Makale

MEDYADA TARTIŞMASI YAPILAN BAZI DİNİ KONULAR HAKKINDA DİN İŞLERİ YÜKSEK KURULU KARARI

DİN İŞLERİ YÜKSEK KURULU KARARI

MEDYADA TARTIŞMASI YAPILAN BAZI DİNİ KONULAR HAKKINDA

DİN İŞLERİ YÜKSEK KURULU KARARI

Kadınların Cuma, Bayram ve Cenaze Namazı Kılıp Kılamayacağı ve Bunların Saflardaki Durumu

Cuma namazı farz-ı ayın, bayram namazları vâcip, cenaze namazı ise farz-ı kifâyedir. Bunlardan cuma ve bayram namazları, ancak cemaatle kılınır. Cenaze namazının cemaatle kılınması şart olmadığı gibi; ister erkek, ister kadın olsun tek bir müslümanın kılmasıyla kifâî farz yerine gelmiş olur. Görüldüğü üzere, gerek mükellefiyet gerek hüküm bakımından cenaze namazında kadın ile erkek arasında hiçbir fark yoktur.
Cuma namazının farziyyetiyle ilgili âyetin (Cum’a, 62/9) kadın ve erkekleri içeren umumî hükmü sünnetle tahsis edildiği için, cuma namazı ile sadece hür, mukim ve (cuma namazına katılmaya engel olacak derecede hasta ve yaşlı olmayan) sağlıklı erkek müslümanlar mükelleftir. Nitekim âyetin umumi hükmünden hür, mukim ve sağlıklı olmayanlara da cuma namazının farz olduğu anlaşılmakta ise de, âyetin hükmü bu yönden de tahsis edilmiştir. Nitekim bir hadis-i şerifte, “Hürriyetine sahip olmayan köle, kadın, çocuk ve hasta müstesna olmak üzere, cemaatle cuma namazı kılmak, her müslüman üzerinde vacip bir haktır.” (Ebû Davûd, Salât, 168, Hadis NO: 1067; Beyhakî, III, 172) buyurulmuştur. Bu itibarla kadınlar cuma namazı ile yükümlü değildir. Cuma namazının kadınlara farz olmadığı konusunda icma vardır. Asr-ı saadetten beri hiçbir İslâm müctehit ve âlimi bunun aksini söylememiş, bütün İslâm ülkelerinde, her dönemde uygulama da böylece devam edegelmiştir.
Vakıa, cuma ve bayram namazları ile yükümlü olmadıkları halde kadınlar, isterlerse bu namazlara katılabilirler. Bu takdirde, kendisine cuma namazı farz olmayan (mesela dinen misafir sayılan) bir kişinin cuma namazını kıldığında o günkü öğle namazını kılmasına gerek olmadığı gibi, cuma namazına katılan kadınların da ayrıca öğle namazını kılmaları gerekmez. Nitekim günümüzde beş vakit namazda ve özellikle teravihte olduğu gibi, gerek asr-ı saadette, gerek sonraki dönemlerde kadınlardan çok sayıda cuma ve bayram namazlarına katılanlar olmuştur. Ancak ne Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminde, ne de müteakip asırlarda beş vakit namazla mükellef kadınların tamamının cuma ve bayram namazlarına katıldığı sâbit değildir. Günümüzde de isteyen hanımların cami adabına uyarak camilerin kendilerine ayırılan bölümlerinde cuma ve bayram namazı kılmalarında hiçbir sakınca yoktur.

Safların düzenlenmesine gelince:

İslâmi hükümlere göre, sadece namaz kılarken değil, ihtiyaç ve zaruret bulunmadıkça kadınların erkekler arşına karışmayıp, uygun olan ayrı bir yerde bulunmaları uygun olur. Bu itibarla ister cuma, ister bayram, ister cenaze, hangi namaz olursa olsun, kadınlar erkeklerle birlikte namaz kıldıkları takdirde, erkeklerden ayrı, uygun bir yerde namaza durmaları gerekir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) namaz saflarını önce erkekler, sonra erkek çocuklar en arkada da kadınlar olmak üzere düzenlemiş; "namazda erkek saflarının en faziletlisi en önde olanı, fazileti en az olanı en arkada bulunanıdır. Kadın saflarının en faziletlisi ise en arkada kalanı, en az faziletlisi ise en önde olanıdır." (Müslim, Salat, 132; Ebû Davud, Salat, 97; Tirmizî, Mevakıt, 52; Nesâî, İmame, 32; İbn Mâce, İkame, 52) buyurmuştur. Sünnet olan safların böyle olmasıdır.
Sünnete uymayarak, kadınlar erkek safları arasına karışarak imama uyarlarsa, Hanefi mezhebine göre ruku ve secdeli namazlarda kadınların arkasında ve hizasında kalan erkeklerin namazları fasit olmuş sayılır; bu duruma sebeb olan kadınlar da günah işlemiş olurlar. Bu durum, ruku ve secdesi bulunmayan cenaze namazında meydana gelirse, erkeklerin namazı fâsit olmazsa da, sünnete (yani Hz. Peygamber (s.a.s.)’in düzenlemesine) aykırı hareket edildiği için mekruh olur.

