Makale

DİNİMİZ İNSANÎ İLİŞKİLERE BÜYÜK ÖNEM VERİR

Dr. DURAK PUSMAZ / Haseki Eğilim Merkezi Müdürü

DİNİMİZ İNSANÎ İLİŞKİLERE BÜYÜK ÖNEM VERİR

Yüce Rabbimizin en güz yarattığını beyan ettiği1" insanın birçok güzel meziyetleri ve faziletleri vardır. İnsanın bu meziyetlerinden biri de sosyal bir varlık oluşudur. Gerçekten insan tek başına yaşayamaz, toplum içerisinde yaşar. Bu, insanın yaratılışında vardır. İnsanın yaratılışına en uygun kurallar manzumesi olan yüce dinimiz İslâmiyet, insanın toplum hayatını terk ederek uzlete çekilmesini, insanlardan uzak, tek başına yaşamasını hoş görmez. Peygamber Efendimiz hadis-i şeriflerinde: "insanların arasına karışıp onların eziyet ve cefalarına katlanan mü’min, insanların içerisine girmeyen ve onların baskılarına katlanmayan mü’minden daha faziletlidir.’"2’ buyurmuştur.
Toplum içerisinde yaşayan insanların günlük hayatlarında etraflarıyla olan İnsanî ilişkileri fevkalade önem arzeder. Sevgili Peygamberimiz İnsanî ilişkilere çok önem verirdi. Kendisi buna son derece riayet ederdi. Kötü olarak bilinen insanlarla bile güzel İnsanî ilişkiler kurar, böylece ümmetine örnek olurdu. Nitekim Hz. Aişe validemizden şöyle rivayet edilmiştin "Bir adam Rasûlüllah (s.a.s.)’in huzuruna girmek için izin istedi. Rasûlüllah onun sesini duyunca:
“- Bu, kabilesinin en kötü oğludur." dedi. Sonra ona izin verdi. Aradan fazla zaman geçmeden Rasûlüllah’ın onunla beraber güldüğünü işittim. Adam çıkınca:
“- Ya Rasûlallah! Biraz önce sen o adam hakkında söyleyeceğini söyledin. Sonra aradan zaman geçmeden güldün.” dediğimde, Rasûlüllah (s.a.s.):
İnsanların en kötüsü şerrinden dolayı insanların kendisinden korunduğu kimsedir.” buyurdu.3
İnsanlar farklı farklıdır. İçlerinde iyileri olduğu gibi, kötüleri de vardır. Her insan aynı değildir. Aynı toplum içerisinde yaşadığımıza göre iyi kimselerle olduğu gibi, kötü kimselerle de münasebetlerimiz olacaktır. Hiç kimseyi hor, hakir görmeden herkesle İnsanî münasebetleri devam ettirmek esastır. Peygamber Efendimiz böyle yapmıştır. Bir hadis-i şeriflerinde: “Buıstü bi müdârâti’n-nâs: Ben insanları iyi idare etmekle gönderildim.’"4 buyurmuştur. Hadis-i şerifin metninde geçen mü- darâ; gönül alma, yumuşak davranma, hoş geçinme, idare etme, alçak gönüllülük, tevazu gibi anlamlara gelir. Buna göre hadis-i şerifin manası-, ben insanlarla hoş geçinme, onlarla yumuşak davranmak, onlara karşı mütevazı olmakla gönderildim, demek olur. Peygamber Efendimiz hayatı boyunca bu güzel prensiplere bağlı kalmıştır.
Hafız Şîrâzî de Divan’ında: “İki cihanın rahatı iki harfin tefsirindedir: Dostlara lütufkarlık, düşmanlara müdara.”’51 diyerek müdaranın insan münasebetlerinde ne kadar önemli olduğuna işaret etmiştir.
Bir de ’müdahene’ vardır ki, bu; menfaat sağlamak için yüze gülmek, kavuksallamak, dalkavukluk etmek demektir. Dinimiz müdara’yı emretmiş, müdâhene’yi ise yasaklamıştır.
İzzet Molla cihanın fısk ile harab olmayacağını, onu harab edecek olan şeyin alimlerin müdâhenesi olacağını bir beytinde gayet güzel olarak şöyle ifade etmiştin
Meşhurdur fısk ile olmaz cihan harab
Eyler anı müdâhene-yi âliman harab.
Peygamber Efendimizin Örnek Davranışları
Peygamber Efendimizin güzel ve belirgin vasıflarından biri de gayet nazik ve kibar oluşu idi. Kendisine kaba davrananlara bile nezaketle davranır, gayet yumuşak ve hoşgörü ile muamele ederdi. Peygamber Efendimize Medine hayatı boyunca on sene hizmet etme şerefine mazhar olan Enes b. Malik hazretleri bizzat şahit olduğu bir olayı şöyle anlatıyor:
“Ben Rasûlallah’la beraber yürüyordum. Üzerinde Necran kumaşından yapılmış kalın kenarlı bir kaftan vardı. Bir bedevi gelip kaftanının yakasından tutarak şiddetli bir şekilde çekti. Rasûlüllah’ın boynuna baktım, bedevinin, kaftanı şiddetle çekmesinden dolayı boynunda iz bırakmıştı. Bedevi: “Ya Muhammedi Yanında bulunan Allah’ın malından bana bir şey verilmesini emret." dedi. Rasûlüllah bedevîden tarafa döndü ve güldü, sonra ona birşeyler verilmesini emretti.”6’
