Makale

Tesettür Emri ve Kadın

Tesettür Emri ve Kadın
Prof. Dr. İbrahim Hilmi Karslı Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

“Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, namus ve iffetlerini korusunlar. (Yüz ve eller gibi) görünen kısımlar müstesna, cazibe ve güzelliklerini açığa vurmasınlar.”
(Nur, 24/31.)

Şeytan, huzur-i ilahîden kovulduktan sonra ilk girişimini Âdem babamız ve Havva anamıza karşı yaptı. Bu sırada onlar cennette bulunuyorlardı. Vesvese ile üzerlerine vardı. Amacı, yasak ağaçtan onlara yedirmek; elbiselerini soyup edep yerlerini kendilerine göstermekti. Onları ayartmak için elinden geleni ihmal de etmedi. Neticede amacına da ulaştı. (A’raf, 7/20-22.)
A’raf suresinin devamındaki ayetlerde de insanlığa şu uyarı yapılır: “Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana babanızı, çirkin yerlerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizin de (ayağınızı kaydırıp) bir belaya düşürmesin!” (A’raf, 7/27.)
Görüldüğü gibi daha ilk karşılaşmada, cennette şeytan, insanın elbiselerini soymakta ve mahrem yerlerini açığa vurmayı başarmaktadır. İlk yaratılış sahnesinde Rabbimiz bir başkasını değil de bu konuyu bizlere hatırlatmıştır. Elbette ki bu, ilahî bir hikmet sebebiyledir. O da, herhâlde şudur: Kıyamete kadar şeytan insanı bu konuda rahat bırakmayacak ve beden mahremiyetine hürmetsizlik göstermesi için elinden geleni ardına koymayacaktır.
Buradan şu sonucu da çıkarabiliriz: Mahremiyete özen gösterip göstermemek, insanın ya kazanmasına ya da kaybetmesine sebep olmaktadır. Ya ilahî hoşnutluğa ermesine ya da bundan mahrum olmasına yol açmaktadır. Ya bahtiyar olmasına ya da bedbahtlığa düşmesine neden olmaktadır.
Örtünme, toplumların benimsedikleri değer yargılarına göre farklılaşır. Mesela Batı dünya görüşü, bedeni üzerinde insanın tam yetkili olduğunu savunur. Dolayısıyla “Bu beden benimdir; dilediğim gibi onu kullanırım.” düşüncesi hâkimdir. Hatta kadının özgür oluşunu, bu konuda ona tam bir serbestlik tanımakla eş değer tutar.
Bu yaklaşım tarzı, hayatı anlamsızlaştırmıştır. Onun amacını, bedensel arzuların ve hazların tatmin edilmesi seviyesine düşürmüştür. Öte yandan sınırsız bir özgürlük anlayışı cinsel sapmaları tetiklemiştir. Nitekim araştırmalar, modern toplumlarda eş cinsellik ve aile içi yasak ilişkilerin gittikçe çoğaldığını göstermektedir.
Aydınlanma süreci insanın dinî değerlerden kopması, kendi kendisini kutsaması sonucunu doğurdu. Her alanda özgürlük, insana verilen değerin bir yansıması olarak görüldü. Dolayısıyla örtünme, kadının özgürlüğünün önünde bir engel kabul edildi. Geleneksel uygulamaları terk ettiği ölçüde, insanın özgürleşeceği düşünüldü.
Belki de insanlık tarihinde ilk defa müstehcenlik bu denli sosyal bir görünüm kazandı ve dünyanın hâkim kültürü hâline geldi. Bütün bunlar, kadının bedeni üzerinden yapıldı. Onun kişiliği değil, dişiliği öne çıkarıldı. Cinselliği, sermayenin metaı ve reklamların en önemli malzemesi olarak kullanıldı.
İlahî değerler sistemine gelince, burada insan, yaratıcıdan bağımsız düşünülemez. Aksine O, bizim yaratan ve yaşatanımızdır. Dünya ve ahirette koruyup koruyanımız ve hakiki dostumuzdur. O, bizim gerçek sahibimizdir. Bedenimiz de O’nun bize bir emanetidir. Dolayısıyla O’na karşı bir sorumluluğumuz ve şükür borcumuz olmayacak mıdır?