Kur’an-ı Kerim de Beş Vakit Namazın Bulunmadığı

Belirli şartları taşıyan müslüman- lara günde beş vakit namazın farzi- yeti Kitab, Sünnet ve İcma ile sabittir. Beş vakit namazın eda edileceği vakitlere ve ne şekilde edâ edileceğine Kur’an-ı Kerim’in bir kısım ayetlerinde mücmel olarak işaret olunmuş, bu işaretler Rasûlüllah (s.a.s.)’in kavli ve fiili sünnetiyle açıklık kazanmıştır. Bilindiği üzere, Kur’an-ı Kerim’deki mücmel emir ve hükümleri açıklama yetkisi, Onu insanlara tebliğle görevli olan Peygamber (s.a.s.) Efendimize aittir. O namazı bizzat kılarak ve müslümanlara imam olup kıldırarak nasıl kılınacağını öğrettiği gibi bunların vakitlerini de göstermiştir. Gerek kılınış şekli, gerek vakitleri ile ilgili bu uygulama ameli tevatür olarak, günümüze kadar devam etmiştir.
Kur’an-ı Kerim’de beş vakit namaza mücmel olarak işaret eden ayetlerden Tahâ Sûresi’nin 130’uncu âyetinde:
“...Güneşin doğmasından önce de, batmasından önce de Rabbını övgü ile teşbih et. Gecenin bazı saatlerinde ve gündüzün etrafında (iki ucunda) da teşbih et ki, rızaya ulaşasın." buyurulmuş; güneşin doğmasından ve batmasından önce, gece saatlerinde ve gündüzün iki ucunda olmak üzere beş ayrı vakitte Cenab-ı Hakki teşbih, yani namaz kılmak emredilmiştir.
Bakara Sûresi’nin 238’inci “Namazlara ve ayrıca orta namaza devam edin" mealindeki âyet-i kerimede “namazlar” anlamındaki “salevât” kelimesi çoğuldur. Arapça’da çoğul üçten başlar. “İki” ye tesniye denir ve “iki namaz" sözü “salateyn" şeklinde söylenir. Demek oluyor ki, ayetteki “salevat” sözünden en az üç namaz anlaşılır. Ayrıca bir de “orta namaz" var. Çünkü matuf, matuf aleyhten (üzerine atıf yapılandan) ayrıdır. Bu sebeple “orta namaz”, “namazlar" ifadesine dahil olmadığı gibi, her iki yanında eşit sayı bulunmadığı için, üç namazın arasında yer alacak bir namaza “orta namaz” denilmesi de mümkün değildir. O halde, ayetteki “salevat" kelimesi, en az dört namazı ifade eder. Orta namaz buna eklendiğinde beş vakit namaz ortaya çıkar. Orta namazın ikindi namazı olduğu bazı hadislerde açıklanmıştır.
Hûd Sûresi’nin 114’üncü ayetinde ise, "Gündüzün iki ucunda ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde namaz kıl..." buyurulmaktadır.
Ayet-i celilede “gündüze yakın saatler” anlamındaki “zülef"kelimesi, "zülfe”nin çoğuludur. Yukarıda belirtildiği üzere en az üç adedi ifade eder. Demek oluyor ki, bu âyete göre gecenin gündüze yakın saatlerinde, (akşam, yatsı ve sabah namazı olmak üzere) en az üç namaz var. Ayrıca gündüzün iki ucunda da iki vakit var. Böylece bu ayet-i kerimeden de namazın beş vakit olduğu anlaşılmaktadır.
Bunlardan başka Nisa, 4/103; Hûd, 11/114; İsra, 17/78; Rûm, 30/1718; NÛr, 24/36; Kaf, 50/39-40; Dehr (İnsan), 76/25-26 ayet-i kerimelerinde de beş vakit namaza veya vakitlerine mücmel olarak işaret eden ifadeler bulunmaktadır. Bu mücmel ifade ve işaretler, Rasûlüllah (s.a.s.)’in söz ve uygulamaları ile açıklanmış, onun açıkladığı ve uyguladığı şekilde bütün müslümanlar tarafından ameli uygulama olarak günümüze kadar devam ettirilmiştir. Asr-ı saadetten beri her asırda müslümanlar beş vakit namaz kılmış, hiç kimse bunun aksini söylememiştir. Bu itibarla "Kur’an’da beş vakit namazın bulunmadığı iddiasının ilmi hiçbir değeri yoktur.

