Makale

NİKÂH CİDDİ BİR AKİDDİR

Yaşar İŞCAN / Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

NİKÂH CİDDİ BİR AKİDDİR

Nikâh, aile yuvasının kurulmasını sağlayan önemli bir akid, yuvanın temel tasları olan, bir kadınla bir erkeği birbirine kenetleyen en samimi, en sağlam bir bağdır. Karşılıklı sevgi ve saygının kaynağı, Kur’anî ifadeyle “misâk-ı galiz”(1), sağlam bir teminattır.
Nikâh, daha önce birbirine yabancı olan iki şahsı, yine Kur’an ifadesiyle(2) elbise ile beden gibi uyumlu kılan, birbirinin aybını örten, birbirini olumsuz etkilere karsı koruyan, dostluğa ve samimiyete kavuşturan ciddi bir akiddir. Nikâh, Allah’ın emri ve peygamberimizin bize tavsiye ettiği önemli bir sünnetidir. Ve Hz. Adem’den beri meşruiyeti devam edegelen bir kurum, bir yönü ile muamele, bir yönü ile de ibadettir. Bu akidle, taraflar cennet kokularını yuvaya taşıyacak olan çocuk sahibi olacak, kadın ana, erkek de baba unvanına kavuşacaktır.
Nikâh, karı-koca arasındaki müşterek hayatın garantisidir. Nikâh,’hem hukuki hem sosyal, hem ahlakî ve medenî anlamda ağırlığı olan bir sözleşmedir. Nikâh, her iki tarfa bir takım haklar kazandırdığı gibi sorumluluklar da yükler. İslâm’ın aile hukukunda, erkek ailenin üst sorumlusu ve aile reisi kabul edilir. Ailenin, çalışıp kazanarak geçimini temin etmede, barındırmada ilk sorumlusu odur. Ayet-i kerimede “Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır. Ancak erkekler bir derece üstünlüğe sahiptir, Allah azizdir, hakîmdir.”(3) buyurularak aile yuvasındaki işbölümü ve müşterek sorumlulukla erkeğin aile reisliğinden ibaret olan bir derece üstünlüğünü açıklar.

NİKÂH BİR FANTAZİ DEĞİLDİR
Nikâh, sadece geçici duyguların ve şehevî arzuların tatmini için hafife alınacak bir fantazî, bir formalite ve zahiri kurtarmak için kullanılan bir maske değil, dinî, hukukî, ahlâki ve sosyal manada ağırlığı bulunan, ciddiyet ve devamlılık gerektiren bir akiddir. Bu akidle bir aile kurulur, karı-koca arasında birtakım haklar oluşur, birbirlerinden meşrû yoldan yararlanmaları caiz olur. Bu ciddiyet, Kur’an’ı Kerim’in, nikâh, talak, mehir, iddet gibi aile kurumunu ilgilendiren hususlardan bahsederken kullandığı ifade tarzından da çok açık bir şekilde anlaşılmaktadır: "... Bu söylenenler Allah’ın koyduğu (evlilik] sınırlarıdır. Sakın onları asmayın. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa işte onlar zalimlerdir.”(4) Sanırım nikâhın ve aile hukukunun ciddiyetini anlatacak bundan daha anlamlı bir ifade bulmak mümkün değildir.

NİKÂHIN ŞER’I TARİFİ VE RÜKÜNLERİ
Nikâh, evlenme ehliyetine sahip ve aralarında evlenmelerine dinî bir engel bulunmayan bir kadınla bir erkeğin şahitler huzurunda, evlenme hususundaki karşılıklı rızalarını beyan etmelerinden ibaret bir sözleşmedir.
Bu sözleşme ile taraflar arasında karı-kocalık ilişkileri meşru hale gelmiş, mehir, nafaka, miras neseb... gibi yükümlülükler ve haklar doğmuş olur.
Nikâhın rüknü tarafların icab ve kabulüdür. (5) icab, nikâh akdi esnasında ilk önce irade beyanında bulunan tarafın ifadesi, kabul de icaba bağlı olarak aynı mecliste diğer tarafın cevabı demektir. İcab- kabul neticesinde artık nikâh kesinleşmiş olur.
