Makale

İBRAHİM PAŞA VE RAZGRAT' TAKİ İBRAHİM PASA CAMİİ

İBRAHİM PAŞA VE RAZGRAT’ TAKİ İBRAHİM PASA CAMİİ

Niyazi Hüseyin
BAHTİYAR

Osmanlı adaletinin beşyüz küsur yıl hüküm sürdüğü Balkanlarda, Müslümanlar cami, köprü, medrese, şadırvan, han, kervansaray, sebil, saat kulesi gibi bir çok tarihî eserler meydana getirdi ve onlar vasıtasıyla, imparatorluğun bu kesimine de huzur götürdüler.
Fakat 93 Harbi’nden sonra Balkanların Osmanlılardan kopmasıyla başlayan, Bulgarların Türk-Müslüman düşmanlığı bilhassa totaliter rejim süresinde bu eserlerin sürekli olarak yıkımına gidildi ve onların pek azları bugün ayaktadır. Bulgaristan Türkünün mukaddes bildiği bu tarihî eserler hâlâ bugün bile insanların hizmetindedir.
Osmanlı mimarî usûlü ile kurulmuş olan bu İslâm eserlerinin tarihine dair sızan bilgiler kıt da olsa, bir zamanki gazete ve dergi sayfalarında kalmış ve yapılan zulüm ve baskılarla geçmişleri unutturulmaya çalışılmıştır. Gerçek olan şu : Bir zamanki Rumeli’de inşa edilen birçok cami, halâ insanlann ibadet hizmetinde olmakla beraber, adlan, kitabeleri ve geçmişleri bilinmemektedir.
Bulgaristan’ın Razgrat (Hezargrad) şehrindeki İbrahim Paşa
Camii’nin tarihî geçmişi de düşmanın unutturma çabalarına rağmen, bütün heybetiyle kasabanın merkezinde bugün alınmaz bir kale misali dimdik durmaktadır. Bu eserlerin tarihini yeni nesle anlatmak bizim Müslümanlık ve Türklük borcumuzdur.
İbrahim Paşa Camii’nin kuruluş tarihi, İbrahim Paşa’nın hayat hikayesiyle yakın bir ilişki içindedir. Ansiklopedilerde Makbul İbrahim Paşa, Pargalı İbrahim Paşa, Maktul İbrahim Paşa diye anılan bu zat, 1493 tarihinde İtalya’nın Parga şehrinde dünyaya geldi. Türk korsanları tarafından çocuk yaşta kaçırıldı ve Manisa’da dul ve zengin bir kadına satıldı. Burada sağlam bir eğitim gören İbrahim, Türkçe’den başka Arapça, Farsça ve Rumca’yı da öğrendi. Orada önce devlet memuru olan, daha sonra ise devletin başına geçen Kanunî Sultan Süleyman, keskin zekâsı ve hüneriyle dikkati çeken bu genci de beraberinde İstanbul’a getirdi ve himayesi altına aldı. Çeşitli memuriyetlerde bulunan İbrahim Paşa en sonunda sadrazam (başbakan) oldu. 1521 de Belgrat istilâsına, 1522’de Rodos seferine katıldı ve 1523’te sadrazam olarak Kanunînin kızkardeşi Hatice Sultan ile evlendirildi. Mısır’da başgösteren bir ayaklanmayı bastırdı (1524-1525), Mohaç seferine katıldı(1526). Bütün bu başarılarından sonra kendine Seraskerlik unvanı verildi ve Rumeli Beyliği’nin tüm geliri ona takdim edildi. 1529’da Viyana kuşatmasına, 1533’te İran seferine katıldı.
13 yıl sadrazamlık, 7 yıl başkomutanlık (seraskerlik) yaptıktan sonra Topkapı Sarayı’na çağınla-rak bir gece cellâtbaşı Kara Ali tarafından yağlı kementle boğularak öldürüldü.
İdam cezasının sebebi: Padişahla kendini eşit tutması, Sultanın yetkisine sahip olduğu inancı ve bazı aşın yolsuzluklarıdır. Bunlardan sadece birini görelim:
O günün sadrazamı olan İbrahim Paşa, Mohaç seferinden dönüşte beraberinde getirttiği heykelleri, Sultanahmet Meyda-nı’ndaki sarayının önüne diktirdi. Bunu gören şair Figanî (15051532) şu beyti söyledi:
Dü ibrahim öned be-deyr-i cihan
Yeki büt-şiker ü yeki büt
nişa’n.
Günümüz Türkçesiyle "Dünya evine iki İbrahim geldi / Birisi putları kırdı, birisi put dikti" manâsına gelen Farsça bu hicviyesi için, ünlü şair Figanî sadrazam ibrahim Paşa tarafından idam edildi...
Sadrazam İbrahim Paşa’nın ününü asırların omuzlarında günümüze kadar taşıyan başlıca kültür âbideleri : İstanbul’daki İbrahim Paşa Camii, Sultanahmet’te İbrahim Paşa Sarayı ve Bulgaristan’ın Razgrat şehrindeki İbrahim Paşa Camii’dir.