c. Kadının İmameti

Kadınların namazda imamlık yapması, bir kadının hemcinsleri olan diğer kadınlara imamlığı ve kadın-erkek karışık cemaate veya sadece erkeklere imamlığı olarak iki kısma ayrılır.
Kadının hemcinsleri olan diğer kadınlara imamlığı konusunda, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hanımlarından Ümmü Seleme ve Hz. Aişe’nin kadınlara imam olarak namaz kıldırdıklarına, bu durumda öne geçmeyip ilk safın ortasında durduklarına ait ilk devir hadis kaynaklarında bilgiler vardır. Kadınların günlük beş vakit namazda olduğu gibi, teravih namazında da diğer kadınlara imamlık yapmaları Islâm fakihleri tarafından caiz görülmüştür.
Bir kadının, erkeklere veya ka- dın-erkek karışık cemaate imamlık yapması ise, ilk hadis kaynaklarından Ahmed b. Henbel’in Müsned’inde, Ebû Davud’un Sünen’inde, İbn. Huzeyme’nin Sahîh’inde, Beyhakfnin Sünen-i Kebîr’inde, Hakim’in Müs- tedrek’inde ve muahhar pek çok kaynakta yer alan bir habere göre Hz. Peygamber (s.a.s.) istisnaî olarak Ummu Varaka isimli hafız-ı Kur’an bir sahabiyye hanımın kendi ev halkına imamlık yapmasına izin vermiştir. Ümmü Varaka’nın ev halkı ise, ölümünden sonra âzâd olmaları kay- dıyle hür kıldığı, biri erkek diğeri hanım iki köleden ibaretti.
Bu rivayete dayanarak İmam Ahmed, Ebû Sevr, Müzenî, Taberî, İbn Teymiyye gibi âlimler, kadının zaruret halinde erkeklere de imamlık yapabileceğini söylemişlerdir.
İmam-ı Azam Ebû Hanife, Şâfiî gibi müctehidler ile Cumhur-ı fukaha ise, kadının erkeklere imamlığını caiz görmemişlerdir.