Bedevi; medeniyetten uzak, çölde çadırda ibtidâî tarzda yaşayan kimse demektir. Peygamber Efendimiz bedevîlere bile medenice muamele ederek insanlığı öğretmiştir. Peygamber Efendimizin insanlara yumuşaklıkla muamele etmesi, onun sahip olduğu üstün ahlakın bir neticesidir. Bu durum Kur’an-ı Kerim’de de tescil edilerek şöyle buyrulmuştur.
“Allah’ın rahmeti sebebiyledir ki sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse sen onları affet, onların bağışlanmalarını dile. İş konusunda onlara danış. Karar verdin mi de Allah’a dayan. Çünkü Allah kendisine dayanıp güvenenleri sever.”7
Rasûlüllah (s.a.s.) insanlara son derece yumuşaklıkla muamele ederdi, kaba davranışlarda bulunmazdı, katı kalpli, ürkütücü, kırıcı değildi. Şayet böyle olsa idi insanlar etrafında toplanmaz, dağılıp giderlerdi. Özellikle biz din görevlilerinin Efendimizin bu tür örnek davranışlarından alacağımız dersler, ibretler olmalıdır.
Peygamber Efendimiz ümmetine de İnsanî ilişkilere önem vermelerini emrederdi. Bir hadis-i şeriflerinde mü’mini şöyle tarif etmişlerdin “Mü’min başkalarıyla iyi geçinir ve kendisiyle iyi geçinilir. Ülfet etmeyen ve kendisiyle ülfette bulunulmayan kimsede hayır yoktur.’”8 Ülfet; alışma, aşinalık, dostluk, arkadaşlık, iyi geçinme, konuşup görüşme gibi anlamlara gelir. Buna göre hadis-i şerifin manası; mü’min başkalarıyla iyi münasebetler, dostluklar kurar, görüşür, konuşur, anlaşır, kaynaşır, demek olur.
Dinimiz, müslümanın, komşularıyla ve iş arkadaşlarıyla münasebetlerinin iyi olmasını ister. Sevgili Peygamberimiz komşuluk münasebetleri üzerinde çok dururdu. Hatta Efendimizin belirttiğine göre insanın iyi veya kötü olduğunun ölçüsü komşusunun onun hakkındaki kanaatidir. Konumuzla ilgili olarak asrı saadette cereyan etmiş ilginç bir olay nakletmek istiyorum: Allah Resûlüne bazen sahâbîlerden biri gelir ve : "Ey Allah’ın Rasûlü! Bana öyle bir amel göster ki onu yaptığım zaman cennete gireyim." derdi. Peygamber Efendimiz de gelen kimsenin durumunu gözönüne alarak ona bir şey emrederdi. Ebû Hüreyre (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre yine bir defa sahâbîlerden biri Peygamber Efendimize gelmiş ve aynı talepte bulunmuştu. Peygamber Efendimiz de kendisine çok kısa bir öğütte bulunarak:
İyi ol.” buyurmuş. Sahâbî:
Ya Rasülellâh, iyi olduğumu nasıl bileceğim?" deyince, Efendimiz şu cevabı vermişti:
Komşularına sor-, eğer onlar senin iyi olduğunu söylerlerse, sen iyi bir kimsesin, yok eğer kötü olduğunu söylerlerse o zaman sen kötü bir kimsenin, demektir.’9
Demek ki iyiliğimizin ve kötülüğümüzün ölçüsü yakın çevremiz ve komşularımızla olan İnsanî münasebetlerimizdir. Komşularımız iyi olduğumuzu söylüyorlarsa biz Allah katında da iyiyiz, komşularımız kötü olduğumuzu söylüyorlarsa Allah katında da kötüyüz demektir.
İslâm dini sadece namaz ve oruç gibi belirli ibadetlerden ibaret bir din değildir. Aslında bu ibadetler Allah ile kul arasında olan bir durumdur. İnsanın bir de diğer insanlarla olan ilişkileri vardır. Bu münasebetler de dinimizde çok büyük önem arzeder.
İnsanî münasebetlerde tabiilik, içtenlik ve dürüstlük çok önemlidir. İnsanların birbirlerini incitmemeleri, birbirlerine hoşgörüyle yaklaşmaları esastır. "İnsanlar, cemiyyet halindeki hayatlarında birbirlerini özellikle şu üç yol ile incitirler:
1- Bilgisizlikten ötürü yapıyan bir fiil ile ki buna "hata" denir. Hatanın sebebi insanın kendindedir.
. 2- Kaza eseri olarak yapılan bir incitme ki bunun sebebi insanın dışındadır.
3- Adaletsiz bir incitme ki bu, bilerek yaptığı, fakat düşünmeden yaptığı bir fiildir ki böyle bir fiil özellikle hiddet eseridir.”"10

