Makale

Allah var, Gam Yok

Allah Var, Gam Yok
Ayşegül Gürbüz Kur’an Kursu Öğr. / Gerede-Bolu

Hüzünlü bir sonbahar günü yollardayım. Hava ne sıcak ne soğuk, hafif de bir rüzgâr var. Etraf sararan yapraklarla dolu… Hüzün bu yüzden sanırım. Aslında tam yürüyüş yapılacak hava ama minibüse binmem lazım. Mesafe yürümeye müsait değil. Minibüs kalabalık, demek ki cemaatim de kalabalık olacak diye hayra yoruyorum. Yolda iki büklüm, bastonu elinde camiye doğru giden birkaç teyze görüyorum. Oturdukları yerde uyuklayacaklar belki ama olsun. İyi ki bu teyzeler var. Bereket yürür mü? Yürüyor işte! Ayaklarıyla geliyor vaaza.
Cemaatimin bir kısmı hazır. Benimle birlikte camiye girenler, ardımdan gelenler derken toparlanıyoruz. Hâl hatır sorarken onlara belli etmeksizin bir de yoklama yapıyorum. Kimler var, kimler yok? Gelemeyenlerin selamları, haberleri derken başlıyoruz vaaza. Nasıl olduğunu anlamadan geçiyor zaman, geliyoruz sorulara. Soru soruyu açmış bir bakmışız konunun çok uzaklarındayız. Bundan istifade arkalarda oturan genç bir gelin söz istiyor. Tavırlarından çekindiği anlaşılıyor. Küçük yerlerde alenen soru sormak hiç kolay iş değildir. Herkesin herkesi tanıdığı ortamda hele de kendisiyle ilgili soru sormak bir manada sonradan ceremesini çekmeye hazır olmak demektir. Bu yüzden olsa gerek “Bir arkadaşım var” dedi. “Yani o sormamı istedi.” “Evet, buyurun” diyorum. “Arkadaşım hiç beklemediği bir anda hamile kalmış. Durumları da hiç iyi değil, eşinin düzenli bir işi yok. Bakamayacağını biliyor. Üç aylık olmadan bebeğini aldırmak günah değil demişler. Öyle mi? Aldırabilir mi?” Aslında cevabı kendisi gayet iyi biliyordu. Fetva verilmesinden ziyade ikna edilmeyi bekliyordu sanki. Öyle bir cümle kurmalıyım ki yapmayı tasarladığı işi bir daha aklından bile geçirmesin. Tam söze başlayacakken teyzelerden biri “Hocanım müsaade var mı ben bir şey anlatmak istiyorum?” diye söze girdi. Yaşına hürmeten ve konuyla alakalı olmasını umarak “müsaade sizin” dedim.
“Bundan on yedi sene evvel telefon çaldı, açtım. Hemen hastaneye gelin, kızınız kaza yaptı dediler. Nasıl gittiğimi bile hatırlamıyorum, gittim. Neresinden yaralandı, nasıl, iyileşecek mi diye sormaya kalmadan öğrendim ki kızım, damadım, torunum hepsi trafik kazasında can vermişler. Ne düşüneceğimi ne diyeceğimi şaşırdım. Deliriyorum herhâlde dedim. Gerçekmiş gibi gelmedi. İnanamadım. Ağlayamadım bile, dondum. Hastane koridorunda öylece kalakalmışım. Gelen, giden bir hengâme ben sanki orada değilim. Ne kadar durdum bilmiyorum, hemşire geldi. Meğerse küçük torun ölmemiş. Daha önce de söylemişler ama hiç anlayamamışım. Bir şok daha geçirdim. Sevineyim mi üzüleyim mi? Üç aylık bebe… Hepsi ölmemiş şükür Allah’a dedim. Sevindim. Çocuğu yara bere içinde görünce başladım ağlamaya. Kim teselli edecek bu çocuğu? Kim teselli edecek beni? Ben daha iflah olmam dedim. Çocuğu aldım eve geldim. Bir o, bir ben, bir de Allah. Başka kimsemiz yok. Açtı… Üç aylık çocuk ne yedirebilirim? Süt bebesi daha. İnek sütü verdim, şerbet yaptım. Yok, yemiyor. Allah’ım anası gitti rızkı da gitti çocuğun dedim. Nasipsiz yavrum dedim. O ağladı, ben ağladım. Susturamadım, göğsümü verdim. Açlıktan yavrum emmeye başladı. O emmeye çalıştıkça ben ağlıyorum. Süt gelmiyor diye hem öfkeleniyor hem daha çok asılıyor. Derken bir baktım ağzının kenarından süt sızıyor. Sütüm gelmiş. Tam dokuz ay emzirdim. Kaderde toruna anne olmak varmış. Demem o ki hocam, Allah dünyaya gönderdiğinin rızkını da gönderiyor. Allah dilerse kuru memeden süt akıtıyor. İşmiş, paraymış bahane…”
Oracıkta yeniden ve bin kere iman ettim ki “Allah söyletir.” Aradığım “ikna” bundan başka bir şey değildi. Akıllar ikna olmuştu, kalpler mutmain. Gözyaşları şahit…