d. Kadınların Özel Hallerinde Yapamayacakları İbadetler

Dinimiz müslümanları ibadet etmekle yükümlü kılmıştır. Hemen her konuda olduğu gibi bu konuda da kadın ile erkek arasında bir ayırım yapmamıştır. Çünkü erkeğin olduğu kadar kadının da ibadete ihtiyacı vardır. Erkek, yapmakla yükümlü olduğu ibadet görevini yapmadığı zaman Allah’a karşı sorumlu olduğu gibi kadın da aynı şekilde sorumludur.
Ancak kadınlarda, ayhali (hayz), lohusalık (nifas) ve istihaza (özür akıntısı) denilen, kendilerine özel bazı haller vardır.
Kadınların ayhali dönemlerinde, - temizleninceye kadar,- cinsî ilişkide bulunmaları Kur’an-ı Kerim’de (Bakara, 2/222) yasaklanmış-, namaz, oruç ve Kabe’yi tavaf da sünnetle bu yasak kapsamına alınmıştır. Nitekim, Fatma binti Ebî Hubeyş’in:
-Ben istihazalı bir kadınım; hiç akıntım durmuyor. Namazı bırakayım mı? şeklindeki sorusuna Hz. Peygamber (s.a.s.):
-"Hayır, o hayız akıntısı değil; hastalık sebebiyle gelen bir kandır. Adet gördüğün günler sayısınca namazı bırak. (Bu sayı dolunca) yıkan ve namaz kıl" (Müslim, Hayz, 14; Ebû Davûd, Taharet, 109; Tirmizi, Taharet, 96; Nesaî, Hayz, 2) buyurmuştur. Bu istihazalı durumda olan kadınlar, taharet yönünden özürlü kimseler gibi, her vakitte abdest alarak namazlarını kılarlar. Nitekim Tirmizi’nin rivayetinde: “Vakit gelince her namaz için abdest al” ziyadesi de yer almıştır.
Kadınların ayhali dönemlerinde namaz kılamayacakları, oruç tutamayacakları ve Kabe’yi tavaf edemeyecekleri, ayrıca bu günlerde kılamadıkları namazlarını kaza etmeleri de gerekmediği konusunda İslâm müçtehid ve fakihleri arasında icma vardır. Sözüne itibar edilen hiç bir İslâm bilgini bunun aksini söylememiştir. Nitekim:
-Neden, âdet gören bir kadın (temizlendikten sonra âdet günlerinde kılmadığı namazları kaza etmiyor da tutmadığı oruçları kaza ediyor? diye soran Muaze adlı hanıma Hz. Aişe:
-Sen (hanımların ay halinde kılamadıkları namazların da kazası gerekeceğini söyliyen) Haruriye’den misin? demiş;
-Hayır, Haruriye değilim, ama (öğrenmek için) soruyorum, cevabı üzerine: Hz. Aişe:
-’’Vaktiyle bu iş bizim başımıza geldiğinde, orucu kaza etmekle em- rolunduk, namazın kazasıyle emro- lunmadık,” (Müslim, Hayz, 15) demiştir.
Ayhalinde iken kadınların Kâ- be’yi tavaf edemeyecekleri konusunda da Hz. Aişe-, veda haccı esnasında yolda Serif denilen yerde âdet görmeye başlaması üzerine, Rasûlül- lah (s.a.s.)’in:
-’’Bu, Allah Teâlâ’nın, Hz. Adem’in kızları üzerine yazdığı bir şeydir, (senin elinde olan bir şey değildir). Hacıların, hacla ilgili yaptıklarını sen de yap. Ancak âdet gördüğün sürece Kâbeyi tavaf etme" buyurduğunu (Buharî, Hayz, 1) nakletmiştir.
Nifas (lohusalık) hali de hayız gibidir. Hayız ile ilgili hükümler aynen nifas için de geçerlidir. Nitekim bazı hadis-i şeriflerde "nifas” kelimesi “hayız" anlamında da kullanılmıştır. İbn Hazm diyor ki, Peygamberimizin "nifas" kelimesini “hayız" anlamında da kullanmasından, bunların hü kümlerinin aynı olduğu anlaşılır. (El- Muhalla, l, 273) İslâm âlimleri nifasın hükmünün, hayız gibi olduğu hususunda ittifak halindedir. (Neylü’l-Ev- tar, 1, 333)
Âdet gören veya lohusa olan kadınların Kur’an-ı Kerim’i okumalarına gelince; bu konuda İslâm âlimlerinin farklı görüşleri vardır.
İmam Mâlik ve Ahmed İbn Han- bel’e göre hayızlı veya lohusa olan kadınlar el sürmeyerek ezbere veya yüzünden Kur’an-ı Kerim’i okuyabilirler. İmam Mâlik bu durumdaki Kur’an öğretici ve öğrencilerinin Kur’an-ı Kerim’i tutmalarını da öğretme ve öğrenme zaruretine binaen câiz görmüştür. (Babu Fethi’l-İnaye, I, 217-218)
Zahiri mezhebi fakihlerinden İbn Hazm ise hayız ve lohusa olan kadınlarla, cünüp olan kimselerin hem Kur’an-ı Kerim’i tutmaları ve hem de okumalarının câiz olduğunu söylemiştir. (el-Muhallâ, I, 94)
Hanefi ve Şafiîler ise Tirmizî ile İbn Mâce’nin İbn Ömer (r.a.)’den rivâ- yet ettikleri:
"Ayhali olan kadın ve cünüp olan kimse Kur’an’dan hiçbir şey okuyamaz." (Tirmizi, Tahare, 98; İbn Mâce, Tahare, 105) anlamındaki hadis-i şerifini esas alarak, hayız veya lohusa olan kadınların Kur’an-ı Kerim’i okumalarının caiz olmadığını söylemişlerdir.
Görüldüğü üzere, Kur’an-ı Ke- rim’de yasaklanmadığı için, kadınların âdet günlerinde namazlarını kılıp oruçlarını tutabilecekleri sözü isabetli değildir. Bu iddia, bu konudaki hadis-i şeriflere ve peygamberimizden günümüze kadarki icma haline gelmiş uygulamaya aykırıdır. Yukarda belirtildiği üzere, sözüne itibar edilen hiçbir İslâm âlimi böyle görüş ileri sürmemiştir. Konuya kadın erkek eşitliği açısından bakmak da yanlıştır. Bunun kadın erkek eşitliğiyle bir ilgisi yoktur. Peygamberimiz, hanımların bu halleri devam ettiği sürece namaz kılamıyacaklarını, oruç tutamıyacaklarını ve Kâbeyi tavaf edemiyeceklerini bildirmiştir. Şüphesiz her konu Kur’an-ı Kerim’de detaylı olarak yer almamıştır. Kur’an-ı Kerim’den sonra İslâmî hükümlerin ikinci kaynağı da sünnettir. Kur’an-ı Kerim’de:
"Kim Peygambere itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat etmiştir.” (Nisa, 4/80); "Peygamber size ne verdi ise onu alın ve size neyi yasakladı ise ondan sakının." (Haşr, 59/7) buyurulmuş-, peygamberimizin emir ve tavsiyelerine uyulması emredilmiştir.
Sünnette yer alan ve tarih boyunca da sünnete uygun olarak uygulanan bir konu hakkında aykırı bir görüşte bulunmanın bir değer taşımayacağı açıktır.