Tezkiye

Tezkiye; temize çıkarma, iyiliğine şahitlik etme gibi anlamlara gelir. Eskiden mahkemelerde, gelişigüzel herkesin şahitliği kabul edilmezmiş. Şahit olarak getirilen kimsenin dürüst ve adaletli olduğu bilinmiyorsa onu tezkiye edecek, iyi ve güvenilir biri olduğunu belirtecek kimselere müracaat edilirmiş. Onlar bunu tezkiye ederse yani dürüst, doğru ve güvenilir bir kimse olduğunu söylerlerse şahitliği kabul edilir, yoksa edilmez, böylece yalancı şahitliği yoluyla hakkın zayi olması önlenirmiş. Burada, adaletiyle cihana ün salan Hz. Ömer döneminde cereyan eden şu olayı zikretmek istiyoruz:
Bir defa bir olaydan Hz. Ömer’e bir şahit getirilmişti. Hz. Ömer bu şahidi getiren kimseye:
“- Bana seni iyi tanıyan birini getir." dedi. Bunun üzerine birini şahit olarak getirdiler.
Yeni şahit davacıyı överek methedince Hz. Ömer:
Sen bu adamın girdiği, çıktığı yeri bilen yakın komşusu musun?" dedi. Şahit:
“- Hayır”, dedi. Hz. Ömer sordu: Zikrettiğin iyi ahlakını anlayacak kadar onunla bir yolculukta bulundun mu?" dedi.
Adam:
Hayır." dedi. Hz. Ömer:
Onun zikrettiğin iyi meziyetlerine delalet edecek kadar onunla bir alış verişte bulundun mu?" dedi. Adam:
Hayır." dedi. Hz. Ömer: Zannederim ki sen onu camide Kur’an okurken başını kaldırıp indirdiğin zaman görmüş olacaksın", deyince, adam:
Evet" diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Ömer:
Git, sen onu tanımıyorsun" dedi.
Sonra şahidi getiren kimseye dönerek:
Git seni bilen birini şahid olarak getir” dedi.’11
Evet komşuluk münasebetleri, yol arkadaşlığı ve ticari muameleler insanın karekterini ortaya çıkarır, insanın iyiliği kötülüğü bu gibi beraberlik ve muamelelerden sonra anlaşılır.

