Makale

Türkistan Cumhuriyetlerinde İslam ve Müslüman İmajı

Türkistan Cumhuriyetleri’nde İslam Ve Müslüman İmajı

Prof. Dr. Orhan KAVUNCU

TAKDİM
Bu yazıda, Türkistan Cumhuriyetlerinden, yani Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan’dan son ikisi dışındakilerde Islâm ve müslüman görüntüsü üzerinde durulacaktır. Ancak söylenenleri diğer ikisine de teşmil etmek mümkündür. Yazarın, Kazakistan’ın eski adı Yese, şimdiki adı Türkistan şehrindeki Hoca Ahmet Yesevi Türk-Kazak Üniversitesinde Rektör Yardımcısı olarak çalıştığı süre zarfındaki gözlemlerine dayanan tesbitleri, sonra da Türkiye olarak yapılabileceklere ait görüşleri bu yazıda verilecektir.
Yazıya esas olacak bir tesbit, İslâmî yaşayış ve müslüman anlayışı bakımından, cami cemaatı ile diğerleri arasındaki kesin ayrılıktır. Yetmiş yılı aşan komünist baskı ve ondan önce de ortalama olarak elli yılı aşan Çarlık baskısı, camilere devam edenlerin sayısında önemli bir azalmaya yol açmış, ancak bu cemaatin kanaat, inanç ve tutumlarında ciddi bir değişme olmamıştır. Böylece de, komünist rejimin dinsizlik temeline dayanan eğitim anlayışı, müslüman toplulukları ikiye ayırmıştır. Bununla beraber bu ayırımın Kazakistan ve Kırgızistan’a nazaran diğer Türkistan Cumhuriyetlerinde daha gevşek, ara kesimleri daha çok olan bir ayırım olduğu söylenebilir.
Tabii bu bağlamda, Türkiye’nin durumunun gerçekten takdire şayan olduğunu da ifade etmek gerekir. Mevlidi Nebevi’yi 1989’dan beri, toplumun her kademesinde, birçok resmî ve özel kuruluşta Kutlu Doğum Haftaları ile kutlamaya çalışan Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı, bizde olduğu zaten söylenemeyecek dindar ve dine az ilgi duyan ikileşmesinin ortaya çıkmasına yol açabilecek zihniyetlere karşı da çok ciddi bir mücadele vermiş olmaktadır.
DİNE AZ BAĞLI OLAN KESİMDE DURUM
Bu kesimin insanları ’müslümanım’ demekte, Allah’a inanmaktadırlar. Ne var ki, mensubu olduktan Islâm dinini bilmemekte ve en küçük rüknünü bile yaşamamaktadırlar. Eûzü besmeleyi, kelimeyi tevhid ve kelimeyi şahadeti bilen insanların sayısı bu kesimde yok denecek kadar azdır. Sadece, selâmlaşma, misafirlik, yemek daveti gibi hallerde, ellerini kaldırıp yapılan duaya İslâmî usulde amin demektedirler. İçkinin haram olduğunu bilenler varsa da, bunlar da "Allah şarabı içmeyin elemiş, rakı içmeyin dememiş’ diye misafirlerini içmeye zorlamaktadırlar. Boy abdestini, hangi durumlarda ve nasıl alınacağını bilenin sayısı da yok denecek kadar azdır. Kendisine hediye olarak verilen Kur’an-ı Kerim’e karşılık, ’evindeki en kıymetli eşya olarak" bir şişe konyak veren, Türkiye’den giden Ramiz Ongun ve arkadaşlarının Ramazan ayında oruç tuttuklarını görüp onlara imrenerek kendisi de o gün saat 4’e (ikindi vaktine) kadar oruç tutan AzerbaycanlI genç gibi örneklere, Türkistan Cumhuriyetlerinde de nadir sayılmayacak kadar çokça rastlanabilir.
İnsan inançsız olamaz. Bu yüzden de bu kesimde de, İslâmî bilgisizlikten kaynaklanan yanlış itikadlar, hurafeler yaygındır. Tabiat üstü gücü olduğu düşünülen ’ekstrasensler’ arasından birtakım insanlar çıkıp, ’bizi falanca evliyanın ervahı yönlendiriyor, -haşa-ben Allah ile konuşuyorum’ diyerek ve hipnotizma v.b. yollar ile insanları uyutarak, hareketlerini emri altına alarak -güya- tedavi etmekte, entellektüeller dahi bunlara inanmaktadırlar. Uzaydan gelen yaratıklarla irtibat, kendi ruhunu ölen birinin ruhu olarak kabul etme, yani öldükten sonra başka birinin bünyesinde tekrar dünyaya gelme, yani reen- karnasyon gibi bizde de örneklerine rastlanan iddialara inanma bu ladini kesimde bizdekinden çok daha yaygın bir şekilde görülmektedir.