e. Teravih Namazının Kaç Rekât Olduğu

Teravih, ramazan ayına mahsus bir gece namazıdır. Yatsı namazından sonra kılınır. Kadın erkek her müslüman için sünnet-i müekkede bir namazdır. Kılınmadığı takdirde kazası gerekmez. Tek başına kılına- bildiği gibi, cemaatle kılınması kifai sünnettir. Peygamberimiz cemaatle namaz kılmaya olan iştiyakına rağmen farz namazları dışında sadece teravih namazını cemaatle kılmışlardır."’
Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), bu namazın kılınmasını ümmetine tavsiye ve teşvik etmişlerdir: “Kim inanarak ve sevabını umarak Ramazan Namazı’nı kılarsa geçmiş günahlarından bir kısmı bağışlanır.12’ buyurmuşlardır.
Buhari, teravihin önemine binaen bu hadisi "nafile olan Ramazan Na- mazı’nı kılmak imandandır” başlığı ile açtığı bir babda zikretmiştir.131
Toplumumuzda her kesimin ilgisini çeken bu çok sevimli ve ruhlara ferahlık veren neşeli ibadetimiz, ülkemizde büyük bir huşu ve huzur içerisinde yerine getirilmekte, toplumumuzda birliği, beraberliği ve uzla- şıyı da beraberinde getirmektedir.
Teravih namazını ilk olarak Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) bir ramazan gecesi ashabı ile birlikte kılmışlardır. Ertesi gün duyulunca cemaat artmış yine teravih namazı beraber kılınmıştır. Üçüncü gece cemaat daha da çoğalmış yine Rasûlüllah hanesinden çıkıp teravih namazını ashabıyla kılmışlar ancak dördüncü gece cemaat mescide sığmayacak derecede çoğalınca, Peygamberimiz yalnız yatsı namazını kıldırarak hanesine çekilmiş, teravih namazı için çıkmamış ve sabah namazına kadar bekleyen cemaata namazdan sonra "Teravih için beklediğinizi biliyordum, fakat üzerinize farz olur da edasından aciz kalırsınız diye korktum."’4’ buyurmuştur. O günden sonra herkes teravih namazını evinde veya mescidde kendi kendine kılmaya devam etmiştir. Hz. Ömer devlet başkanlığı sırasında teravih namazı kılmadaki dağınıklığı görmüş, bunu önlemek için cemaati bir imam arkasında toplayıp tekrar cemaatle kılmanın daha hoş olacağını arkadaşlarına söylemiş ve ashabın ileri gelen hafızlarından Ubey İbn-i Kâb’ı imam teyin ederek teravih namazının cemaatle kılınmasını başlatmıştır. Hz. Ömer, halkın dini bir vecd ile namaz kıldıklarını görünce "bu ne güzel bir âdet oldu” diye sevincini belirtmiştir. Gerçi teravih namazı zamanı saadette vardı. Birkaç gece de olsa bizzat Rasûlüllahin beraberinde cemaatle kılınmıştı. Dinde olmayan birşey dine sokulmamıştı. Bu bakımdan Hz. Ömer’in “şu ne güzel bir bid’at oldu” sözündeki bid at ifadesi, dinde olmayanı dine sokma anlamında değildir. Belki cemaatla kılınmasının yeniden ihdas edilmiş olması anlamındadır. Bunun da bir sakıncası yoktu. Çünkü Hz. Peygamber farz sayılacağı endişesiyle teravihin cemaatle kılınmasını bırakmıştı. Onun irtihalinden sonra artık böyle bir endişe de kalmamıştı. Teravihin tekrar cemaatle kılınması şariin maksadına aykırı değildi.
Nitekim bilahire Hz. Ali (r.a.) da bu namazı teşvik etmiş ve “Ömer mescidlerimizi teravihin feyziyle nurlandırdığı gibi, Allah da Ömer’in kabrini öyle nurlandırsın” diye memnuniyetini belirtmiştir.
Hz. Ömer zamanındaki cemaatle kılınan teravihin kaç rekât olduğu hakkında iki rivayet vardın Vekîİn Malik İbn Enes’den onun da Yahya
İbn Sâd’dan rivayetine göre, Hz. Ömer görevli birisine, cemaatına yirmi rekat kıldırmasını emretmişti.15’
Hz. Aişe’den Hz. Peygamberin ramazanda ve sair gecelerde, bir rivayette onbir, diğer rivayette onüç rekattan fazla namaz kılmadığı hak- kındaki sahih rivayete ilaveten, Hz. Ömer’in de Muvatta’daki rivayete göre onbir rekat kıldırması için, Ubey İbn Kâb’a emir verdiği hakkındaki rivayetleri karşısında Beyhakî’nin Said İbn Yezid’den Hz. Ömer döneminde teravihi yirmi rekat kıldıklarına dair rivayetini İmam Nevevî telif etmiş ve Hz. Ömer’in onbir rekat emri, döneminde ilk kılınan teravih gecelerine aitti. Sonra teravih yirmi rek’at olarak yerleşmişti. Şimdiye kadar devamedegelen de budur.16 demiştir.
Teravih namazının Asr-ı Saadette ve ondan sonraki dönemde rekatlarının adedi huşunda daha geniş malumat edinebilmek ve sağlıklı bir sonuca kavuşmak için Allame Bedred- din Aynî’nin Umdetüi-kârî isimli eserindeki malumata kısaca bir göz atma ihtiyacını duymaktayız.
Bu İslâm aliminin verdiği bilgiye göre, Resüli Ekrem’in gece namazının gerek kemiyet ve gerek keyfiyeti hakkındaki haberleri Hz. Aişe ile İbn-i Abbas’tan başka daha birçok sahabiden gelmektedir. Bu husustaki rivayetlerin özeti şunlardır:
