Makale

Riya ve Düşündürdükleri

Riya ve Düşündürdükleri
Prof. Dr. Selim Özarslan Fırat Üniv. İlahiyat Fak.

İnsanların dinî ve sosyal yaşamlarında dikkat etmesi gereken imani ve ahlaki zaaf ve kusurlardan biri de riyadır. Riya, Türkçede özü ve sözü bir olmamak, inandığı gibi hareket etmemek, gösteriş yapmak, ikiyüzlü davranmak demektir. Arapça ’rüyet’ kökünden gelen riya “göstermek, gösteriş yapmak” anlamına gelmektedir. Riyanın temeli, halka hayırlı hasletleri göstermek suretiyle kalplerinde taht kurmak istemektir. Riya, iş, söz ve davranışlarda gösterişe yer vermek; herhangi bir iyiliği ve güzel bir işi Allah’ın rızasını kazanmak niyetiyle değil de insanların beğenisini elde etmek için yapmaktır. Bu gibi davranışlarda bulunan kimseye riyakâr veya mürai denir. Riyakâr birey, din ile dünyalık kazanmaya çalışan, kullar görsünler ve övsünler diye hayır peşinde koşan, Yüce Allah’ı unutup insanlardan gelecek yarar ve menfaate bakan kimsedir. Riya, insanlar arasında manevi nüfuz, şan ve şöhret elde etmek ve maddi çıkar sağlamak için yapılır. Dünyaya ait bu tür maddi ve manevi çıkarları elde etmek için, dinin insanlar tarafından alet edilmesi riyanın en kötü şeklidir. Bu tür davranışlar, hilekârlık ve yalancılıktır. İnsan şeref ve haysiyetine hakarettir. Aynı zamanda riya samimiyetsizlik olup ihlasın zıddıdır. Riya, yapılan ibadet ve güzel amellerin sevabını ortadan kaldırır. (Bakara, 2/264.) Riyanın iki sebebi vardır. Bunlardan ilki imandaki zayıflık, diğeri mal, mülk, makam ve şöhret gibi dünyalık hırsıdır.
Dinde riya “ahiret ameliyle dünya menfaati gözetmek” diye tanımlanmaktadır. Dinî ve felsefi kavramlar sözlüğü yazarı Seyyid Şerif Cürcani (ö. 816/1413) de riyayı “Allah Teala’dan başkasının rızasını gözetmek suretiyle, amelde samimiyeti /ihlası terk etmektir.” şeklinde tanımlamıştır. (Seyyid Şerif Cürcânî, Kitabü’t- Ta’rifât, Beyrut 1416/1995, 113.) Meşhur İslam düşünür ve kelamcısı olan Ebu Hamid Gazali (ö. 505/1111) de riyadan söz ederken onu “Allah’a ibadet ederken kulları hedef almak, onları avlamaya çalışmaktır.” biçiminde tanımlamıştır. Haris el-Muhasibi de riyayı şöyle betimlemektedir: “Riya, kulun Allah’a itaat ederken kullara yaranmak istemesidir.” (Kuşeyrî, er-Risale, 209.) Ahiret amelinden kasıt ibadettir. İbadetler ise sözle, bedenle ve servetle yani malla yapılabilir. İbadet yalnız Allah’a yapılır. O’nun rızası ve hoşnutluğunu kazanmak için yerine getirilir. Müminler olarak bizler her gün kırk kere bu gerçeği tekrarlarız: “Sadece sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz.” (Fatiha, 1/5.) Gerçek iman sahipleri, ibadet, fiil ve davranışlarını Allah rızası için yaparlar, insanların şöyle ya da böyle değerlendirmelerine itibar edip değer vermezler. (Maide, 5/ 54.)
Riya daha çok nafile ibadetlerde görülse de farzlarda olması da mümkündür. Müslüman bir birey, dinî sorumluluklarından birini yerine getirirken, örneğin namaz kılarken, oruç tutarken, zekât verirken ya da Kur’an okurken, kendisi için “Ne güzel namaz kılıyor, ne güzel oruç tutuyor, ne çok zekât veriyor, ne nağmeli ve güzel Kur’an okuyor!” denilmesini aklından geçiriyor ve bu düşünceyle bu eylemleri yerine getiriyorsa riya bataklığına düşmüş demektir. İslam Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.s.) riyayı “küçük şirk/ şirk-i asgar) kabul etmiş, ümmeti hakkında en çok korktuğu şeylerden biri olduğunu belirtmiştir. (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 428, 429.)
Bilindiği gibi ibadet başka bir deyişle kulluk, yalnızca Allah’a yapılır ve O’nun rızası için ifa edilirse sahibini, ulaşabileceği en yüksek noktaya yükseltir; dünya menfaatiyle karışırsa sahibini aşağıların aşağısına düşürür.
Saadet asrında bir sahabi Rasul-i Ekrem’in huzuruna gelerek “Ey Allah’ın elçisi, ben Allah rızası için savaşlara katılıyorum, fakat insanlar tarafından da takdir edilmemi arzu ediyorum. Buna ne dersin?” demişti. Henüz Hz. Peygamber cevap vermeden şu ayet-i kerime nazil olmuştur: “Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, doğru dürüst, iyi iş yapsın ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.” (Kehf, 18/110.) Bu bağlamda Hz. Peygamber (s.a.s.) de, ahirette, kahraman desinler diye savaşanların, cömert desinler diye infak edenlerin, âlim desinler diye ilim öğrenen ve öğretenlerin, güzel okuyor desinler diye Kur’an okuyanların yüzüstü cehenneme atılacaklarını bildirmiştir. (Müslim, İmare, 152; Nesai, Cihad, 22; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/ 322.)
Gösteriş ya da riya ibadet gibi yüksek bir duygu ve yüce bir görevi samimiyetten yoksun bırakır, dünyevi menfaate alet eder. Birkaç günlük dünya hayatının çekiciliğine kendisini kaptıranlar, ya mal mülkten ibaret olan maddi menfaate veya ün, şöhret ve nüfuzdan ibaret bulunan manevi menfaate kurban olurlar. Bu bağlamda Hz. Peygamber “Her ümmetin bir fitnesi (imtihan aracı) vardır, benim ümmetimin fitnesi de servettir.” (Tirmizi, Zühd, 26; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 160.) buyurarak mal mülk düşkünlerini şu sözleriyle tenkit etmiştir: “Kahrolsun altına gümüşe ve lükse tapan, boyun eğen kimse! Verilirse razı olur, verilmezse kızar. Kahrolsun, boynu altında kalsın! Bir yerine diken battığında çıkaranı olmasın!” (Buhari, Cihad, 70; Rikak, 10.)
Yüce Rabbü’l-âlemin bütün müminleri kendisine samimiyetle kulluk eden ihlaslı kulları içerisine girdirsin, bizleri ve neslimizden gelen haleflerimizi de küçük şirk olarak kabul edilen riyadan ve gösterişten korusun.