Makale

ŞEYHÜLİSLAM YAHYA EFENDİNİN ŞİİRLERİNDE NEVRUZ

DR. MÜJGAN CUNBUR / Milli Kütüphane Eski Başkanı

ŞEYHÜLİSLAM YAHYA EFENDİNİN ŞİİRLERİNDE NEVRUZ

Türk dünyasında geçmişi çok eskilere dayanan “Nevruz Geleneğinin, Osmanlı Türkleri döneminde de gittikçe çeşitlenip zenginleşen âdet ve törenlerle devam ettiği görülüyor. Nevruz yalnız halk arasında değil, Osmanlı sarayında, devlet erkânının konaklarında da kutlanıyor. Nevruziye adı verilen mektuplarla devlet erkânı birbirinin Nevruz’unu kutluyor. Osmanlı hekimbaşıları, daha sonra eczacılar, yine “Nevruziye" adını verdikleri sağlık macunlarını saltanat ve devlet büyüklerine armağan olarak götürüyorlar, karşılığında kürkler ve kaftanlarla ve kese kese paralarla ödüllendirilip “Nevruz Bahşişi’ alıyorlar. Osmanlı müneccimbaşıları hazırladıkları yeni yıl takvimlerini, Nevruz’u kutlayan mektuplarıyla devrin padişahına ve devlet büyüklerine arzediyorlar. Hekimbaşıların macunları, müneccimbaşıların takvimleri genellikle bir arada ve özel bir törenle Padişah’a ve Sadrazam’a arzolunuyor. Devrin şairleri de Nevruz için yazıp “Nevruziye’ adını verdikleri şiirlerini devrin Padişahına ve diğer devlet büyüklerine sunup caizelerini (bahşişlerini) alıyorlar.
İşte bu yazıda bu şairlerden birinin yazdığı, Padişahlara sunduğu “Nevruziye" lerden ve onun Nevruz motifli şiirlerinden söz edilecektir. Yalnız bu şiirlerin sahibi herhangi bir divan şairi değildir. O, Osmanlı tarihinin en büyük ve en ünlü din adamlarından Şeyhülislâm Yahya Efendi’dir.
Geçmişte Nevruz’a verilen değeri anlayabilmek için önce ve kısaca bu değerli insanı tanımamız gerekiyor.
Yahya Efendi, Hacı Bayram-ı Veli torunlarından Şeyhülislâm Ankara’lı Zekeriya Efendi’nin oğludur. 1553 yılı Ocak ayında İstanbul’da doğdu. İlk eğitimini babasından aldı. Sonra Abdülcebbar-zâde Derviş Mehmed Efendi tarafından yetiştirildi. Mayıs/Haziran 1580’de mülâzemet alıp müderrisliğe başladı. 1586’da babasıyla Hacc’a gitti. Dönüşte Ekim 1587’de Atik Ali Paşa Medresesinde göreve başladı. Şubat 1590’da Haseki Medresesi’ne, Haziran/Temmuz 1592’de Fatih Sah-ı Seman medreselerinden birine, Şubat 1594 te Şehzade, Eylül/Ekim 1594’te Üsküdar Valide Medresesi’ne müderris oldu.
Nisan 1596’da Halep, Mayıs/Haziran 1597’de Şam Kadılığına atandı. Bir süre sonra ayrıldı. Cömertliği, ailesi ve çevresinin genişliği yüzünden bir müddet geçim sıkıntısı çekti. Temmuz 1598’de Mısır, sonra Bursa, 1601 ağustosunda Edirne Kadılığı’na getirildi. Mayıs 1604’te İstanbul Kadısı oldu. Aynı yılın eylülünde azledildi. Yine 1604’ün son günlerinde Anadolu Kazaskeri, 1605 nisanında Rumeli Kazaskeri olarak görev aldı. Sadrazam’ın