Tirmizi’nin Medinelilerin uyguladıklarını söylediği teravih namazı, vitirle birlikte kırkbir rekattır.
İmam Mâlik’den meşhur olan otuzaltı rekat teravih, üç de vitir’dir....
Tirmizi, ekseri ilim ehline göre teravih yirmi rekattır, zira Hz. Ömer, Hz. Ali (r.a.) ve daha başka sahabiler- den rivayet edilen de budur. Bizim Hanefi ekolünün görüşleri ve sözleri de budur... demiştir.
Saib İbn Yezid’den, Ömer İbn-i Hattabin Ubey İbn-i Kâb ile Temimi Dari’ye ramazan imamlığı verirken yirmi bir rekat kıldırmalarını söylediği, yüzer âyet okunarak kılınan bu namazdan cemaat dağılırken, ner- deyse tan yeri ağaracağı rivayet edilmiştir.
İbn-i Abdilberr demiştir ki Haris ibn-i Abdirrahman İbn-i EbîZübabin, Saib İbn-i Yezid’den rivayetine göre de teravih namazı Hz. Ömer zamanında yirmiüç rekattı. Bunun üçü vitir namazıydı.
Hz. Ali’den gelen bu husustaki rivayete gelince VekPin, Haşan İbn-i Salih kanalıyla Ebu’l Hasna ’dan gelen rivayetine göre de, Hz. Ali görevli bir adama teravih namazını yirmi rek’at kıldırması için emir vermişti...
Ameş, Abdullah İbn-i Mesud’un da ramazan ayında yirmi rekat teravih, üç de vitir kıldığını söylemiştir.
Bedreddin Aynî, Tabiin’den bu görüşte olanların isimlerini de verdikten sonra diyor ki, İbn-i Abdilberr de demiştir ki Cumhur-i ulema’nın kavli de budur. Küfe uleması, İmamı Şafii ve bir çok fukaha da bu görüştedirler. Sahabe’den bu hususta bir ihtilaf da sözkonusu olmamıştır. Ubey İbn-i Kâb’dan sahih nakledilen de budur.
Allame Aynî teravih namazının rekatlarıyle ilgili başka rivayetlere de şöyle temas etmektedir.
Ebu Mucliz’den gelen rivayete göre, bu zat cemaata onaltı rekat kıldırır, her gece Kur’an’ın yedide birini okurdu...
Teravihin onüç rekat olduğunu Saib İbn-i yezid söylemiştir ve demiştir ki: Biz Hz. Ömer zamanında onüç rekat kılardık. Ama yeminle söyliyeyim ki, mescidden ancak sabaha karşı çıkabilirdik. Her rekatında elli-altmış âyet okunurdu. İbn-i İshak diyor ki, bu hususta duyduklarımın en sağlamı ve uygunu budur.
Bedreddin Aynî bu onüç rekat, Hz. Ömer’in döneminde işleme koyduğu ilk gecelere ait teravih namazıydı. Sonra bunu yirmi üçe çevirmişti, diyor.17’
Bu hususta İbn-i EbîŞeybe’nin el- kitab-ül Musannefinde: Hz. Ömer yirmi rekat teravih kılınmasını emrettiği tasrih edilmiş, Abdülaziz bin Refin, Ubey bin Kâb’ın ramazanda Medine’de yirmi rekat teravih, üç rekat da vitir kıldırdığını söylemiştir.18
Saib bin Yezid diyor ki, biz Hz. Ömer zamanında yirmi rekat teravih ve ayrıca vitir kılardık. Nevevi Hülâsada bunun isnadı sahihtir, diyor. Muvattadaki onbir rekât rivayeti başlangıca aitti, sonradan yirmi üzerinde istikrar etmiştir, tevarüs eden de budur’9’...
Mezhep İmamlarının görüşüne gelince:
İmam Malik’den otuz altı rivayetine karşılık öteki üç mezhep imamı da teravih için yirmiden noksan bir sayıyı benimsememişlerdir. Bu hususta Tahavî Cessas’ın telhîs ettiği
“İhtilâf’ü Ulema" isimli eserinde bu hususda sadece şu bilgiyi vermiştir.
Hanefiler ve İmam Şafii vitirden başka yirmi kılınır, demişlerdir.
İmam Malik vitirle beraber otuz dokuz kılınır, otuz altısı teravih, üçü vitirdir demiş. Ve insanların kadimden uygulayageldikleri budur, diye de ilave etmiştir.
Saib İbn-i Yezid, Hz. Ömer zamanında biz ramazanda yirmi kılardık. Fakat yorulur değneklere dayanma ihtiyacı duyardık demiştir.
Haşan İbn-i Hayy, Amr İbn-i Kays’dan, o da Ebul Hasna’dan rivayet etmiştir ki: Hz. Ali (r.a.) bir kişiye ramazanda cemaata yirmi rekat kıldırmasını emretmiştir. "10
İbn-i Rüşd bu hususta şu bilgiyi veriyor: Ramazanda kılınan namazın rekatları sayısında, Alimler ihtilaf etmişlerdir. İmam Malik iki görüşünün birinde, Ebu Hanife, İmam Şafii ve İmam Ahmed ve Davud bu namazın vitir namazından başka yirmi rek’at olduğunu söylemişlerdir. İmam Malik’den İbn-i Kasım’ın anlattığına göre İmam Malik, teravihin otuz altı, vitir namazının da üç olduğunu ve bunu güzel gördüğünü nakletmiştir.
Rek’atların adedindeki ihtilaf, bu husustaki naklin ihtilafına bağlıdır. Şöyle ki Malik, Yezid İbn-i Rumanian Hz. Ömer zamanında insanlarımız yirmi üç rekat kılarlardı, diyor.
İbn-i Ebi Şeybe Davud İbn-i Kays’dan tahricine göre, Davud İbn-i Kays demiştir ki, insanlarımız Ömer İbn-i Abdülaziz ve Eban İbn-i Osman zamanında ramazanda Medine’de üç rekat vitir namazı olmak üzere, otuz altı rekat namaz kılarlardı.
İbn-ül Kasım’ın İmam Malik’den anlattığına göre, ötedenberi uygula- nagelen bu idi. Yani ramazan namazı otuzaltı rekattı.11

