Makale

HANEFÎ MEZHEBİNİN MUTEBER FIKIH KİTAPLARI

HANEFÎ MEZHEBİNİN MUTEBER FIKIH KİTAPLARI

O. KESKİOĞLU

Hanefi mezhebindeki fukahâ yedi tabakaya ayrıldığı gibi, fıkıh kitap­ları ve onlardaki meseleler de: Zâhir-i rivâye, Nevâdir ve Vâkıât namlariyle üçe ayrılmıştır.

1 — Zalıir-i mezhep ve zâhir-i rivâye kitapları:

İmâm-ı Muhammed (?—804) Hanefiyye mezhebinin meselelerini: Mebsût, Câmi-i Sagîr, Camî-i Kebîr, Ziyâdât, Sîyer-i Sagîr ve Siyer-i Kebir nâmındaki altı kitabında toplamıştır. Bunlara zâhir-i mezhep, zâhirri rivâ­ye, mesâil-i usûl de denir, İmâm-ı Muhammed, bu kitaplarda İmâm-ı A’zam’ın (?—767), İmâm-ı Ebû Yûsuf’un (?—798) ve kendisinin kavillerini toplamıştır.

İmâm-ı Züfer (?—774) ile imâm Hasan ibn-i Ziyâd’ın (?—819) ka­villeri dahi, Hanefî fıkhına dâhil ise de zâhir-i rivâye ve zâhir-i mezhep denince üç imamın kavilleri kasdedilir. Bunlara zâhir-i mezhep denir. Bun­lar mevsuk ve mûtemet bir topluluk tarafından İmâm-ı Muhammed’den, tevâtür derecesinde bir kuvvetle nakledilmişlerdir. Bu rivâyetler açıktır, herkese zahirdir. Mesâil-i Usûl denmesi ise, bu 6 kitap, Hanefî mezhebi­nin temelleri olmasıdır. Mezhebin asılları bunlardadır. Sonra gelenler mez­hebin kavillerini bu 6 kitaptan almışlardır.

Hanefî fıkıh kitapları arasında görüldüğü üzere, Hâkim-i Şehîd Ebû Fazl Muhammed Mervezi (?—945), İmâm-ı Muhammed’in bu altı kitabın­daki mes’elelerin hepsini bir araya toplamış ve eserine “El-Kâfî” adını vermiştir. Bu eser de, fukahâca mezhepte umdedir ve asildir. Adı üzerin­de mezhebin mes’elelerini öğrenmek isteyenlere kâfidir. Kâfi, İmâm-ı Muhammed’in 6 kitabı yerine kâim olmuş ve içindekiler Mesâil-i Usûl’den sayılmıştır. Hâkim-i Şehîd’in “Müntakâ” adlı diğer bir eseri daha vardır ki, bu da zâhir-i rivâye mes’elelerini muhtevi ise de bazen Nevâdir mes’elelerini de almaktadır. Bu bakımdan Kâfî’den sonra gelmektedir, İmâm-ı Muhammed önce Mebsût’u yazdığından ona “Asıl” da denir. İmâm-ı Mu­hammed’in Mebsût’u üzerinde Hanefî fukahâsı çok durmuşlardır. Şeyhül­İslâm Hâherzâde (?—1041), Şemsü’l-Eimme Halvânî (?—1063), Şeyhül­islâm İsbîcâbî (?—1141), Fahrülislâm Alî Pezdevî (?—1089) ve birâderi Sadrulislâm Muhammed Pezdevî (?—1099) gibi Hanefiyye fıkhının üstadları Mebsût’u şerh etmişlerdir. Bu şerhler Mebsût’un ibâresiyle karı­şık bulunduğundan bunlar şârihlerinin namlarına nisbetle: Mebsût-ı Hâ­herzâde, Mebsût-ı Halvânî, Mebsût-ı Pezdevî diye zikrolunur.