Nikâhta icab ve kabul, beldelerin örf ve adetlerine göre evlenme ve nikâhlanmayı ifade eden sözlerden ibarettir. Gelin güveğinin nikâh masasına oturması, gelinliğin giyilmesi, nikâh merasimi için toplanılmış olması gibi karineler karsısında nikâh akdi için kullanılan sözler, akdin gerçekleşmesi için yeterlidir. Zira böyle bir ortamda bu sözlerle nikah kasdedildiğinde Şüphe yoktur.
Bilindiği üzere, akidlerde itibar mebaniye değil meaniyedir. Yani akidlerde kelime kalıplarına değil bu kelimelerle kasdedi- len manalara bakılır.
Nikâhın şartlarından birisi de- nikâh akdinin şahitler huzurunda yapılmasıdır. Bu, nikâhın mesruiyyet kazanmasının asgari şartıdır. Nikâhla zinayı birbirinden ayıran unsur aleniyettir. Aleniyetin asgarisi de nikâhın iki sahid huzurunda olmasıdır. Sahidler hür, akıl, baliğ ve müslüman kişiler olmalıdır. Allah ve Resûlünü sahid tutarak kıyılan nikâh caiz olmaz. Hatta Resû- lüllah’ın ölmediği, her zaman gaybı bildiğine inanılarak yapıldığı takdirde bunun küfür olacağı da ifade edilmiştir. (6)

NİKÂH GİZLİLİĞİ KABUL ETMEZ
İmam Malik’in nikâhın ilanını sart kosması, nikâhta aleniyyetin önemini gösterir. (7)Düğün davetinin önemine dair hadisler de nikâhda aleniyyetin esas olduğunu göstermektedir. İslâmî kaynaklara göre düğün
ziyafeti müekked bir sünnetttir. Resûlüllah [s.a.s.) bizzat düğün yemeği (vefîmet-ûl urs) vermis, verilmesini de emretmişlerdir : “Bir koyunla da olsa düğün ziyafeti yap” (8)buyurmuşlardır. Bu emir sebebiyledir ki İslâm alimleri düğün davetinin vacip olduğunu, davette dinî bir sakınca sözkonusu olmadığı takdirde bu davete katılmanın gerekli olduğunu söylemişlerdir. Hatta Ebu Hüreyre (r.a.) : “Bu davete icabet etmeyen Allah’a ve Resulüne isyan etmiş olur.” (9) demiştir.
Hadis kaynaklarında, nikâhın açıktan olmasının gerektiğine dair bölümler açılmıştır. (10) Helal olan nikâhı haramdan, yani zinadan ayıran, düğünde def çalmaktır, ifadeleri yer almıştır.
İmam Ata’dan bir rivayete göre, Resûlüllah (s.a.s.)’in yanından bir düğün alayı geçiyordu. “Keşke bununla birlikte bir de oyun eğlencesi olsaydı.” (11) buyurmuşlardır.
Hz. Ömer bir çalgı sesi duydu mu hoşlanmaz sebebini sorardı. Düğün veya sünnet düğünü olduğu söylenince bir şey demezdi, susardı. (12)
Hz. Ömer zamanında bir hanımın mahalle komşularından biri, yabancı bir erkeğin bu eve girip çıktığını görünce adama kızıp zina isnadında bulunmuş. Adam Hz. Ömer’e şikayet etmiş, evine girip çıktığı kadınla evli olduğunu, isnadda bulunanın cezalandırılmasını istemişti. (13) Davalı ise kadının komsusu olduğu halde bu evlilikten haberi olmadığını savunmuştu. Davacı, evliliğin az bir miktar mehirle olduğu için kimseye duyurulmadığını söylemişti. Hz. Ömer nikâhın şahitlerini sorunca adam, “şahitler, hanımın ailesinden bir kaç kisi idi.” deyince Hz. Ömer davalıyı haklı bulmuş cezalandırmamış ve: “$u nikâh olayını ilan edin de namusunuzu, iffetinizi ithamdan koruyun.” demişti.’(14)