Bu kesimde İslâmî bilgisizlikten kaynaklanan bir başka tehlike, Hristiyanlar- dan gelen bazı aleyhte propagandaların etkili olabilmesidir. ‘Kur’an-ı Kerimde Allah, cihad ve müslüman olmayanlarla savaş emrini o kadar çok tekrarlamış ki, Kur an daki ayetlerin çoğu bu şekildedir. Dünyadaki savaşların ve huzursuzluğun başlıca sebebi budur’ şeklinde kanaatlere sahip olan insanlara yer yer rastlanabilmektedir. Gerçi, Bosna-Hersek ve Çeçenistan’da cereyan eden gerçekleri gören ve müslümanların bugünkü dünyada mazlum olduğunu kabul eden insanlar, büyük bir çoğunluk teşkil etmektedirler. Ermenistan’ın Azerbaycan’a karşı saldırgan tutumu karşısında aynı duyarlılığı gösteren insanların sayısı ise o kadar çok değildir.
Hristiyanlık propagandası, özellikle Kazakistan ve Kırgızistan’da oldukça etkilidir. Türkiye’nin ve diğer müslüman ülkelerin bunu potansiyel bir tehlike olarak görmesi gerekir. "Şenim" yani inanç isimli bir vakıf aracılığı ile, ortodoks-katolik-protestan işbirliğinde geniş faaliyetler yapılmaktadır. Bu vakıftan bağımsız olarak, muhtemelen Yehova Şahitlerinin, "Kitab-ı Mukaddes" firmasına İstanbul’da Kazakça olarak bastırdığı "İncil, Tevrat ve Zebur’dan Seçmeler’ isimli kitap, parasız dağıtılmakta, açıkgözler tarafından Yesevi Baba ve Arslan Baba türbelerinin etrafında dahi satılmaktadır. Bu, sadece açıkgözlükten değil, aynı zamanda bilmemekten, bu kitabı da İslâmî bir kitap zannetmekten kaynaklanmaktadır. Batı medeniyetinin nimetlerinden yararlanmak isteyen soydaşlarımız, çocukları İngilizce eğitim görsün düşüncesiyle, Amerika, Kanada ve İngiltere’den muhtemelen "Şenim" vakfı aracılığı ile gelen ve okul açma teklifleri getiren firmalara ilgi göstermektedirler.
Bu kabil tehlikelere ve anlatılmaya çalışılan yanlışlıklara karşılık vaziyet o kadar da kötü değildir. Nitekim bu ladini kesim, özellikle Güney Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan’da Hoca Ahmet Yesevî Hazretlerini hiç olmazsa ismen bilmekte, ona duyulan saygı dolayısı ile de, İslâmî bilgi ve inançları öğrenmeye karşı ilgisizlikten kurtulabilmektedirler. Komünist rejimle tamamen yok olmaya terkedilmiş başka ermişlerin türbeleri de orada burada onarılıp ziyarete açıldıkça, en azından şehir halkında bu mübareklere karşı bir ilgi uyanmakta, dolayısı ile zaten şeklen bağlı oldukları dine karşı da bu ilgi yayılmaktadır.
Dil, edebiyat ve şarkiyat çalışanların, ermiş kişilerin hayatlarına ve eserlerine sırf edebiyat tarihi bakımından kıymet izafe ederek yaptıkları çalışmalar, bugün artık, İslâmî merak bakımından da kıymet kazanmış, çalışmalar da bu meraka yönelik olarak yeniden yapılanmaya başlamıştır. Yesevînin Hikmetleri yanında, diğer eserleri, bu meyanda, Fakirnamesi, Münâcaatı ve Nesebnâ- mesi basılmış, entellektüel merakın ilgisine sunulmuştur. Her geçen gün genişleyen bir kitle, "iki-üç nesildir ilgisiz kaldığımız yüce dinimizi, yeni nesillere öğretmek gerekiyor’ düşüncesiyle Islâmiyete yönelmeye başlamıştır.