yargılamadan bir adamı katlettirmesi ve bunun sebebini soran Yahya Efendi’ye, “O senden sorulmaz" cevabı üzerine Kazaskerlikten ayrıldı. Ayrılış sebebini soran Padişaha verdiği şu cevap meşhurdun “Kaza emanettir. Padişah, kazaskerleri isti- ma-ı da’âvi, ihkak-ı hak, mazlumlan sı- yanet içün nasbeyler. lcab-ı şefi yok iken bugün bir adam katlolundu. Artık benim içün icrâ-yı kazaya imkân kalmadığından terk-i mansıba mecbur oldum.’
1610 başlarında ikinci defa Rumeli Kazaskerliği’ne getirilir. Ayrılışında Mi- halıç ve Kirmasti gelirleri arpalık olarak kendisine verilir. 1617 martında üçüncü kere Rumeli Kazaskeri, 1619 temmuzunda emekli olur. 21 Mayıs 1622’de Şeyhülislâmlığa atanır. İlk görevi şehit Padişah Sultan Osman’ın cenaze namazını kıldırmaktır. Devrin Sadrazamı Kemankeş Ali Paşa’ya rüşvet almaması için nasihat ettiği için araları açılır. Eylül/Ekim 1623 te azlolunur. 22 Mayıs 1625’te ikinci defa Şeyhülislamlığa getirilir. Bir zorba ayaklanması sonucunda şubat 1632’de azlolunur. 4 Ocak 1634’te son defa Şeyhülislâm olur, şubat 1635’te IV. Murat’la Revan Seferine katılır. Ordu imametini de üstlenmiştir. Aynı Padişahla 1637 Bağdat fethinde bulunur.
Yahya Efendi IV. Murat’tan çok büyük saygı görmüş, Bağdat seferine giderken Fırat’ı Padişahın kayığında geçmiştir. Padişahın, ihtiyar Şeyhülis- lâm’ın elini öpecek kadar ona saygı duyduğunu tarihler yazmıştır. IV. Murat’tan sonra gelen Sultan İbrahim’in bazı incitici söz ve davranışları karşısında hastalanmış, 27 Şubat 1643 günü vefat etmiş, cenazesi Fatih Camii’nden çok büyük bir kalabalıkla kaldırılmış, parmaklar üzerinde taşınan tabutu Sultan Selim civarındaki babası Zekeriya Efendi Medresesi’nin yer aldığı Koğacı Dede Türbesi yanına gömülmüştür. Mezar taşı kavuksuz olup beyaz mermerdendir. Üzerinde sülüs yazısıyla, ‘Hüve’l-Bâki. Sabıkan üç defa şeyhülislâm olup sadr-ı fetvada iken vefat iden merhum ve mağfûrunleh Yahya Efendi ruhıyçün el-Fatiha, Sene 1053’ yazılıdır.
Tarihler ve şuara tezkireleri onun ilimdeki derecesini ve ahlâkındaki erdemleri anlatmakla bitiremezler. Şiirlerini, özellikle gazeldeki başarılarını övüp büyük divan şairi Kazasker Bakî Efendi’nin şiirleriyle kıyaslarlar. Şair Nef’î ve Sabri onun kişiliğini öven kasideler yazmışlardır.
İşte uzun yıllar Osmanlı adaletini yöneten, gerektikçe IV. Murat gibi çetin bir Padişahın buyruklarını değiştirmek cesaretini gösteren bu bilgin ve erdemli din adamının şiirlerinde oldukça sık “Nevruz" motifiyle karşılaşılmaktadır.
Bu şiirlerin en tanınmışları IV. Murad’ın Nevruz gazelini tahmisi, yani beşlemesi ve yine bu şiire yazdığı naziredir. Önce tahmis üzerinde duralım:

"Mihr-i âlem-tâbdan güller çerâg-efrûz’dur
Nağmesi bülbüllerin ol şevkile pür-sûz’dur
Künc-i halvetden urûc eyle bu da bir rûz’dur

Ey gönül gül devridür vakt-i nev-i Nevrûz’dur
Can bağışlar âdeme bu dem dem-i Firûz’dur.

Rind-i bf-pervâ riyâ vü zühdi rû-pûş eylemez
Kavl-i nâsıh olsa dür gûşına mengûş eylemez
Gül gibi sâgar gire destine kim nûş eylemez

Vâ’ız-ı şehrin kimesne pendini gûş eylemez
lyş u nûşa es-salâdur bir mübârek rûz’dur.

Her makamı gülşenin hoşdur nevây-ı murgile
Eğlenür devran nevây-ı can-fezâ-yı murgile
Anmaz olur sâzı savt-ı pür-safâ-yı murgile

Bâğ pür-âvâzedür sıyt u sadâ-yı murgile
Gûyiyâ her kûşede bir dürlii sâz u sözdür.

Âşık-ı şeydâya dilber iltifat eyler velî
Can mezâkına sözin kand-i nebât eyler velî
Şerbet-i la’lin meded sâz-ı necât eyler velî

Leblerinden mürde-dil kesb-i hayât eyler velî
N’eyleyim ammâ yine ol gamzeler dil-dûz’dur.

Âşık-ı Leylî ile çekti Kays envâ-ı mihen
Gussa-i Şîrîn ile telh oldu ıyş-1 kûhken
Söyleme dil virdiğin dii-dâde Yahyâ sakla sen

Bu Murad’ın milket-i gönlün alup yağma iden
Bir sitem-kâr cefâ-cû dilber-i dil-sûz’dur."

IV. Murad ve Yahya Efendi Revan seferine 1637 yılı Nevruz’una yakın günlerde çıkmışlardır. Revan yakınlarındaki İğdır’ımızın halkı IV. Murad’ı İğdır Fâtihi ve bir millî kahraman olarak tanımakta, aynı zamanda Nevruz’u yüzyıllardan beri büyük bir coşkuyla ve törenlerle kutlamaktadırlar. Belki de IV. Murat bu Nevruz gazelini o sefer sırasında ve o topraklarda yazdı. Kim bilir? Yalnız şiirin havası İğdır’ın o yumuşak iklimine gerçekten uygun düşmektedir.

Tahmisi bir de günümüzün söyleyişiyle okuyalım:

“Güller, cihanı aydınlatan güneşten aldıkları ışıkları çe- rağ gibi saçıyorlar. Bülbüllerin şakıması o coşkuyla çok yakıcıdır. Yalnızlık köşesinden yüksel, bu da bir gündür. Ey gönül gül devri, yeni bir Nevruz vaktidir. Bu an insanın canına can bağışlayan uğurlu bir demdir. Korkusuz kalender, iki yüzlülüğü ve kendini yalnız ibadete vermeyi yüz örtüsü yapmaz-, inci, öğüt veren söz olsa kulağına küpe diye takmaz-, eline gül gibi kadeh girse içmez. Şehrin vaizinin öğüdüne kimse kulak asmaz oldu. Yemeye, içmeye davet için salâ veriliyor, bir mübarek gündür. Gül bahçesinin her yeri kuş sesiyle doludur. Felek, kuşun cana can katan sesiyle eğleniyor, kuşların neşe dolu sesi sazı aratmıyor. Bağ, bahçe kuş sesleriyle dolmuştur. Sanki her tarafta sazlar çalınıp şarkılar söylenmektedir.
Sevgili, deli aşığa iltifat eder fakat, sözünü can damağına şeker kamışı gibi sunar fakat, kırmızı dudağının şerbetini kurtuluşun yardımcısı yapar fakat, Sevgilinin dudaklarından ölmüş gönül bile hayat bulur fakat, o bakışlar gönlü iğnelemektedir. Leylâ’nın aşkıyla Kays çok mihnet çekti, Şirin’in tasasıyla dağları kazanın (yani Ferhadin) yaşamı acıyla doldu. Ey Yahya âşık olduğunu söyleme sakla. Bu, Murad’ın gönül ülkesini alıp yağmalayan, sitem eden, cefa arayan, gönül yakan bir güzeldir."
Yahya Efendi bir gazelinde de, Nevruz vesilesiyle Padişahı övmüş ve kendi mutluluğunu dile getirmiştin

“Tal’atindir husrevâ mihr-i dhân-efrûzumuz
Kadr-i bahtındır cihanda lydumuz Nevruzumuz.

