Makale

NECAT VE HALÂS YOLU

TERCÜME:

NECAT VE HALÂS YOLU

Yazan: Hamdi UBEYD Çeviren: Lûtfi ŞENTÜRK

(Niğde Müftüsü)

“Ey îman edenler, sizi elim bir azâbdan kurtaracak, kazançlı bir yo­lu size göstereyim mi? Allah ve Resulüne iman edip mallarını, ve canla­rınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Bu sizin için, eğer bilirseniz, çok hayırlıdır.” (Saf: 10, 11)

Bu apaçık âyetlerden anlaşılıyor ki, şânı yüce, büyük hikmet sâhibi Allâhu Teâlâ. mü’min kullarına, tahammül ve sabredemiyecekleri can ya­kıcı azâbdan kurtaracak yolu göstermek istedi. O, düşmanın beldeleri is­tilâ etmesi, ümmeti köle ve zelil kılma azâbıdır. Dünyâda hangi azâb bu azabdan daha şiddetlidir? Noksan sıfatlardan münezzeh kemal sıfatları ile muttasıf Allâhu Teâlâ, îman edenlere bu azabdan korunacak yolu gös­termek istedi de onları bu yola her nefse hoş gelen bir üslübla irşâd ede­rek şöyle buyurdu:

“Sizi can yakıcı bir azabdan kurtaracak, kazançlı bir yolu size gös­tereyim mi?”

Allâhu, Teâlâ istifham sîgası ile “Göstereyim mi?” buyurdu. Çünkü bu tarz hitâbı nefisler daha çok kabûl eder ve gönüllere daha iyi yerle­şir. Kurtulmalarına sebeb olan bu ticaretten mü’minlerin hoşlanacakları­nı da Allâhu Teâlâ biliyor. Müminler: “Evet ey Rabbımız, bizi bu yola hi­dâyet buyur.” diye icabet etmeleri üzerine Cenâb-ı. Hak: “Allâh’a ve Re­sulüne îmân edersiniz, Allah yolunda mallarınızla canlarınızla cihâd ya­parsınız.” buyurdu. Yâni kendisine şüphe ve şirk karışmayan, etrâfında şahsî bir menfaat, dünyevî bir gaye dolaşmayan hâlis bir îmân ile ina­nırsınız, öyle bir îman ki, sizi Allah yolunda cihâda sevkeder, Allah rı­zâsı uğrunda m allarınızı ve canlarınızı seve seve fedâ ettirir.

Öyle bir îman ki Ashâb-ı Kiram’ın îmânı gibi kâmildir. O Ashâb ki, Peygamber Efendimiz kendilerine: “İsteyen istemeyen hepiniz savaşa çı­kın. Allah yolunda mallarınızla canlarınızla cihâd edin.” (Tevbe, 21) âyet-i kerîmesini okuduğu ve onlar da bunu duyduğu zaman: Lebbeyk, diyerek Allâh’ın emrine koştular ve: “Ey Allah’ın Resûlü, Allah’a yemîn olsun ki, eğer siz bizimle deryâya dalarsanız, biz tereddüt etmeden dalarız. Biz, biz­den evvelki ümmetlerin Peygamberlerine: “Git sen ve Rabbın onlarla sa­vaşın, biz burada otururuz.” dedikleri gibi demeyiz.

Allah’ın razı olduğu îman, sahibini Allah’ın emri ile amel etmeğe ça­ğıran îmandır. Cenâb-ı Hakk’ın: “Namazı kılın, zekâtı verin.” emrini du­yan mü’min, namazı ihlâs, huşû ve hudû ile kılar ve kıldığı namaz da ken­disini hayâsızlık ve fenâlıkdan alıkor. Yakınlarından başlamak üzere yok­sullara ve düşkünlere, farz olan zekâtı verir, işte ey îmân edenler, dünyâda bu îman ve cihâd sizin için horluk ve zillet içinde yaşamaktan daha hayırlıdır, Zîrâ cihad yapmayan, malım Allah yolunda harcamayan, ca­nım Allah yolunda, şeref ve haysiyeti uğrunda fedâ etmeyen ümmeti düş­man istilâ eder, köle yapar ve acı azabı kendisine tattırır, malına ve bü­tün mukaddesatına el uzattığı gibi, ihtiras ve gayesi uğrunda çocukları­nı da Öldürür, kendisini de hizmetçi kılar, şeref ve izzetini yok eder, is­tiklâl ve hürriyeti uğrunda malı ile, canı ile savaşamayan milletin kendi­si de, malı da düşmanın azız olması uğrunda gider. Cimrilik ettiği malı da kalmaz, kıymetli bildiği cam da gider.

Kardeşlerim, Allâhu Teâlâ mü’min kullarından, onları nehyettiği şey­leri terke vesîle olacak îman istiyor. Tıpkı şunların îmânı gibi ki, onlar içki içerler, kendilerini ve çocuklarım sever gibi içkiyi severlerdi; değil bir gün birkaç saat bile içkisiz duramazlardı. Ne zaman ki, Allâhu Teâlâ’nın: “Ey îmân edenler, İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki, felâh bul âsiniz. Şeytan şüphesiz iç­ki ve kumar yüzünden aramza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçer­siniz değil mi?” (Mıâide: 90, 91) emrini duydular, tereddüt etmeden: “Vazgeçtik yâ Rabbi.” diyerek icâbet ettiler. Gerçekten vazgeçtiler ve yanlarında bulunan içki ile ilgili kab ve kadehleri yaktılar ve bir daha iç­mediler, Böylece Rablarını râzı ettiler ve servetlerini korudular.