NİKÂHDA DEVAMLILIK ESASTIR
Görüldüğü üzere gerek şahitlik, gerek düğün ziyafeti ve düğünün usûlüne göre açıkça ilan edilmesi bütün bunlar nikâhta aleniyetin lüzumunu ortaya koyan prensiplerdir. Ayrıca nikâhda asıl olan eşler arasındaki bu önemli sözleşmenin devamlı olmasıdır. Resûlüllah (s.a.s.) hadislerinde: “Evlenin, boşanmayın. Allah Teâla zevki gereği sık sık nikahlanıp boşanan erkek ve kadınları sevmez.” (15) buyururlar. Yine Resûlüllah (s.a.s.) buyururlar ki: “Allah bir kimseye saliha bir es nasibetmis ise dini yükümlülüğünün yarısını yerine getirmesinde ona yardım etmiştir. Dinî yükümlülüğünün diğer yarısını da varsın kendisi yerine getirmek için çalışıp Allah’tan korksun.” (16) Aile yuvasında zuhuru muhtemel hoşnutsuzluklara da çözüm usûlü getiren yüce Mevla, eslerin birbirinin derdine katlanmalarını, aile düzenini bozmamalarını tavsiye buyurmuştur: "... Eslerinizle iyi geçinin. Onlardan hoşlanmazsanız (yine de sabredin). Siz bir şeyden hoşlanmazsınız ama, Allah sizin hoşlanmadığınız o şeyde birçok hayır yaratmış olabilir.” Resûlüllah (s.a.s.) bir hadislerinde şöyle buyururlar: “Bir mümin hanımına karsı o kadar kırıcı olmasın. Hoşlanmadığı huyları varsa ona mukabil memnun olabileceği huyları da vardır.”(18)(tahammül etsin)

NİKÂHDA DENKLİK
Dini, milliyeti, sanatı, sosyal ve kültürel durumları değişik insanların müşterek yuva kurup, ömür boyu huzurla yaşamaları her zaman mümkün olamıyacağı için, İslâm hukukunda karı-koca namzetleri arasında kefaet (denklik) de sözkonusu edilmiştir. Hatta kadın, velisinin izni olmadan kendine denk olmayan birisi ile evlenirse kadının velileri bu evliliğe itiraz edebilir ve ayrılma davası açabilirler. (19) Hz. Ömer (r.a.) : “Dengi olmayanla evlenen kadınların evliliklerine mutlaka engel olurum.” (20) diyerek nikâhtaki denkliğin, devletin müdahalesini gerektirecek derecede önemli bir konu olduğunu vurgulamıştır- Bir hadisi şerifte: “Hanımları velileri evlendirsin. Ama sakın dengi olmayanlarla evlendirmesinler.” buyurulmuştur. İslâm fakihlerinin bir kısmına göre, nikâhda velayet şarttır. Bir hanımın, velisinin izni olmadan kıyılan nikâhı geçerli olmaz, imam Malik, imam Safi bu görüştedirler. Hz. Aise’den: Rasûlüllah (s.a.s) : “Hangi kadın velisinin izni olmadan nikahlanırsa onun nikahı batıldır, batıldır, batıldır.” buyurmuşlardır. Bir rivayete göre de, “Velisiz nikah olmaz” buyurmuştur. (22)
Kadınlar genellikle duygusal olduklarından hayat arkadaşlarını seçmede yanlışlık yapabilirler veya aldanabilirler. Bu takdirde hem kendileri hem de aileleri perişan olabilir. Dolayısıyla hanımların yapacağı yanlışlıklar sadece kendilerini müşkül duruma düşürmekle kalmaz. Sonuçta doğacak olan sıkıntı ve üzüntü bütün aile ve akraba için sözkonusu olur.