Razgrat’taki İbrahim Paşa Camii hakkında Evliya Çelebî Seyahatnamesinde şunları yazar:
"İbrahim Paşa Camii : Rumelinde bu kadar musanna cami yoktur. Kubbeleri tâk-i feleğe ser çekmiş olup, derunî dahi gayet musanna tasarruflar ile müzeyyendir, misli meğer İstanbul’da Rüs-tem Paşa Camii ola. Mevzun minaresi, haremi, şadırvanı, imareti, bir aded müderrisli Darul-Tedris vel-Kurrâ ve Mekteb-i Sıbyanı ve bir aded hamamı var ki, hep Maktul İbrahim Paşa’nın hayratıdır..."
Caminin kitabesinde şu ifadeler yer alır: Bu camii şerifi İbrahim Paşa inşa etti, fakat yarım kaldı, Mahmut Paşa tamamladı. Bu süslü yazıyı yazan yoksul kul da tarih olarak şöyle dedi:
"Câmiul Ebrar dârul-mukımin"den onu düşünce tarihi çıkar 1025 (1616 M.) Mustafa Kadı."
Caminin iç alanı çok geniş. Yüzü, yontulmuş beyaz taşlarla kaplı. Duvarları 1,63 m. kalın, hafifçe içeriye doğru eğik ve görünümünden daha yüksek bir manzara arzeder. Pervazları gayet zariftir.
Efsanevî sağlamlığı olan kubbesi çift kasnaklıdır: Yukarıdaki yirmi dörtgenden meydana gelmiş ve 075/147 m. hacmindedir ve 12 pencereden oluşur. Çevresi 48 m. ve kuşağı 16 m. olan kurşun kaplaması, çok güzel burçlarla süslü. Caminin bu kesiminin dört köşesinde külah ve burçla beraber birer petek bulunur.
Binanın üç kesiminde satranç tahtası konumu üçgen şeklinde 13’er penceresi var. Muazzam namaz mekânı, diametri 16 m. bir kubbeyle kaplı olup, cami 57 pencere ile aydınlanır. Kapısı, çok güzel bir kemeri oluşturan yöndedir ve perçinli bir kemer şeklini andırır.
Mihrabın kaplaması stalaktit-sel salkımlarla gayet güzel bir biçimde süslenmiş ve öylesine dizilmişlerdir ki, saymayınca insan gözü kestiremez sayısını. Musanna kubbesi, sanki havaya uçacakmış gibi duvarlar ve süsler üzerine oturur, sesi hayat verici bir biçimde yankılandırır ki, bize kadar ulaşan caminin en önemli üstünlüğü işte budur. Ondan önce yapılan camilerde bu mussanna özelliği yoktur.
Onun diğer özelliklerinden birisi de, sesi dış kubbelerde dalgalandıran tesisat mevcudiyetidir. Balkonda müezzinin okuduklarını, dışarda namaz kılanlar duyar ve oradaki müezzinler, namazgahta okunanları tekrar ederler. Caminin minaresi, mücevherat içinde bir inci olup XVI yy. Türk - Osmanlı mimarisinin en güzel bir örneğidir. Onun her taşı büyük bir sabır ve ustalıkla yontulmuştur.
Caminin iç duvarları lâle çiçeği ve hayret verici şekil ve hatlarla süslüdür. Aralan eşit olan 5 yerde, gerekli aydınlığı sağlayan küçük pencereler vardır. Üçüncü pencerenin dibinden minarenin temeli başlar. Minarenin bu kesimi zedelenmiştir.
Minarenin şerefesi altında çiçek ve Kabe’yi andıran motifler resmedilmiştir. Mahrutu (külah) kurşunla dökülmüş olup: Kova, büyük küp, bilezik, armut, boyun, küçük küp, hilâl kısımlarından ibarettir. Minarenin içinde dikkatle dizili basamaklar, demir perçin çivileriyle birbirine bağlanmış kanala kireç, yumurta akı ile yapılan bir karışım dökülmüş ve minareyi daha sağlam yapmıştır. Bunun sonucu olarak da yüzyıllar boyunca zelzelelerin hiçbirinden hasar görmemiştir. Sallanabilir, fakat yıkılmaz.
Bize ulaşan bilgilere göre, halihazırda cami trajik bir durumdadır. Bu nedenle 1993’te yeni "Makbul İbrahim Paşa Camii" vakfiyesi kurulmuş ve başında Mustafa Abdürrahim Molla Osman Efendinin bulunduğu 20 kişiden oluşan kurucu üyeler, camiye gereği öngörülen bütün işleri üstlenmişlerdir. Vakfiyenin temel sorunu, açılan hesaba toplanan paralarla, caminin onarım işini sağlamak ve onu her zaman ibadete açık bir durumda bulundurmaktır.
***