DİNDAR OLAN KESİMDE DURUM
Dindar olan kesim, mescitlerdeki imamlar, yardımcıları ve müezzinler, onların bağlı oldukları müftülük teşkilâtı, bu teşkilâtlara bağlı medreselerdeki öğretmen ve öğrencilerle mescitlere devam eden cemaat olarak tarif edilebilir. Mescitlere devam eden cemaatın sayısında, Sovyetlerin dağılıp yeni yapılanmaya gidilmesinden sonra belirgin bir artış olmuştur. Ancak, din görevlileri ve cemaatın eski mensuplarının yeni kimselere davranışları adeta onları camilerden soğutmak içindir.
Bu davranış biçimi, aslında, yüzyıllardır kendini yenileyememiş, gelişme kay- dedememiş, eski ve köhnemi? bir yapıdan kaynaklanmaktadır. Bu yapıda yetişenler, İslâmî bilgiyi sırf bazı şekil meselelerine indirgemiş, müslümanlık bu şekilden ibaretmiş gibi algılanmış ve takdim edilmiştir. Sovyetler zamanında da bu yapı bir şekilde devam etmiştir. Yapıyı iyi anlamak için bazı örnekler:
-Eli yıkadıktan sonra ıslakken silkelemek haram telâkki edilmektedir.
-Diğer bir yaygın telâkki, namaz kılarken baş açık olmamaktır. Takkesini evde unuttuğu için Cuma namazına katılmaktan vazgeçen insanlara rastlanmaktadır.
-Topluca öğle yemeğindeyken, hem de takdir ettiğim, İslâmî bilgisine güvendiğim bir din görevlisi, çatal istememi yadırgadı ve "Peygamber sünnetinde çatal yoktu. Bunlar bid attir" dedi. Ben de ‘Buraya kadar otomobille geldik. Peygamberimiz zamanında böyle taşıtlar yoktu.
O zaman bunlara da binmemek lâzım mı diyorsunuz?" diye sordum. "Evet" dedi, "bunlara da aslında binmemek lâzım". Tartışmamız uzunca sürdü. Müslümanların geri kalmasına sebep olan şeylerden birinin, batıdaki teknolojik ilerlemeyi yakalayamamak olduğunu, Allah rızasına nail olmak için bunlarla da ilgilenmemiz gerektiğini söylediğim zaman, insanı Allah’tan uzaklaştıran herşeyin, dolayısı ile bu teknoloji ile filan ilgilenmenin de bid’at olduğunu söyledi. Mehmet Akif’in Türkistan illerindeki İslâmî perişanlığı anlatan mısralarını ve "Islâm’ı asrın idrakine söyletmek" isteğini hatırladım ve aradan geçen yaklaşık yüzyılda değişen bir şey olmamasına hayıflandım.
-Haftalarca uğraşarak birşeyler öğrettiğim genç şoförüm nihayet Cuma namazına benimle gelmeye cesaret etmiş, ikinci cumaya da ben şoför değiştirdiğim için, kendisi arabasıyla bir başına gelmişti. Yaşlı bir zat "Camiye geliyorsun. Yaya gelmek yerine arabayla gelmekle Allah’ın rızasını kaybettiğini bilmiyor musun?" diye çıkışmış ve gencin Islâmiyeti öğrenmek ve yaşamak arzusunu, hiç olmazsa bir miktar kaybettirmişti. Benim gencin öfke ve kırgınlığını gidermeye çalışmam olmasaydı belki de bir daha cumaya gitmeyecekti.
Herşeye rağmen bu kesim, yetmiş yıl devam eden komünist baskı ve ateist eğitime rağmen dini yaşattıkları, cami ve mescitleri ibadete açık tutabildikleri, dinî eğitimi bir şekilde devam ettirebildikleri için,sanırım, takdiredilmelidir.
Bu kesimi, bugünkü cereyanlar bakımından da hiç olmazsa kaba bir tasnife tabi tutmak galiba mümkündür. Çok küçük bir grup modern bir anlayışla, "İslam’ı asrın idrakine söyletmeye" gayret etmek gerektiğinin farkındadır. Kazakistan’ın güney vilayetlerinde Türkiye’den dönüş yapmış Kazaklar ve Almatı’da Halife Altay, okul açmak, Kur’an meâli hazırlamak gibi çalışmalar yapmaktadırlar.
Türkiye’den giden bazı kişi ve kuruluşların gelecekte faydası görülecek hizmetler yaptıkları göze çarpmaktadır. Türkiye Büyük Elçiliklerinde görevli din müşavirleri vasıtası ile Türkiye Diyanet İşleri’nin ve oralarda cami, imam-hatip, ilâhiyat mektepleri açmak için teşebbüste bulunan Türkiye Diyanet Vakfı’nın faaliyetleri de takdire şayandır.