Bir de Şemsü’l-Eîmme-i Şerahsî’nin yazdığı Mebsût vardır ki, bu İmâm-ı Muhammed’in Mebsût’unun şerhi değildir. Hâkim-i Şehîd’in Kâfî’sinin şerhidir.

Ebû Bekr Muhammed Şemsü’l-Eimme Serahsî (?—500/1106) Hora­sanlı bir Türk âlimidir. Özkent emîri onu zindana, atmıştı, Mebsût’un bir kısmını zindanda iken talebesine dikte etti. Sonra Fergane’ye gitti. Mebsût hakkında şöyle denilmiş:

“Serahsî’nin Mebsût’una sarıl, o bir denizdir, meseleleri de emsalsiz, biricik inci gibidirler. Yalnız ona i’timad et, zîrâ onda her soranın soru­suna cevap verilerek dileği yerine gelir.”

Ebû Abdullah Yûsuf Cürcânî (?—388/1007) 6 ciltlik Hızânetü’l-Ekmel’i yazdı. Bunda Câmi-i Sagîr’i ve Kebîr’i, Ziyâdât-ı Kâfî’yi, Ebu’l-Hasen Ubeydullâh Kerhî’nin (?—340/951) Muhtasar’ını, Ebû Ca’fer Ahmed Tahâvi’nin (?—321/933) Muhtasar şerhini topladı. Ebu’l-Hüseyn Kudûrî’nin Muhtasar’ı da meşhurdur.

Şafiî ve Mâlikî fukahâsı tarafından da Mebsût nâmiyle fıkıh kitapları yazılmıştır. Müstakil müctehidlerden olan Muhammed İbn-i Münzir Nişâbûrî de büyük müctehidlerin kavillerini toplayan Mebsût nâmında kıymet­li bir eser meydana getirmiştir ki, kendisinden sonra gelen fukahânın mer­di olmuştur. Kemâl İbn-i Humâm (?—1457), Fethu’l-Kadir’de Hanefî fık­hının bâzı mes’elelerini İbn-i Münzir’in Mebsût’undan nakleder. Ve fukahâyı Hanefiyyeden ziyâde İbn-i Münzir’e i’timâdı olduğunu sarahaten söyler.

2 — Nevâdir kitapları:

Hanefî fıkhının ana kitapları, zâhir-i rivâyeyi içine alan 6 kitaptır. Bunlardan başka yine üç imamın (Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf, Muhammed) kavillerini toplıyan kitaplara Nâdir-i Rivâye kitapları denir. Bunlar yine imâm-ı Muhammed’in Keysâniyât, Hârûniyât,. Cürcâniyât ve Rakkıyât adlı eserleridir. Ziyâdetü ’z-Ziyâdât da bunlardandır.

Keysâniyât: Süleymân İbn-i Saîd Keysân tarafından rivayet olunan kavilleri hâvidir.

Hârûniyât: Halîfe Hârun Beşîd adına yazılmıştır.

Cürcâniyât: Ali bin Sâlih Cürcânî’nin rivayet ettiği mes’eleleri muh­tevidir,

Rakkıyât: Hakka’da kadı iken yazmıştır. Bunları Muhammed bin Se­mâ’a (?—841) rivayet etmiştir. Bunlardan başka İmâm-ı Hasan İbn-i Ziyâd’ın Mücerral adlı kitabındaki, İmâm-ı Ebû Yûsuf’un Emâlî’sindeki mes’eleler de nevâdirden sayılır.

Bunlara nevâdir veya gayri zahir-i rivâye denilmesinin sebebi: Bun­lar İmâm-ı Muhammed’in diğer 6 kitabı gibi kat’î ve zahir bir rivâyetle nakledilmemişlerdir, Bunların rivayeti diğerleri gibi tevâtür derecesinde değildir.