Gül açıldı, bülbül oldı şâd diller şâdkâm
Hamdü-lillâh kim müsâ’id tâli-i fîrûzumuz.

Esdi çün bâd-ı bahar iltifât-ı şehriyâr
Âteşin gül gibi açılsun dil-i pür-sûzumuz.

Devletinde hazret-i Sultan Murad’ın hurremüz
Kadrdür her gicemüz, bayramdur her rûzumuz.

Tab’-ı Yahyâ medhine makdûrın eyler nisâr
Hâk-i pâyine varur mahzûnumuz, meknuzumuz."

Bu güzel şiirde IV. Murad’a şunları demek isten "Ey padişah! Cihanı aydınlatan güneş senin yüzündür, güzelliğindir. Dünyada bayramımız ve Nevruzumuz senin bahtının değeri ve derecesidir. Gül açıldı, bülbül şenlendi, gönüller de sevindi. Tanrı’ya hamdolsun ki uğurlu talihimiz uygun oldu. Padişahın lütufları bahar rüzgârı gibi esti, yanık dolu gönlümüz ateş rengi güller gibi açılsın. Hazret-i Sultan Mu- radin devletinde sevinçliyiz, her gecemiz Kadir gecesi, her günümüz de bayramdır. Yahya’nın yaradılışı seni övmek için bütün gücünü saçıp sarfeder, saklımız da gizlimiz de ayağının toprağına varıp ulaşır.”
Sultan Murad’a yazdığı "Nevruziye’ler gibi Sultan Ah- med’e de şiirler sunan Şeyhülislâm, bu Padişah için yazdığı bir kıt’aya:
“Şehinşâh-ı hümâyun-baht Sultân Ahmed Gâzi
. Kim dünyayı Münevver kıldı re’y-i âlem-efrûzı” beytiyle başlar ve şiirini şu dua ile bitirin
“Ricam oldur ki bin yıl pâyine yüz sürsün ey Yahyâ
Biri birinin ardınca cihânın lyd u Nevrûzı."
Dünyada birbiri ardınca geçirilecek bayram ve Nevruzların bin yıl Padişahın ayağına yüz sürmesini dileyen Yahya Efendi, yine Sultan Ahmed için yazdığı bir ’Nevruziye’ gazelde yeni günü şöyle anlatır:

“Goncenün açsun yine kalbin sabâ Nevruzdur
Bülbül-i zâr eylesün bir hoş nevâ Nevrûz’ur.

Subh-dem râh-ı çemen bî-gerd ü gil sünbül-hevâ
Gül gibi gülzâre azm it dilberâ Nevrûzdur.

Andelîbi yılda bir Nevrûzdur dilşâd iden
Nev-civânımla geçen her gün bana Nevrûzdur.

şâh-ı eyvân-ı hamel teşrif idüp dîvânını
Ehl-i bâğa eylesün cûd u sehâ Nevrûzdur.

Şâddır Yahyâ ki eyyâmında Sultan Ahmed’ün
Gicesi Kadr u güni bayrâmu ya Nevrûzdur.

Bu gazelin de kısaca anlamı şöyledir;
"Sabah rüzgârı goncanın kalbini açsın, çünkü Nevruzdur. Ağlayıp feryad eden bülbül de bir güzel şarkı söylesin, çünkü Nevruzdur. Sabahleyin çimenliğin yolu tozsuz, çamursuz, hava da sünbül yani yağa da bilir, aça da bilir. Ey sevgili, gül gibi sen de gül bahçesine gel. Bülbülün yılda bir kere gönlünü şad edip güle kavuştuğu Nevruz günüdür. Benim için de sevgiliyle geçecek her gün nevruzdur. Kuzu burcunun şahı, divanı şereflendirip yani güneş doğup veya kuzu burcuna girdiği mart dokuzunda güneş bağdakilere bereketli ışıklarını saçsın, cömertlik etsin-, çünkü Nevruzdur. Yahya, Sultan Ahmed’in devrinde mutludur, gecesi Kadir gecesi, gündüzleri de bayram veya Nevruz gibi geçmektedir."
Yahya Efendi’nin bu gazeli, Sultan Murad’ın “Nevruziye’ gazeline nazire olarak yazdığı, Padişah ölünce Sultan Ahmed’e sunduğu anlaşılmaktadır.
Şairimiz, “Nevruz’u beyitlerinde motif olarak da kullanmıştır. Meselâ hilâlin görülmemesi üzerine Şaban Ayı’nın otuzuncu günü mü, yoksa Ramazan’ın ilk günü mü olduğu şüpheli olan güne Nevruz’un yakın olması dolayısıyla söylediği şu beyit:

“Yakın itdi felek eyyâm-ı şeke rûz-i Nevrûzı
Bu takribiyle bir kaç gün temâşâgâh olur sahra."

İlgi çekicidir ki, Ramaza’nın gecikmesi üzerine kırlarda yapılacak eğlenceler için Yahya Efendi sanki çocuk gibi sevinmiştir.
Ancak bir başka beyitinde Nevruzda hava güzel olmayınca, güneş de görünmeyince, Sultan Nevruz’un hükmünün geçmez olduğunu ileri sürer:
“Nevrûz u nevbahârın iğen hükmü olmadı
Göstermez oldu kendüyi hurşîd-i tâb-dâr.”
Bir Beytinde de Nevruzu bir musiki makamı olarak kullanır ve:

"Mihrbânlık gördi hurşîd-i cihân-efrûzdan
Germ olup bülbül nevâya başladı Nevrûzdan” der.
“Hissedâr olmazsa âşık tâli-i fîrûzdan Nice şâd u hurrem olsun ıydden Nevrûzdan

N’eylesün Nevruz u lydün geldiğin erbâb-ı aşk
Âteş-i gam gitse kânûn-ı dil-i pür-sûzdan."

Beyitleriyle bahtsız âşıkların Nevruzdan ve bayramdan sevinip mutlu olamayacaklarını dile getirdiği bir Nevruzi- ye’sini de yine aynı makamdan bahsederek bitirir:

“Gönce tıflın açmadı Yahya hezârın nağmesi
Bî-haberdür dahî ol uşşâkdan, Nevrûzdan."

Şairler, sevgililerine kavuşma günlerini Nevruza benzetmişlerdir. Yahya Efendi de bu şairlerden biridir. Nitekim toplumumuzda yüzyıllar boyu Nevruzlarda kırlara çıkıp, gezip eğlenmişler, yemiş-içmişler, sevdikleriyle buluşup görüşmüşler, kısaca mutlu olmuşlardır.
Şeyhülislâm Yahya Efendi’den vereceğimiz son bir örnek beyitte onun da ayrılık gecesiyle kavuşma gününü bir tutup, hergünü mutluluk veren Nevruz gibi geçen bir duruma geldiğine tanıklık eden

“Yahyâ şeb-i hecrile bir rûz-i visâlin
Bir hâlete ermiş ki anun her güni Nevrûz."

Tanrının rahmeti üzerine olsun, bu beyit Şeyhülislâm Yahya’nın hayatının son günlerinde eriştiği sükûneti, huzuru ifade etmektedir. Kim bilir bu beyit belki de koca Şeyhülislâmın Cenab-ı Hakk’a kavuşacağı günleri birer Nevruz saydığının delilidir. Tıpkı büyük dedesinin söylediği gibi:
“Bayram’ım imdi, Bayram’ım imdi,
Bayram iderler yâr ile şimdi.
Hamd’ü senâlar hamd’ü senâlar,
Yâr ile bayram kıldı bu gönlüm...”

NOT: Bu yazıda yer alan şiirler Ibnülemin Mahmud Kemal İnal tarafından 1334 (1915/6)da İstanbul’da Asâr-ı Müfide Kütüphanesi dizisinde çıkan “Divan-ı Yahya"dan, şairin hayatı da aynı eserin 3-65. sayfalarında yer alan biyografiden alınmıştır. M.C. ♦