İLK TERAVİH

Peygamberimizin ashabına kıldırdığı ilk teravih namazından bahseden muteber hadis kaynaklarının verdikleri hadislerde, teravih namazının rekatları ile ilgili bir sayı yoktur. Bu sayı, Hz. Aişe’den rivayet edilen, Peygamberimizin gece namazları hakkındaki varid olan soruya, Hz. Aişe’nin verdiği cevapla tesbit edilmeye çalışılmıştır. Hz. Aişe’den, Rasülüllah’ın ramazandaki gece namazından sorulduğunda, Hz. Aişe "Rasûlüllah (s.a.s.) ne ramazanda ne de ramazandan başka gecelerde onbir rekat üzerine ziyade etmiş değildir.’"12 karşılığını vermiştir. Başka bir rivayette bu sayı onüç rekat olarak hadiste yer almıştır."13’
Ancak Hz. Aişe’nin, Hz. Peygamberin gece namazları ile ilgili belirttiği bu sayının kesin olarak teravihle ilgili olduğu şüphelidir. Zira hadisin sûret-i şevkinden de anlaşılıyor ki, Rasûlüllah’ın devamlı kıldığı bir gece namazı vardı. Acaba ramazan münasebetiyle her ibadetinde olduğu gibi, Peygamberimizin bu namazında da bir değişme, bir artış olur muydu? şeklinde bir yaklaşımla sorulmuş olabileceği variddir. Hz. Aişe’nin, Ra- sûlüllah’ın gece namazını övmesinden de anlaşılıyor ki, soru sadece ramazandaki bu gece namazı hakkında idi. Hz. Aişe soranın bir şüphesi kalmasın diye, Rasûlüllah’ın hem ramazandaki hem de ramazandan başka gecelerdeki namazını kapsayacak şekilde cevap vermiştir."4’ Hz. Aişe’nin bu cevabî cümlelerinde teravih namazını veya kıyam-ı ramazanı iş’ar eden bir tasrih ve tabir de yoktur. Ayrıca Hz. Aişe’ye bu soru ne zaman sorulmuştur? Sorusunun sorulduğu günlerde, teravih namazı biliniyor muydu? Hz. Ebu Zerr el-Gı- fari diyor ki, Rasûlüllah’ın ilk olarak ashabıyla kıldığı teravih namazı, o yılın ramazanının yirmiüçüncü, yir- midördüncü, yirmibeşinci, gecelerinde idi. Demek ki o güne kadar böyle bir namazı henüz kimse bilmiyordu. Rasûlüllah’ın gece namazları hakkında sorulan bir soruya Hz. Aişe’nin cevabı, ilk teravih namazından önce miydi, sonra mıydı? Bu sorunun cevabını tam olarak verebilmemiz için, Buhari’nin bu hadisi teravih hakkında açtığı babda zikretmesinden başka elimizde natık bir delil yok gibidir.
Naslardaki şümûllülük, konusunda kesin hüküm ifade edemiyeceğine bakılırsa sadr-ı İslâm’da teravih namazı sekiz rekattı, diye kesip atmanın isabetli olmayacağı anlaşılır.
Fakat şu bir gerçektir ki: Hz. Ömer döneminde başlayıp, Hz. Ali ve Hz. Osman dönemlerinden beri İslâm aleminde teravihin yüzyıllarca yirmi rekat olarak kılanagelmesi onu, böylece bütün İslâm toplumu- nun üzerinde ittifak ettiği bir üne ve özelliğe kavuşturmuştur ki Rasûlüllah, ümmetinin yanlış bir iş üzerinde toplanmıyacağını bildirmiştir.15