Emali: Notlar demektir. İmâm-ı Ebû Yûsuf’un dersindeki takrirleri­ni talebesi not tutmuştur. Ve “Emâlî” bu suretle meydana gelmiştir.

3 — Vâkıât:

Hükümleri aslında mezhepte tasrîh edilmeyip sonraları fukahâ tara­fından içtihat veya tahric yoliyle hüküm verilen mes’elelere Vâkıât denir. Bunlar vuku’ buldukça hükümleri verilmiştir, yeni hâdiselerdir. Bunlara fetvâ ve nevazil = yeni olaylar da denir. Bunlardaki mes’elelerin bir kısmı umum tarafından tasvip görmüş, bazıları da münâkaşa konusu olmuştur. Bu yoldaki eserlerin ilki fakîh Ebu’l-Leys Semarkandî’nin (?—985) “Ne­vazil” adlı kitabıdır. Ondan sonra Ebu’l-Abbâs Nâzımı “Mecmu’un-Nevâzil” adlı eserini yazmıştır.

Eski eserlerde Zâhir-i rivâye, Nevâdir, Vâkıât böyle ayrı ayrı bir halde bulunuyordu. Sonra gelenler bunların hepsini bir araya getirmişler­dir. Bâzıları bunları birbirine karıştırmışlar, hangilerinin zâhir-i rivâye, nevâdir veya vâkıât olduğunu beyân etmemişlerdir. Fetâvâ-yı Kâdılıân, Hülâsatü’l-Fetâvâ bunlardandır. Bâzıları ise bu üç türlü mes’eleleri ayrı ayrı yazmışlardır. Sadrü Şehîd’in talebesi Muhammed Radıyyüddîn Serahsî’nin Muhît adındaki eseri böyledir. Yine bu asırda Sadrü Şehîd’in hem talebesi, hem yeğeni olan Burhânüddin-i Sağîr Mahmûd Buhârî (?—1219) de Muhit adlı bir fıkıh kitabı yazmıştır. Bu iki Muhît’i birbi­rinden ayırt etmek için; birine Muhit-i Serahsî, diğerine Mulıît-i Burhâıû denir. Muhît-i Burhânî’nin muhtasarı Zahîre’dir. Ve çok mûteberdir.

Muteber fıkıh kitaplarından biri de Ebû Bekr Mes’ûd Kâsânî’nin (?—587/1191) Bedâyi’us-Sanâyi’ fi Tertîb’iş-Şerâyf adlı eseridir. Bu, ho­cası olan Alâiddîn Muhammed Semerkandî’nin (?—539/1144) Tuhfet’ül- Fukahâ’sının şerhidir. Halep’te iken Tuhfe’yi şerh edip hocasına sunmuş, onun takdirini kazanmış, hocası, kızı Fâtıma hanımı ona vermiştir. Bunun üzerine: Tuhfe’sini şerh etti, kızıyla evlendi, dediler. Patıma hanım da bilgin bir hatundur. Kocasıyla müşterek imzalı fetvaları vardır. Kâsânî’­nin eseri çok sistemli yazılmıştır. Şu beyitlerle öğünmekte haklıdır:

“Parlak fikirler ve yüce himmetlerle diğer âlimleri geçip yükseldim. Kapkara dalâlet karanlığı içinde olan geceler, benim hikmetlerimin ışık­larıyla aydınlandı. Câhiller o nûru söndürmek isterler. Fakat Allah buna râzı değil, O nûru tamamlamak istiyor.”

Asırlarca medreselerde ders kitabı olan Hidâye çok muteber tutul­muştur. Müellifi Türkistan ulemâsından. Bürhânüddîn Ali Mergînânî’dir (?—593/1197). Çok muteber bir kaynak olan Hidâye hakkında şöyle de­mişler:

“Kur’ân-ı Kerîm, önceki kitapları neshettiği gibi Hidâye de fıkha dâ­ir ondan evvel yazılan kitapları neshetti. Ondaki umûmî kâideleri iyi bel­le, onun yolunu tut, o zaman sözün sapıklıktan ve yalan olmaktan kur­tulmuş olur.”

