir şey değildir. Kazanmaktan tamamen âciz olduklarından veya normal yaşayış için gelirlerinin kifayetsizliği sebebiyle geçim sıkıntısı içinde bulunan muhtaçların İhtiyaçlarım devlet tekeffül ediyor idiyse bu, hiçbir va­kit ihsân olarak fazladan verilen bir şey değildir. Ve onda muhtaçların şeref ve haysiyyetlerine dokunacak bir cihet de yoktur. Acaba devletin maaş verdiği memurlar veya patronların yanında çalışan işçiler zenginlerin hesabına yaşayan dilenci olduk­larını mı hissederler?.. Bugün devletin kefalet prensibi, içtimai zulümde uzun bir bocalamadan ve birçok denemelerden sonra beşeriyyetin ulaştığı en yeni prensiptir. Avrupa’nın karanlıklar İçinde yaşamakta olduğu bir zamanda bin üçyüz küsur sene önce onu takrir etmiş olması İslâm’ın mefâhirindendir...

Sadr-ı İslâm’da insanların hayâtı iktiza ettirdiği için her ne kadar zekâtın verilme tarzı nakden veya aynen fakirlerin eline verme şeklinde îfa edildiyse de İslâm’da zekâtı tevzi’ için tek yolun da bu olduğunu nass olarak ifade eden şer’î bir gerekçe yoktur, İslâm’da zekâtı, müstahak olan fakirlerin çocuklannı okutabilecekleri parasız okullar, tedavi edilecekleri parasız hastaneler, onlara yaşama kolaylığı temin edecek yardım dernekleri, devamlı olarak kazanç getirecek ve istifade etmeyi sağlayacak fabrikalar ve müesseseler şeklinde vermeyi men’eden şer’î bir hüküm yoktur. Yeni çağın sosyal yardımlarda vardığı son çâreler de bunlara eklenir. Zekât nakid olarak ancak hastalık, ihtiyarlık ve çocukluk sebebiyle âciz durumda olanlara verilir. Bunların dışındaki muhtaçlar zekâtı iş ve hizmetler şeklinde alır. (Prof. Muhammed Kutub, İslâm’ın Etrafındaki Şüpheler. Tercüme eden: Ali Özek, Cağaloğlu Yayınevi, 1965, s. 114-115).

(**) Günde asgarî 8-10 saat baskı altında çalışan bir işçiye senede ortalama 7 bin ruble bir ücret Ödenir. Halbuki komünizmin ve idarecilerin medhiyesini yapan bir yazar senede ortalama üçyüz bin ruble ücret alır, işte yerli komünist entellektü- eller bu imtiyaz hülyası İle komünizmi savunup propagandasını yapmaktadırlar.