Diğer taraftan insan, bedensel ve ruhsal yapısıyla eşsiz bir güzellik ve mükemmellik ortaya koymaktadır. Yüce Yaratıcı, insanı eliyle yaratmış ve kendi ruhundan canlılık özelliğini ona üflemiştir. Şu hâlde bedenimiz üzerinde O’nun tasarruf sahibi olmasından daha tabii ne olabilir?
İslami değerler sistemi, iffetli fert, iffetli toplumu hedefler. Bu sebeple beden mahremiyetini korumaya büyük önem verir. Kadının da erkeğin de kendini sergilemesini ve teşhir etmesini onaylamaz. Cinsel sapmalara giden yolları kapatır. Cinsler arası ilişkilerde birtakım kurallar koyar. Mesela bakışların haramdan korunması ve tesettüre riayet edilmesi bunlardan bazılarıdır.
Konu, Nur suresi 30-31. ayetlerinde ele alınır. Burada bakışların haramdan korunması, iffetli bir hayat sürdürülüp zinaya giden yollardan kaçınılması hem erkeğe hem de kadına emredilir. Birinci ayetin sonunda “Temiz ve erdemli kalmaları bakımından en uygun davranış tarzı budur.” ifadeleri gelir.
Bu uyarılar, insanın manevi hayatının saf ve temiz kalması açısından son derece önemlidir. Çünkü cinsel dürtülere hitap eden bir zaman kesitinde yaşıyoruz. Rahmani duyarlılıklar değil, şeytani yönelişler öne çıkmaktadır. Dolayısıyla dikkat edilmediği sürece insanların manevi hayatları kirlenmekte hatta kararmaktadır. Hayâ, namus ve iffet duyguları tarumar olmakta, kalbi ve ruhi hayat felce uğramaktadır.
Bahsedilen ayetlerde tesettürde kadının konumu öne çıkarılır ve konuya genişçe yer verilir. Oysa erkeklere yönelik 30. ayette aynı detayı göremiyoruz. Bu, Kur’an’ın ilgili tespitlerinin kadın fıtratıyla ne denli örtüştüğünü ortaya koymak açısından dikkat çekicidir.
İşte bu nedenle Kur’an, Nur suresi 31. ayette kadınlara kendi doğal güzelliklerini ve takılarını namahremlere göstermemeleri uyarısını yapar. Çünkü her iki cins birbirine karşı birer cazibe merkezidir. Bu, fıtratın bir gereğidir. Bu anlamda erkeğin nazarında kadının konumu ayette ziynet/süs olarak nitelendirilir. Ancak Kur’an, bunun açığa vurulmamasını, aksine yine ziynet olarak isimlendirilen (A’raf, 7/26, 31.) elbiseye büründürülmesini emreder. Çünkü kadının bedeni bir süstür. Dolayısıyla değerlidir ve korunması gerekir. Demek ki Kur’an’ın dilinde örtü, sanıldığı gibi kadını değersiz bir hâle getirmiyor, aksine ona ayrı bir değer ve güzellik katıyor.
Yine Nur suresi 31. ayeti, kadınların, halhal gibi göze batmayan ziynetlerini fark ettirmek için, adımlarını yere vurarak yürümemeleri uyarısını yapar. Burada da kadın psikolojisine dair bir işaret vardır. O da daha önce belirttiğimiz gibi kadının kendi cazibesini ortaya koyma arzusudur. Ayakları yere vurarak yürüme de bunun bir neticesidir. Bu, dün cahiliyede olduğu gibi bugün de vardır.
Tabii, konuyla ilgili burada bahsedilen ilahî uyarılar, kadının doğasının bastırılması anlamında yorumlanmamalıdır. Aksine Kur’an, burada bir yönlendirme yapmakta ve onun bedensel çekiciliğini ortaya koyma arzusunu toplumsal hayatta değil, eşine karşı sergilemesini hedeflemektedir. Bu açıdan, mutlu bir aile yuvasının kurulması ve devamı için kadındaki bu fıtri eğilim, son derece önemlidir ve birçok yaratılış hikmetini içermektedir.