Güler Yüzlü Olmak

İnsanî ilişkilerde önemli hususlardan biri de daima güler yüzlü ve mütebessim olmaktır.
İnsanın bu hali gayet tabii ve samimi olmalı, yapmacık olmamalı. Asık suratlı olmak ve yüzünü ekşitmek hem dinimizde, hem de örfümüzde hoş karşılanmaz. İnsanlar güler yüzlü mütebessim olanları sever. Divan edebiyatının ünlü şairi Nâbî, güler yüzlü olmanın rahmet eseri, ekşi suratlı olmanın ise insanların nefretini çekeceğini bir beytinde gayet veciz olarak şöyle belirtir:
Hande-rûluk eser-i rahmettir
Turş-rûluk sebeb-i nefrettir"12’
Peygamber Efendimiz gayet mütebessim idi, devamlı güler yüzlü idi. Sahabe-i kiramdan Abdullah b. Haris hazretleri diyor ki:
“Mâ raevtü ehaden eksere te- bessümen min rasûlillahi (s.a.s.)” “Resulullah (s.a.s.)’den daha çok tebessüm eden hiç bir kimseyi görmedim.”"13’
Cerir b. Abdullah (r.a.)’da şöyle demiştir: “Rasûlüllah (s.a.s.) müslüman olduğum günden beri beni yanına girmekten men etmedi. Beni görüp yüzüme karşı tebessüm etmediği de olmadı.”’14
Konumuzla ilgili olması bakımından bu sahâbî hakkında şu rivayeti de kaydedelim: Bir gün Rasûlüllah (s.a.s.) ashabıyla otururken Cerîr b. Abdullah gelir, her tarafı dolu bularak kapının eşiğine oturur. Bunu gören Rasûlüllah (s.a.s.) üzerindeki kaftanını çıkararak üzerine oturması için Cerir’e atar. Cerir hemen kaftanı alıp öper, çok duygulanarak ağlar ve : "Kaftanınıza oturmak bana yaraşmaz” diyerek geri verir. Rasûlüllah (s.a.s.) ona bir yer verilmesine işaret ederek: "İzâ etâküm kerîmü kavmin fe ekrimûhu: Size bir kavmin büyüğü gelince ona ikram edin." buyurur."15’
Peygamber Efendimiz ümmetini de güler yüzlü olmaya teşvik ederek: “Tebessümüke fî vechi ehîke leke sadekatün: Kardeşinin yüzüne gülümsemenden dolayı sana sadaka sevabı verilir." buyurmuştur."16’
Başka bir hadis-i şeriflerinde de: "Sizler bütün insanlara mallarınızla iyilik yapmaya yetişemezsiniz. Öyle ise güleryüzlülükle ve güzel ahlakla iyilik yapmaya çalışınız.”17’ buyurmuştur.
Ebû Zer (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz kendisine hitaben: “İyiliğin hiç bir çeşidini sakın küçümseme. Velev ki kardeşine güler bir yüzle kavuşup buluşmanı bile.’’"18’ buyurmuştur.
Peygamber Efendimiz irşat ve tebliğ hayatında bir defa yüzünü ekşitmiş, hemen Cenabı Hakk’ın itabına uğramıştır. Şöyle ki:
Mekke döneminde, İslâmiyet’in ilk yıllarında Hz. Peygamber Rabîa’nın iki oğlu Utbe ve Şeybe, Ebû Cehil, Abbas b. Abdulmuttalib, Ümeyye b. Halef, Velid b. Mugire gibi Kureyşin ileri gelenleriyle bulunuyor, onları İslâm’a davet ediyordu. Bu arada gözleri görmeyen Abdullah b. Ümmü Mektum gelerek söze karıştı ve:
Ey Allah’ın Rasûlü, Allah’ın sana öğrettiklerinden bana öğret." dedi ve bu sözünü bir kaç defa tekrar etti.