İmam Ebu Yusuf, üstadı Ebu Ha- nife’den, teravih namazının hükmünü ve Hz. Ömer tarafından ne gibi bir delile istinad edilerek bu namazın yirmi rekat olmak ve cemaatle eda edilmek suretiyle ortaya konulduğunu sormuştu. İmam-ı Azam, cevaben demişti ki: Teravih namazı hiç şüphesiz bir sünnet-i müekke- dedir. Hz. Ömer bu namazın cemaatle yirmi rekat kılınmasını, ne kendi ictihadıyle ne de sırf kendi düşüncesinden çıkartmıştır. O, Asr-ı saadette carî olmayan bir din meselesini ihdas edip ortaya koyan bir bid’atçı değildir. Elbette Hz. Ömer bunu kendisine malum olan dinin bir asıl kaynağına ve Rasûlüllah’ın bir tavsiyesine dayandırmıştır."16’
Hakkı batıldan, sünneti bid’atdan ayırmak hususunda müstesna kudreti ve din hususunda üstün derecedeki dikkati, isabetli görüş ve içtihadı, müsellem olan Hz. Ömeru’l Faruk, şer’i bir konuda kaynak olmaya değer bir kabiliyettir. Bu bakımdan gerek Hanefi fukahası, gerek Şafii fukahasının büyük bir kısmı, teravih namazının yirmi rekat olarak sünnet kılındığını söylemişlerdir."17
Görüldüğü üzere Hz. Ömer, Hz. Ali ve Hz. Osman dönemlerinden başlıyarak günümüze kadar uygulandığı biçimiyle teravih namazı yirmi rekattır. Bütün fıkıh kaynaklarımızda da teravih yirmi rekat olarak ele alınmış ve işlenmiştir. Şu anda başta ülkemiz olmak üzere bütün İslâm ülkelerinin camilerinde cemaatle teravih namazı yirmi rekat olarak kılınmaktadır. Bu mübarek rahmet ayında büyük bir zevk ve iştiyakla, kadını-erkeği, genci-yaşlısı, hatta çoluk-çocuğu ile tam bir kaynaşma, sevgi, saygı, huzur ve sükun içerisinde dolup taşan mabetlerimizde eda edilen bir ibadetimizin rekat sayısını tartışma konusu yaparak, toplumumuzda dine karşı şüphe uyandırmak ve toplumumuzu sebepsiz yere bir fikir kargaşasına sürüklemek iyi niyetli hiç kimseye bir şey kazandırmaz. Aksine yok- yere toplumumuzda tedirginlik, huzursuzluk ve stresin artmasına sebep olur ki, bu ibadetlerin ruhuna da aykırıdır. ♦

(1) lmam-ı Muhammed’in Ziyâdâtı.
(2) Muvatta, c. 1, Sh. 113; Buhari, C. 1, Sh. 251;
Müslim, C.1 Sh.523.
(3) Buhari, İman 25, 27 C.1, Sh. 14.
(4) Buhari, 2/252; Müslim, 1/524.
(5) El-Kitabu’l Musanrtef Li İbn-i Ebi Şeybe 2/163-164.
(6) ibn-ü’l-Hümam, Fethu l-Kadir, C.ı. Sh.334.
(7) Aynî, C.5, Sh.357 Neylü’l-Evtar, C.3, Sh.61.
(8) EI-Kitab-ül Masannef, 2/163-164.
(9) Feth-ül Kadir, (ibn-i Hümam) 1/336.
(10) Ihtilafü’l-Ulema, C.1, Sh. 312, Madde 271.
(11) İbn-i Rüşd, Ö.595 H. Bidayetü’l Müctehid ve Nihayetü’l Muttasıd, Darûl Hılafeti’l- Aliyye, 1333 H. bkz. Neylü’l-Evtar metni Münteka, C.4, S. 119.
(12) Muvatta, 1/120.
(13) Muvatta, 1/121, Müslim, 1/508-510.
(14) Tecrid Tercemesi, C.4, S.119.
(15) Tirmizi, 4/466, No:2167. Mekasıdü’l-Ha- sene, rakam 1288, PezdevF 3/439, Keş- fü’l-Hafa, rakam 1179. İbn-i Hanbel, 6/396.
(16) Bahr-ı Raik, ihtiyar, 1/68.
(17) Tecrid tercemesi, 4/85-86.