Diğer biri de şunu söylemiş;

“Hidâye kitabı onu belleyenleri hidâyete götürür ve körlüğü açar. Ey akıl sâhibi, sen ona sarıl ve onu belle. Onu elde eden en uzak emellere, en büyük arzusuna kavuşmuş olur.”

Hidâye C. Hamilton tarafından 1871’de İngilizce basılmıştır. Birçok şerhleri vardır. En meşhûru Kemal İbn-i Hümâm’ın (?—861/1457) Feth’ul-Kadîr adlı şerhidir. Babası Sivas kadısı olan İbn-i Hümâm Mısır’da yaşadı. Hidâye’nin şerhlerinden biri de meşhur Sadru’ş-Şerîa’nın (?—747/- 1346) atası Tâcü’ş-Şerîa’nın Vikaye adlı eseridir. Osmanlı Türklerinin ilk devrinde yetişen âlimlerden Alâüddin Kara Hoca (?—800/1397) Vikâye’yi, gayet güzel şerh etmiştir. Orhan Gâzi zamânında İznik Medresesinde müderris olan bu zât, ilm ü irfâna hizmet etti. Vikâye’yi Aydınoğulları zamânında Devletoğlu Yûsuf da manzum olarak terceme etti.

Fâtih devrinin ünlü âlimlerinden Molla Hüsrev Mehmed Efendi (?—885/1480) fıkha hizmet edenlerdendir. Fâtih ona: Zamanın Ebû Hanîfe’si, derdi. Gurer şerhi olan Dürer’ül-Hukkâm’ı asırlarca medresenin ders kitabı oldu. Usûl-i Fıkha dâir Mirkât şerhi olan Mir’ât’ı da böyledir.

Mütûn-ı Erbaa:

Hanefiyye fıkhının sonraları muteber kaynağı sayılan özet hâlinde dört metin vardır ki, bunlara Mütûm-i erbaa derler: Kenz, Muhtar, Vikaye, Mecma’. Kenz’in müellifi Ebul-Berekât Abdullah Hâfızuddîn Nesefî (?—710/1310) dir. Ebû Hafs Ömer Nesefî’nin ise (?—537/1142) Ecnâs-ı Fıkh’ı ve Manzûme’si vardır. Kenz, adı üzerinde, fıkhın hazînesi sayılmış ve birçokları şerh etmişlerdir. Fahreddîn Osman Zeylâî (?—743/1342), Muînüddîn Molla Misk’in Herevî (?—811/1408), Bedreddîn Mahmûd Aynî (?—855/1451), Zeynelâbidîn İbn-i Nüceym (?—970/1562), kardeşi Ömer bunlardandırlar. Bu iki fakîh kardeş, Kahire’de yanyana medfundurlar.

Muhtâr’ın sahibi Ebu’l-Fadl Mecdüddîn Abdullah Mevsüî’dir (?—683/1284).

Vikâye’nin musannifi Sadru’ş-Şerîa’nm atası Tâcü’ş-Şerîa Mahmûd’tur.

Mecma’ın müellifi de Muzafferüddîn Ahmed İbn-i Sââtî’dir.

Ahmed Tahtâvî’nin (?—1231/1815) Şürunbülalî şerhi ile İbn-i Âbidîn’in Reddü’l-Muhtâr adlı şerhi son devrin en çok başvurulan eserleridir.

Sözümüzü şu beyitlerle bitirelim:

Fıkhı İbn-i Mes’ûd (?—32/652) ekti, Alkame (7—62/681) biçti, İbrahim Nahaî (7—95/713) harman yaptı, Ebû Hanîfe üğüttü, Ebû Yûsuf hamurunu kardı, imam Muhammed pişirdi, diğer insanlar da hazır yiyorlar.