Makale

BİR ZAMANLAR TRAFİK VE KAZALAR

MESUT ÖZÜNLÜ

BİR ZAMANLAR TRAFİK VE KAZALAR

Trafik canavarının Küçüklüğünü hiç merak ettiniz mi? Eski devirlerde trafik nasıldı? Trafik kazaları ne zaman başladı? Trafiğin akışı hangi aşamalardan geçti? Bu soruların cevabını almadan, önce “trafik” kelimesinin kökenine bakalım, sonra da tarihin derinliklerine doğru şöyle bir gezintiye çıkalım.
Dilimize İngilizce ’den geçen trafik, bir yerden bir yere uğramak, seyir halinde bulunmak anlamlarına gelir. Ülkemiz insanının 1940’lı yıllardan sonra duymaya başladığı bu kelime, bugün birçok kavram ve tamlamalarla sık sık karşımızda. Bunları: Trafik kazası, trafik kuralları, trafik işaretleri, trafik cezası, trafik canavarı... şeklinde sıralamak mümkün.
Endüstri tarihine baktığımızda, motorlu taşıtların iki yüzyıla varan bir geçmişi olduğunu görürüz. Buhar gücüyle çalışan ilk motorlu taşıtlar 18. yüzyılın başlarında İngiltere’de keşfedilmiştir. Daha sonra Almanya ve Amerika’da benzinli ve dört zamanlı olarak geliştirilmiş, 19. yüzyılın sonlarına doğru dünyaya yayılmaya başlamış, 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra da büyük bir gelişme göstermiştir.
Otomobilin ilk çıktığı yıllarda insanlar, bu teknoloji harikasının bir zaman sonra, ülkelerine onlarca problemi de beraberinde getireceğini hiç tahmin etmemişlerdi. Yürümemek için otomobile öyle hücum başlamıştı ki, bu defa yayalar arabadan geçemez olmuştu. Sanki teknoloji geriye tepmişti. Sık sık trafik kazaları gündeme gelmiş, sıkıntılar artmış, ağlayanlar çoğalmıştı. Bu istenmeyen durum, insanları iyiden iyiye kaygılandırmaya başlamış ve alternatif çözümler bulmaya sevk etmişti.
Peki, daha öncesi? Milyonlarca araç ve gerecin adeta yaşanmaz hale getirdiği şehirler, caddeler, sokaklar, acaba bundan üç-beş asır önce nasıldı? Çiftçi ektiği ürünü, esnaf imal ettiği eşyayı hangi vasıtayla taşırdı? Antepli Ökkeş, Şarkikaraağaçlı Ali’yi ziyaret ederken, Mardinli Mehmet İstanbul’da okurken nasıl gelip giderdi? Kuş uçmaz, kervan geçmez dağlardan aşar, bunca yolu hep yürüyerek mi katederdi?
Bütün bu soruların cevabı, insanoğlunun ferdiyetten toplumsallaşmaya yürüdüğü tarihin çok eski devirlerine Kadar uzanır. Çünkü trafiğin tarihi insanın yürümesi ve toplumsallaşması ile başlar. Bundan böyle "yaya trafiği” tamlaması, belki de trafik tarihinin en eski kavramlarından biridir. Nitekim eski Çin tabletlerinde rastlanan yaya trafiği ile ilgili işaret ve kurallar bunu teyit etmektedir.
İnsan, önce yürümeyi sonra yürütmeyi öğrendi. Bazı vahşi hayvanları evcilleştirerek kendisine binek yaptı. Tekerleği icat etti. Bir yerden bir yere giderken kah yürüdü, kah hayvan gücüne dayanan nakil vasıtaları kullandı.
Dünün ulaşım araç ve gereçleri, bugün olduğu gibi, çeşit çeşit ve rengarenkti. Bugünün yol, cadde ve sokaklarını dolduran motosiklet, taksi, dolmuş, kamyon, otobüs, traktör gibi taşıtların yerinde, o günlerde at, deve, eşek, katır, fil, lama gibi binitlerle at arabası, kağnı, kızak ve fayton gibi taşıtlar vardı.
At, Asya ve Avrupa, deve Asya ve Afrika, fil Hindistan, lama ise daha çok Latin Amerika’da kullanılan yük ve binit hayvanlarıydı. Ren geyikleri ile kutup köpeklerinin çektiği kızaklar da Eskimoların yaşadığı buzullarla, Sibirya’nın kuzey bölgelerinde kullanılan nakliyat vasıtalarıydı.
Anadolu’da binit olarak kullanılan en gözde ulaşım aracı “at’tı. At, hem binit hem taşıt olarak kullanılırdı. Nasıl lüks bir arabanın, beyazı, kırmızısı ve mavisi varsa, atın da yağızı, kırı ve dorusu vardı. Tıpkı günümüzde iki arabanın, yolda yarış yapıp bazen trafik kazası yaptıkları gibi, iki atlı tozu dumana katarak yollarda bazen yarışa tutuşur, atın tökezlemesi veya uçurumdan yuvarlanmasıyla az da olsa ölümcül kazalar olurdu.