Peygamber Efendimiz Abdullah’a cevap vermedi. Kureyşin ileri gelenleriyle konuşmaya devam etti, çünkü Kureyş ileri gelenleri kendi meclislerinde fakirlerin bulunup söze karışmalarından hoşlanmazlardı. Peygamber Efendimiz de onların İslâm’a girmesini umuyordu. Onlar İslâm’a girerse büyük ölçüde Mekke halkı da İslâm’a girerdi. Çünkü onlar, Mekke’nin ileri gelenleri, kabilelerinin reisleriydiler. Nitekim "ennâsü alâ dini mülûkihim: İnsanlar idarecilerinin dinleri üzeredirler.” denilmiştir. Diğer taraftan Abdullah b. Ümmü Mektum’la daha sonra da görüşebilirdi. Çünkü Abdullah yabancı değildi. Peygamberimizin eşi Hz. Hatice validemizin dayısının oğlu olup aileden biri idi. Şimdi Kureyş ulularını ikna etmek istiyordu. Onun için Abdullah’tan yüzçevirmiş, öteki adamlarla meşgul olmuş, onlar da kalkıp gitmişlerdi. Bunun üzerine Abese suresi’nin ilk beş âyeti inmiştir. Ayetlerin anlamı şöyledir:
“Surat astı ve yüz çevirdi; kendisine o âmâ geldi diye. Nereden biliyorsun; belki o temizlenip arınacak? Ya da öğüt alacak; böylelikle bu öğüt kendisine yarar sağlayacak?
Fakat kendini müstağni (hiç bir şeye ihtiyacı olmayan) gören ise, işte sen onda yankı uyandırmaya çalışıyorsun. Oysa onun temizlenip arınmasından sana ne?
Ama koşarak sana gelen ise, ki o, içi titreyerek korkar bir durumdadır-, sen ona aldırış etmeden oyalanıyorsun."19 Ayet-i kerimelerde açıkça görüldüğü gibi durum ne olursa olsun Peygamber efendimizin surat asıp yüzünü çevirmesi hoş karşılanmamıştır. Aslında Peygamber Efendimizin bu hareketi, fakire ve âmâya değer vermemesinden değildi. Efendimiz zengin fakir ayrımı yapmazdı, yapılmasını da hoş karşılamazdı. Oradaki hal özel bir durumdu. O da müşriklerin ileri gelenlerini İslâm’a davet ediyor, iknaya çalışıyor, onlar müslüman olursa İslâmiyet’in hızla yayılacağını düşünüyor, bir âmâ olan Abdullah b. Ümmü Mektum ile meşgul olarak onları kaçırmak istemiyordu.
Abdullah b. Ümmü Mektûm İslâm’ın ilk yıllarında müslüman olmuştur. Medine’ye ilk hicret eden sahâbîlerdendir.
Peygamber Efendimizin Bilal-i Habeşî ile birlikte müezzini idi. Abdullah gözleri görmediği için gazvelere iştirak etmemiştir. Peygamber Efendimiz gazveye giderken onu Medine’de halka namaz kıldırması için yerine vekil bırakırdı. Hz. Peygamberin onu 13 defa vekil bıraktığı nakledilmiştir.20
Bu ayetin inmesinden sonra Hz. Peygamber, onu nerede görse: “Merhaba ey kendisi yüzünden Rabb’imin beni azarladığı kimse, benden bir isteğin var mı?”21" diyerek hal ve hatırını sorardı.
Burada bir hususa daha dikkat çekmek istiyoruz. Yukarıdaki âyet-i kerimelerden öğrendiğimize göre hidayet açısından insanlar iki kısımdın
Bir kısım insanlar doğru yolu bulmak çabasındadırlar, bunun için çalışırlar, didinirler, araştırırlar, sorarlar, hakkı hakikati öğrenmek, böylece bozuk itikatlardan ve günah kirlerinden temizlenmek isterler. Tıpkı bir âmâ olan Abdullah b. Ümmü Mektum gibi.
Bir kısım insanlar ise bunların aksine sanki hidayetten müstağnidirler, hidayete ihtiyaçları yokmuş gibi anlatılan hak ve hakikate kulak vermezler, doğru yolu bulmak için gayret sarfetmezler. Tıpkı Kureyşin ileri gelenlerinin yaptığı gibi.
Öyle ise insanları hidayete davet eden kimseler, en fazla ilgiyi iman etmek için hazır ve istekli olan kimselere göstermelidirler. Toplum içerisinde ileri gelenlerle meşgul oluyoruz diye bunları ihmal etmemeliler.