İmam Ebu Hanife’ye göre hür, âkil, baliğ bir hanım kendi rızası ile hukuken başka biriyle evlenebilir, imam Muhammed’e ve bir rivayette imam Ebu Yusuf’a göre ise nikâhın geçerli olması için velinin izni sartır.(23) Bir hanım velisinden izinsiz dengi olmayan birisi ile evlendiği takdirde velisinin itiraz etme yetkisi vardır. Hatta “Dengi olmayan kisi ile evlenen bir hanımın nikahı caiz olmaz.” görüsü ve rivayeti vardır. (24)

MUT’A NİKÂHI
Nikâhın gayesi toplumun temelini teşkil eden huzurlu bir aile yuvası kurmak, geleceğin teminatı olan temiz bir nesil yetiştirmek, böylece hem dünyanın, hem de ahiretin saadetini elde etmektir. Bunun tek yolu da nikâhtır. Çünkü nikâhta meşruiyet, samimiyet ve devamlılık vardır. Devamlılık arzetmeyen, temiz bir neslin devamını hedeflemeyen sadece geçici zevklerin tatmini için yapılan geçici ve göstermelik nikâh ve mut’a her halükârda batıldır.(25) Mut’a: Bir miktar para veya mal karşılığında, şu kadar süre bir kadınla bir erkeğin birbirinden yararlanma anlamına gelen kiralık ilişki demektir. İslâm’dan önce uygulanan ilişki usullerinden birisidir. Cahiliye
Arapları arasında uygulanırdı. İslâm’ın ilk dönemlerinde bazı savaşlarda müsaade olunmuş ise de Hayber Gazası’nda ve Mekke-i Mükerreme’nin fethinde mut’a yasaklanmıştır.(26) Tirmizi’de ibni Abbas (r.a.)’dan rivayet edilen bir hadisde deniliyor ki: “İslâm’ın ilk dönemlerinde mut’a vardı: Birisi tanımadığı bir beldeye ayak bastımı bir kadınla anlaşır, ona bir şey verir ve onun yanında kalırdı. Bu kadın adamın eşyasını bekler ona yardımcı olurdu. Ne zaman ki: “Onlar ki esleri ve cariyeleri dışında mahrem yerlerini herkesten koruyorlar. Doğrusu bunlar yerilmezler. Bu sınırı asmak isteyen olursa iste bunlar haddini asanlardır.”(27) mealindeki ayeti kerime inince, İbn-i Abbas ayette belirtilen meşru evlilik ve o devirdeki esir cariyeleri kasdederek: “Bu ikisi dışındaki evliliklerin hepsi artık haramdır.” demişti.(28) Bir rivayete göre ibn-i Abbas bu husustaki belli (mut’anın caiz olduğu) görüsünden rucu’ etmişti.
Gerçekten ayet-i kerimeye bakılırsa mut’a ilişkisi bir evlilik ilişkisi değildir. Zira nikâhla kurulan evlilik ilişkisinin getirdiği karı-koca sorumluluğu, veraset, talak, iddet gibi dini ve hukuki yükümlülükler, mut’a ile kurulan ilişkide sözkonusu olmadığından ayette belirtildiği üzere mut’a, nikâhla kurulan meşru ilişki sınırını aşmak demektir.(29)
Yukarıda da belirtildiği üzere mut’a, bir kimsenin bir kadına bir mikdar mal vererek “Senden bir müddet faydalanmak istiyorum.” demesi, kadının da bunu kabullenmesi sonucu meydana gelen bir cinsel ilişki demektir. Müddetin söylenmesi ve sözleşmenin şahidler huzurunda yapılması sözkonusu değildir. Mut’ada, nikâhda kasdedilen aile kurumu, evlad yetiştirme, karı-koca samimiyeti gibi kudsi değerler yoktur. Sözü edilen müddet -bir gün, birkaç gün, bir saat, bir kaç saat da olabilir- sona erdi mi erkek elini kolunu sallayarak kadını terk eder gider. Mut’ada kadın haftalık, günlük, saatlik eşya gibi alınır-satılır, elden ele dolaşır durur. Arkasından doğacak çocuklar, tesadüflerin, yanlış ilişkilerin kurbanı olmanın aybını ve acısını yüklenir, bir taraftan baba diyeceği birisini ömür boyu arayadursun, bir taraftan da bir insanın küçük dünyası cenneti, tahassungâhı; sığınağı, ilk terbiye ve eğitim yeri olan aile yuvasından, baba ocağı, ana kucağından mahrumiyetine mahkum bırakılmanın hesabını soracağı ve yakasına yapışacağı, bu nevi gayri meşru ilişkilere müsade edenleri, o nefret dolu bakışlarıyla arar durur. Heyhat! Onları ancak mahkeme-i kübrada, “Bilgisizce, beyinsizlikleri yüzünden çocuklarını ölümün kucağına atmanın” (30) hüsranıyla kıvrandıkları zaman bulacak ve yasasın cehennem diyecek.