Allâhu Teâlâ tıpkı şu gencin îmânı gibi îmân istiyor. O genç ki, Resûlullâh Ashâbı ile sohbet ederlerken çıkageldi ve:

— Ey Allah’ın Resûlü, zînâ yapmama izin ver; zîrâ onu terkedemiyorum, dedi. Hâzır olan Ashâb-ı Kiram bu genci linç etmek üzere ayağa kalkınca, Resûl-i Kibriya Efendimiz gence bir şey yapmamalarım kendi­lerine işâret etti ve sonra da gence dönerek:

— Yaklaş! buyurdu. Genç Resûl-i Ekrem Eifendimiz’in önüne gelin­ceye kadar yaklaştı. Sonra Peygamber Efendimiz şefkat ve gayret dolu tatlı bir dil ile:

— Annenin zînâ etmesini sever misin? buyurdu. Genç:

— Allah beni size fedâ etsin; Allâh’a yemîn olsun ki istemem, dedi. Resûl-i Ekrem salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimiz de:

— İnsanlar da senin gibi annelerinin zînâ etmesini sevmezler, buyur­du ve sonra:

— Kızın için bu işi sever misin? buyurdu. Genç:

  • Allah’a yemîn olsun ki istemem. Canım size fedâ olsun, dedi. Pey­gamber Efendimiz:

— İnsanlar da senin gibi kız çocuklarının zînâ yapmasını istemezler, buyurdu ve tekrar gence:

— Kızkardeşinin başkaları ile gayri meşru münâsebette bulunması­nı ister ve hoş karşılar mısın? diye sorunca, genç:

— Vallahi hoş karşılamam, dedi. Aleyhis-salâtü ve’s-selâm Efendi­miz:

— İnsanlar da senin gibi hoş karşılamazlar, buyurdu.

Resûl-i Ekrem salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimiz bu hikmetli üslûb ile irşada devam ederken gencin kalbinde îmânın samimiyyeti alev­lenmeğe, düşüncesinde insanlık ateşi yanmağa başladı ve rûhu sükûnete kavuştu. Ancak şeref ve mürüvveti olmayan, hamiyyet ve şehâmetten yoksun bulunan kimselerin işleyebilecekleri bu cürmün günahının büyük­lüğünü anladı. Bundan sonra aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm Efendimiz müba­rek elini gencin kalbi üzerine koydu ve: “Allahım, bu gencin günâhını mağfiret et, kalbini temizle ve iffetini koru!” diye dua etti. Böylece gen­cin kalbi îmanla dolduktan ve ruhunu temizlik kapladıktan sonra bu yük­sek meclisten ayrıldı.

İşte amel’e mekrun olan bu türlü îmân, Allah’ın sevdiği ve istediği îmandır. Sahihini tenbelliğe çağıran, zillet ve meskenete razı kılan, ilim ve irfan tahsiline, rızkını helalinden te’mîne sevketmeyen, kendisine ve milletine faydalı işler yapmağı düşündürmeyen îmân, Allah’ın râzı olma­dığı îmândır,

Kur’ân-ı Kerîmi dikkatle okuyan kimse, hangi âyet-i kerîmede îmân zikredilmiş ise sâlih amel ile birlikte zikredildiğini görecektir. Nitekim: “Muhakkak îmân edip sâlih amel işleyenlerin konaklan firdevs cennetle­ridir.” (Kehif: 107) buyurulmuştur.

Kur’ân-ı Kerîm’de bu mealde pek çok âyet-i kerîme vardır. Kurtuluş için, sâlih amel olmaksızın yalnız îmânın kifâyet edeceğini sanan aldanmıştır. İyi niyyet, ihlâs ve îmândan soyulmuş amellerin fayda vereceğini zanneden de aldanmıştır. Kurtuluş için mutlaka bu ikisini bir araya ge­tirmek lâzımdır.

Son olarak, her ne kadar acı ise de bir gerçeği açıklamağa mecburuz.

O da topyekûn içinde bulunduğumuz tehlikeli durumdur. Bizi bu tehlikeli durumdan ancak Allâh’a dönmemiz, Hz. Ebû Bekr, Ömer, Übeyde ve Hâlid (Allah hepsinden râzı olsun) in îmânı gibi îmân etmemiz, onlar gibi cihad yapmamız, onların fedâkârlığı gibi fedâkârlıkta bulunmamız ve ni­hayet onlar gibi ihlâs sâhibi olmamız kurtaracaktır. Böylece insanlığın bayrağını taşır, bütün yaratıklara merhamet eder, adalet dağıtır, îmân ve güveni yayar olduğumuz halde Allâhu Teâlâ bizi yeryüzünde yerleşti­rir, yeryüzünün efendisi kılar ve hâkimiyyetini verir; arzuladığımız izzet ve nusrata bizi nâil eder.

Sözlerimi bitirmeden evvel ikinci Halîfe Hz. Ömer (Allah ondan râzı olsun) in ifâde buyurduğu bir gerçeği sizlere hatırlatmak İsterim. Hz, Ömer diyor ki:

“Biz en zelil bir kavim idik, Allâhu Teâlâ bizi İslâm ile azîz kıldı. Biz izzeti, İslâm’dan başkasında arayacak olursak Allâhu Teâlâ bizi zelil kılar.”

Allâh’ın selâmı ve rahmeti, îmân eden, cihâd yapan ve ihlâs edenler üzerine olsun.