Tatlı Dilli Olmak

İnsanî münasebetlerde en önemli hususlardan biri de elinden geldiğince tatlı dilli, güzel sözlü olmaya çalışmaktır. Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Görmedin mi Allah nasıl misal getirdi? Güzel bir sözü, kökü sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzetti. O ağaç Rabbinin izniyle her zaman meyvelerini verir. Allah insanlara misaller veriyor ki öğüt alsınlar. Çirkin söz ise toprağın üstünden sökülüp atılmış, kararsız kötü bir ağaca benzer.”’22
“İzzet ve şeref isteyen kimse bilsin ki izzet, bütünüyle Allah’ındır. Ona ancak güzel sözler yükselir. Onları da iyi ameller yükseltir.’’23 Peygamber Efendimiz de: “el- Kelimetü’t-tayibetü sadakatün: Güzel söz sadakadır.”24 buyurmuştur.
Güzel söz söylemesini bilmek ve yerinde konuşmak bir sanattır. Şöyle bir hikaye anlatılın Sultanın biri rüyasında 32 dişinin de çekildiğini görür. Vezirlerinden birini çağırıp tabir etmesini ister. Vezir:
- Sultanım, bütün akraba ve yakınlarınız ölecek hayatta sadece siz kalacaksınız, der.
Sultan buna çok üzülür ve veziri azleder.
Sonra diğer veziri çağırır, aynı rüyayı tabir etmesini ister, Vezir.
- Sultanım, akraba ve yakınlarınız içinde en uzun ömürlü siz olacaksınız, der. Sultan buna çok sevinir ve veziri mükâfatlandırır.
Aslında ikisinin sözü de aynıdır, fakat üslüp farkı vardır, söyleniş tarzı farklıdır.♦

(1) Tın Sûresi:4.
(2) Suyutî, el-Camiu’s-sagir, II, 185.
(3) imam Malik, Muvatta, Husnü’l-huluk, 4.
(4) en-Nebhânî, el-Fethu’l-kebîr, I, 480.
(5) A. Himmet Berki, 250 Hadis, DİB., Yayın
ları, 1979, s. 114.
(6) Buhârî, Edeb, 68; Müslim, Zekât, 128.
(7) Al-i Imran Suresi:159.
(8) en-Nebhânî, el-Fethu’l-kebîr, II, 472.
(9) Adûnî, Keşfü’l-hafâ’, 1, 72.
(10) Cavit Sunar, Ibn Miskeveyh ve Yunan’da ve Islâm’da Ahlak Görüşleri, Ankara, 1980, S. 112.
(11) Seyyid Kutub, islamda Sosyal Adalet (Çev. Yaşar Tunagör - M. Adnan Mansur), 1st. 1965, S. 17-18.
(12) A. Karahan, Nabi, Ankara, 1987, s. 198.
(13) Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 191.
(14) Buhârî, Menâkıbu’l-ensâr, 21; Müslim, Fedâilu’s-sahâbe, 135; Tirmizî, Menakıb, 41.
(15) İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, XII, 375.
(16) Tirmizî, Birr, 36.
(17) A. Hamdi Akseki, Islâm, İst., 1966, s. 303.
(18) Müslim, Birr, 144.
(19) Abese Suresi:1-10.
(20) Ibn Sa’d, Tabakât, IV, 205.
(21) Süleyman Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, İst 1991, X, 320.
(22) İbrahim sûresi:24-26.
(23) Fâtır sûresi: 10.
(24) Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 326, 350, 374.