GEÇİCİ NİKÂH
Muvakkat nikâhın da sonuç itibariyle mut’adan farkı yoktur. Müddet az olsun, çok olsun geçicilik her ikisinde de sözkonusudur. Halbuki nikâhda devamlılık esastır. Muvakkat nikâh, bir erkeğin bir kadınla şahitler huzurunda belli bir müddete kadar beraber olmak üzere nikâhlanması demektir. Mesela, erkek kadına: “Seninle su kadar meblağ mukabilinde bir ay müddetle evlenmeyi kabul ettim.” veya “Sen şu kadar mihirle bir müddet için nikahladım.” demesi üzerine kadın da bunu kabul etse bu, nikâh sayılmaz. Bu da bir mut’a olur. Birinde müddetin kısa, birinde uzun olması farketmez. Şahitler huzurunda bu geçici akde nikâh denilmesi de neticeyi değiştirmez. Nikâha müddet biçilmesi, onun bir mut’a, yani geçici faydalanma manasına geldiğinin delilidir. Akidlerde itibar lafızlara değil, kasdedilen manalaradır. (31) Netice bellidir: Müddetin bitmesiyle nikâh sona erecektir. Böyle bir akid, ta basından geçersizdir.
Tirmizi, mut’a nikâhı hakkında açtığı babda özetle söyle diyor:
Hz. Ali (r.a.) Resûlüllah’ın mut’ayı yasakladığını söylemiştir. Resûlüllah’ın Ashabından ilim ehli olanlarla, diğer ilim erbabına göre bu yasak üzerine amel edilir. Sadece ibn-i Ab- bas’dan mut’a hakkında ruhsat olduğuna dair birsey ifade edilmişse de bu zat kendisine, Re- sûlüllah’ın mut’ayı yasakladığından haber verilince görüsünden rucu’ etmiştir.
İlim sahiplerinin ekserisi [Şia’dan bazıları hariç] mut’anın haram kılındığı üzerinde ittifak etmişlerdir.(32)
Hatta Hz. Ali [r.a.J’a birisinin (Ibn-i Abbas’ın) mut’ada bir beis görmediği haberi ulaşınca, Ibn-i Abbas’a çatmış ve demişti ki: “Yahu sen cidden şaşırmışsın. Resûlüllah (s.a.s) Hayber günü mut’ayı da, ehil merkeplerin etinin yenmesini de yasakladı.”(33)
Mut’anın ve geçici nikâhın İslâm hukuku ve onun ana kaynakları karşısında geçersiz olmasına rağmen saf ve temiz gençlerimizin tahsil dönemlerinde arkadaşlık kurdukları erkeklerle dinî nikâh (!] yaptırarak serbest dolaşmalarını günahsız hale getirme gayretleri, başka bir art niyet taşımıyorsa dinimizce de çok yanlıştır. Bu nikâh, bir müddete kadar geçerli olması şartına bağlanmışsa nikâh sayılmaz. Böyle bir nikâha dayanarak tarafların karı-koca hayatı yaşamaları haramdır.
Kızın velisinin izni olmadan evlenmesi imam Azam’a göre hukuken geçerli ise de bu, onun bütünüyle dini hükümlere uygunluğunu göstermez. Dinimizde ana-baba hakkı, Allah [c.c.] hakkından sonra gelir. Onların kırılıp üzülmelerine yol açan davranışlardan sakınmak gerekir. Bir evladın ana-babasının haberi olmadan, onlardan izinsiz evlenmesi onları üzer. Ana-babanın dualarını alarak kurulan yuva uğurlu ve huzurlu olur. Yaşantısının huzurlu ve zevkli olmasını isteyen evlad ana-babasının duasını, ilminin bereketli ve yararlı olmasını isteyen talebede hocasının duasını almaya mecburdur.
Anlaşılıyor ki nikâh gelişigüzel bir formaliteden ibaret ve alalede bir akid değildir. Nikâh, Allah’ın emridir. Nur sûresinde Söyle buyuruluyor: “İçinizdeki bekarları, köle ve cariyeler- den iyi olanları evlendirin. Eğer yoksul iseler Allah lût- fuyle onları zengin eder. Hem Allah’ın lûtfu boldur. Her seyi bilendir.”(34)
Nikâh Hz. Adem’den başlayıp, peygamberimize kadar gelen bütün peygamberlerin şeriatında bulunan, en son İslâm şeriatında da en medeni, en hukuki şekilde varlığını koruyan ve kıyamete kadar devam edecek olan önemli bir sünnettir.