Katır orta halli kimselerin, eşek de dar gelirli kimselerle, köylülerin taşıtıydı. Üretici ve çiftçiler haftada bir, bağlı bulundukları kasaba ve şehirlerin pazarlarına akın eder, eşeklerle taşıdıkları yükleri satarlar, akşama doğru da satın aldıkları ile evlerine dönerlerdi.
Bu geliş-gidişlerde, bazen hiç umulmadık aksilikler de olurdu. Şehrin havasına pek alışık olmayan eşekler yolda çok kere ürker, gitmemek için inatlaşır, geriye, sağa-sola doğru hamleler yapar, trafiğin akışını bozardı. Bu, tıpkı “u dönüşü" yapan bir otomobil gibi, bazen geriden hızla gelmekte olan faytonların birbirine girmesine yol açar, ufak-tefek sıyrık ve yaralanmalara sebep olurdu.
O zamanlar şehirlerin havası bu kadar kirli, caddeler ve sokaklar bu kadar gürültülü değildi. Bugün korna ve motor seslerinin çınlattığı şehir ve kasabalarda, o gün develerin çan sesleri, at kişnemeleri ve at arabalarının hoş tıkırtıları yankılanırdı.
At arabası ve fayton şehir ve kasabalarda, kağnı ise daha çok kırsal kesimde ve köylerde kullanılırdı. Bugün büyük şehirlerde kullanılan taksi-dol- muşların yerini, o günlerde faytonlar doldururdu. Faytoncuların trafikteki seyirleri biraz sertçe olurdu. Kırbacı eline alıp, ata birkaç şaklattımı, at dört nala koşar, fayton dolu dizgin hızlanmaya başlardı. Bu, bir dolmuşun iki hat arasında seyrederken tam gaz gitmesi gibi bir şeydi.
Günümüzde meydana gelen trafik kazalarının insana verdiği zararın büyüklüğü, o günlerde vuku bulan kazalarla elbette mukayese edilemez. Fakat birçok yönüyle birbiriyle benzerlikler gösterdiğinde kuşku yoktur. Hatta bu benzerlikler bazen birbirine o kadar yaklaşır ki, sanki trafik ve kazalarla ilgili ifade ve deyimler, hep birbirlerinin eş anlamlısıymış gibi bir izlenim bırakır insanda. Bunlardan bir kaçını: Atı yola koşmak, trafiğe çıkmak. Dolu dizgin gitmek, son vitesi takmak. Dört nala koşturmak, tam gaz bastırmak. Bir torba saman, bir depo benzin. Atın ayağı sürçmüş, teker rottan çıkmış. Dizgini almak, frene basmak. At şişmiş sancılanmış, motor ısınmış su kaynatmış... şeklinde sıralayabiliriz.
Park sıkıntısı ve çarşı-pazar trafiğindeki yoğunluk, bugünün olduğu gibi o günlerin de önemli sorunlarından biriydi. 0 zamanlarda nüfus az, şehirler küçük, cadde ve sokaklar bugüne oranla daha dar olduğundan, zaman zaman izdiham meydana gelirdi. Şehir zaptiyeleri at, araba ve faytonunu olur olmaz yerde parkedenleri sık sık uyarır, hanlara ve hususi park için ayrılmış durak ve meydanlara çekmelerini söylerlerdi.
Engin bir geçmişi olan deve ve kervanların kara taşımacılığındaki yeri, mazisi Hz. Nuh’a kadar uzanan gemi ve yelkenlilerin deniz taşımacılığındaki yeri kadar büyüktü. Develer daha çok şehirlerarası, kervanlar da milletlerarası yollarda ticaret malları taşırlardı. Bazen bu kervanlara, başka diyarlar görmek isteyen gezginler, bazen de Şam, Buhara, İstanbul ve Kahire’deki mektep ve medreselerde okumak için yola çıkan talebeler katılırdı.
Asya ile Avrupa arasında köprü olan Anadolu, nasıl bugün iki kıtayı birbirine bağlayan yolların kavşak noktası durumunda ise, geçmiş yıllarda da, başta “ipek yolu" olmak üzere, birçok uluslararası yol ve güzergahın odaklandığı bir merkez olmuştu. Değişen tek şey belki de, bencilliğimizin, hırsımızın ve vurdumduymazlığımızın teknoloji ile el ele büyüttüğü trafik canavarının, o günlerde küçücük bir yavru olmasaydı.