Özellikle Fergana vadisinde bazı İslam ülkelerinden gelen grupların geniş faaliyeti vardır. Bunlardan rahatsızlık duyan ve büyük çoğunlukla Hanefî ve ehli sünnet ve’l-cemaat itikadına bağlı olan halk ile bu ceryanlar arasındaki mücadele, Türkistan Cumhuriyetlerinde İslam’ın gelecekteki şeklini belirleyecek en önemli aksiyondur.
SONUÇ
Bu kesimin dinden uzak durmasının bir sebebi, yetmiş yıl devam eden komünist baskı ve ateist eğitim ise, diğer bir sebebi de dini kesimin katı ve modern insana gülünç ve kabul edilmez gelen tutumudur. Gerçi bu kesimde, Sovyetlerin dağılmasıyla ortaya çıkan yeni yapılanmada gözle görülür bir arayış başlamışsa da, bu henüz istenen yaygınlık ve derinlikte değildir.
Sonuç olarak denilebilir ki Türkiye, bir taraftan ladini kesimde dinî arayışı teşvik edecek ve tercihin İslâmiyet olmasını sağlayacak faaliyetler yapmalı, diğer taraftan da dinî kesimde vahhabilik gibi, radikalizm gibi, harici mantığa dayalı cereyanların etkisini önleyecek ve ham softaca tutum ve davranışları düzeltecek tedbirler almalıdır.
Türkiye’nin bu konuda yapacakları iki bakımdan faydalıdır: Birincisi Türkiye, İslâmî hayat bakımından gerçekten model alınacak bir ülkedir. Anadolu insanının idrakini Türkistan’a taşımakla kardeşlerimizin de sağlıklı bir anlayışa kavuşmaları sağlanmış; bir taraftan vahhabilik gibi yanlış telâkkilerin dinî kesim, diğer taraftan Hristiyanlık propagandasının ladini kesim üzerindeki etkileri önlenmiş olacaktır.

Hristiyanlık propagandası küçümsenemeyecek boyutlardadır; "Deveyi bağla, sonra tevekkül et’ hadisinin hatırlanması gereken bir meseledir. Dolayısı ile Türkiye’nin Türkistan Cumhuriyetlerindeki dinî faaliyeti, Hristiyanlık propagandalarını etkisiz hale getirmek bakımından da önemlidir. Bölgede dinî kesimin mevcut anlayışları ile çağımız insanını tatmin etmekten uzak görüntüsü, ancak Türkiye’nin ortalama müslüman tipini yaygınlaştırmakla telâfi edilir.
İkincisi ise, bizzat Türkiye’nin menfaatidir. Suudi Arabistan ve İran’ın potansiyel etkilerine karşılık Türkiye’nin dinî hayatı yönlendirmede etkili olması, kardeşlerimizin Türkiye’ye daha sıcak bakmalarına, dolayısı ile diğer meselelerdeki ilişkilerin de buna göre düzenlenmesine sebep olacaktır.
Bütün bunlar dikkate alındığında, Türkiye’nin Türkistan Cumhuriyetlerinde yapacağı en önemli faaliyetin, İslamiyet’i Anadolu insanının algıladığı şekliyle kardeşlerimizin algılamasını sağlayacak işler olduğunu söylemek, herhalde yanlış olmayacaktır. Bu, bütün diğerlerinden önemli telâkki edilmelidir.
Burada Türkiye Diyanet Teşkilâtına çok iş düşüyor. Türk Cumhuriyetlerinin din teşkilâtları ile bir birlik sağlamaya çalışmak, bunun önce fikir plânında olgunlaşması, daha sonra da gerçekleşmesi için gayret etmek durumundayız. "Türk Dünyası Din İşleri Konfederasyonu" veya bir başka ad altında bu birleşmenin sağlanması, Türk dünyasının geleceğini güzelleştirmede en önemli hizmetlerden birisi olacaktır.
Sonuç olarak, üzerinde durulması gereken bir diğer husus, tasavvufun durumudur. Türkistan’da neşet eden Türk tasavvufunu, Yesevî ve Nakşibendî ruhunu bu topraklarda tekrar yeşertmek, tasavvufun hoşgörü ve muhabbete dayanan anlayışını geliştirmek, bölge insanı kardeşlerimizin Hristiyanlık ve Haricilik arasında sağlıklı bir orta noktada toplanmasını sağlayacaktır. Mehmed Akif in seksen yıl önce ve derin bir anlayışla, İslam’ı asrın idrakine söyletmeye- gayret etmek diye işaret ettiği şuura sahip insanlar ancak bu yolla yaygınlaşabilecektir.