Hadis-i şerifte söyle buyrulur: “Nikâh benim sünnetimdir. Ey Ümmetim, evlenin. Ben öteki ümmetlere karşı sizin çoğunluğunuzla övünürüm. Gücü olan nikâhlansın. İmkân bulamıyan da oruçla korunsun. Çünkü oruç, onun için bir kalkandır.”(35)
Müstakbel esini seçmede ümmetine bazı ölçüler de sunan efendimiz (s.a.s.] söyle buyururlar: "Kadın dört özelliğinden ötürü nikahlanır: Malı, soyu- sopu, güzelliği ve dini için. Sen bunlardan dindar olanını araştır, bul ki, mes’ud olasın (yoksa ümidin bosa çıkar).”’(36)
Bilhassa gençliğin ateşli ve tecrübesiz dönemlerinde, insan fıtratındaki cinsi temayüle kapılarak tesadüfî hayat arkadaşı seçmelerine, bir de gençlerin birbirlerini beğendirmedeki başvurdukları cilve ve kurnazlıklar eklenirse, geleceğin huzurlu yuvasını kurma hususunda gençler birçok hatalar yapabilirler. Bu konuda gözükara karar vermek, dönüsü olmayan felaketlere sebeb olur. Nitekim bugün tahsil dönemindeki gençler arasında “sözlü” adı altında birçok genç bir araya geliyor, yasıyor, eğleniyor, zevkini tamamlayınca veya tasarladığı beklentisi gerçekleşince sözlüsünü yüzüstü bırakıyor. Bundan en çok zarar gören de kız oluyor.
O halde ülkemizde hem dinimize, hem hukuk sistemimize, hem de toplum yapımıza, aile adabı ve milli haysiyetimize yakışır bir evlilik yapabilmek için su hususlara dikkat etmek gerekir:
a) Geçici zevk ve tutkulara kapılmadan müstakbel hayat ar- kadışını, İslâmî ölçüler dahilinde seçmeli.
b) Önemli bir engel yoksa, bu hususta ailesinin de iznini ve onayını almalı.
c) Tecrübeler değerlendirilmeli.
d) Müstakbel esini önceden görüp beğenmeli. Hatta konuşup anlaşmalı.
e) Nikâha dini ve hukukî kimlik kazandırmak için tescilini yapmalı.
Resmen tescili yapılmayan nikâh, bugün kendisinden beklenilen hukuki sonucu vermediğinden kadın ve erkeğin tüm hakları zayi olmakta, kendileri karı-koca sayılmadğı gibi,
çocukları da nesebi sahih sayılmamaktadır. Kadına barınma, tedavi ve mehir gibi haklar tanınmamakta, kocası öldüğü takdirde kendisi kocasına, çocukları babalarına mirasçı olması mümkün olmamaktadır. Böylece bir takım insan hakları çiğnenmekte, dini bakımdan da büyük bir vebal altına girilmektedir.
Yukarıda da izah edildiği gibi nikâh akdi bir yönüyle devleti de ilgilendirmektedir. Devlet, kimin kiminle evlendiğini bilme ve yetişen gençlerin askerlik, tahsil ve vatandaşlık görevlerine çağırılmalarında ve bütün vatandaşlık haklarından yararlanmalarında resmen nüfus siciline kayıtlı olmalarını isteme hakkına sahiptir.
Devletin bu düzenlenemesi dine aykırı değildir. Nikah hususunda dinin özüne, yani Kur’an ve Sünnet’e aykırı olmayan düzenlemeler de yapabilir. Niketim tarih boyunca bu yapılagelmiştir. Mesela: Osmanlıların son döneminde 1917 tarihli bir aile hukuku kararnamesi düzenlenmiştir. Bu kararnamenin 33. maddesinde nikâh akdinden önce keyfiyetin ilan edilmesi, 37. maddesinde ise nikahın, taraflardan birinin ikametgahının bulunduğu yerdeki hakimin veya yetkili kıldığı kişinin huzurunda kıyılarak akid- name düzenlenmesi ve tescili şart kılınmıştı. Ayrıca erkeğin evlenme yası 18, kızın 17 olarak kabul edilmiştir.
Bugün resmi nikâh akidlerin de dinin istediği icab-kabul vardır. Sahidler huzurunda yapılmakla nikahda istenilen aleniyet de mevcuttur. Hanım ve erkeğin nikâh akdini imzalarıyla teyid ve tekid etmeleriyle artık geri dönüsü mümkün olmamak üzere nikâh resmiyet kazanmış, akde bağlı haklar gerçekleşmiş olmaktadır. Artık ayrıca bir dini nikah kıyılmasına ihtiyaç kalmamakla beraber, bir dingörevlisinin, çiftlerin mutlulukları için dua yapması, kendilerine nikâhın kudsiyetini ve bundan sonraki görevleri hakkında dini nasihatta bulunması da yerinde bir davranıştır.

(1) Nisa, 4/21.
(2) Hanımlarınız sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz (Bakara, 2/187],
(3) Bakara, 2/228.
(4) Bakara, 2/229 bkz. Talak 65/1.
(5) Tuhfetül Fukaha; 2/118 Dar-ül Kütüb-ül ilmiyye,1993-1414.
(6) Damad, 1/320.
(7) Tuhfetül-Fukaha, 2/131, Fethulkadir ve Kenarı inaye c.2, s.351 Mısır 1315, Mecmeül-enhûr c. 1s.221.
(8) Buhari c.B, s.118, Siracü’l miinir c.2 s. 79 Mısır 1324.
(9) Nihayettıl Muhtaç c.6 s. 371.
(10) Sünen en Nesaî c.6 s. 127.
(11) El-Kitâbul Musannef li Ibrvi Seybe c.3, s. 495.
(12) a.e. c.3, s. 495.
(13) Namuslu bir insana zina isnad etmenin cezası seksen değnektir. Ayrıca böyleleri mahkemelerde sahidlik de yapamazlar. Bkz. Nur Sûresi, ayet, 4-5.
(14) El Kitâbül Musannef c.3, s. 495.
(15) En Nihaye li Ibn’il Esir, 2, s. 172, Sirac’ül Münir, c.2, s. 150.
(16) Feyz’ül Kadir, c.6, s. 137, Sirac’ül Münir, c.3, s, 331.
(17) Nisa Sûresi 4/19.
(18) Riyazü-s- Salihin, c.1, s.318, H. No: 273. Müslim C.2. S. 1091.
(19) Feth’ül Kadir li In-il Hümam c.2, s.419.
(20) Mebsut c. 4, s. 196, Fethul Kadir c.2, s.417.
(21) Sünen-i Ebu Davud c.2, s. 568 H. No: 2083.
(22) a.e. c.2, s.568, H. No: 2085.
(23) Dürer c.1, s. 335, Feth’ül Kadir c.2. s. 391.
(24) Oamad c. 1, s. 332, Dürer, c.1, s.335.
(25) el-ihtiyar c .3, s.89, Hidaye ve Şerhi, Feth’ül Kadir, c.2, s. 384, 385.
(26) Buhari, c. 6, s. 129, Tuhfet’ul Ahvezi c.4, s.225, H. No: 1130 Umdet’ûl Ahksn li ibn-i Dakik c. 4, s. 36.
(27) Bkz. Mü’minûn Sûresi; 23/6-7.
(28) Tuhfet’ül Ahvezi c.4, s. 226 Hadis No: 1131 a. bkz. Feth’ül Kadir ve Kenarı İnaye c.2. s. 385.
(29) Bkz. El İhtiyar c.3, s.89.
(30) El Enam: 6/140.
(31) Fethu’l Kadir: c.2, s.385. Mecelle: Mad.3.
(32) Tuhfetü’l-Ahvezî: c.4, s.225 Hadis No: 1130.
(33) Süneni Nesaî: c.4, s. 126, Müslim c.2, s. 1027 Babu Nikah’il Mut’a.
(34) Nur Sûresi: 24/32.
(35) Kesf’ul Hafa: c.2, s.324.
(36) et-Terğıb: c.4, s.45. Tecrid Tere. H.No: 1793.