Makale

Maddi ve Manevi Mükemmelliğe Ulaşmada İlmin Gücü

Maddi ve Manevi Mükemmelliğe Ulaşmada İlmin Gücü

Prof. Dr. Sadık Kılıç Atatürk Üniv. İlahiyat Fak.

Cenab-ı Hakk’ın, "Sizler, insanlık âlemi için çıkarılıp gönderilmiş en hayırlı ümmetsiniz." (Âl-i İmran, 3/110.) ve "Sizden, hayra çığıran, ’marufu’ emreden ve ’münkerden’ de men eden bir toplum olsun" (Âl-i İmran, 3/104.) ayetlerinin açık delaletleriyle, ’en hayırlı ve öncül ümmet olmak’ gayesi, müminlerin boynuna, yerine getirilmesi gereken bir vecibe, bir ilahî vedia kılınmıştır.
Ulaşılması gereken ’en hayırlı ümmet olmak’ hedefi ise, hem manevi hem de maddi gelişmişliği, mükemmelleşmiş olmayı ifade eder. Manevi mükemmelleşmenin göstergesi de, ifadenin en geniş anlamında, kulluk şuur ve tavrı ile bu bileşimin afaki âleme, yani fert ve toplum hayatının her kademe ve tabasına aksetmiş olmasıdır. Yüce Yaratanımız katında makbul ve geçerli olabilecek bir kulluk bilinçlenmesininse, ancak tevhit ruhuyla mukayyet, onun tarafından tayin ve tevcih edilmesi gerektiği apaçıktır. Düsturlar kitabımız Kur’an-ı Kerim’de bunu gösteren pek çok ayet vardır.
Yine Kur’an’ın açıklamasına göre, maddi gelişme ile manevi hayatın niteliği arasında doğrudan bir münasebet, hatta bir iç içelik bulunmaktadır. Bir anlamda, gerek duygu gerekse amel açısından manevi hayat, bütün tezahürleriyle maddi hayatın alt yapısını, hayat fideliğini oluşturmaktadır. Bunun manası şudur: Ferdin ve onun oluşturduğu toplumun dinî, manevi telakkisindeki her değişim, onun maddi hayat çerçevesine de aksedecektir! Öyleyse ilerlemenin ve mükemmelleşmenin temelinde imanlı, bilinçli ve hedefli karar ve eylemleriyle fert bulunmaktadır! Vazgeçilmez bir özellik olarak dokusu böyle fertlerden oluşmayan toplum ve medeniyet de geri kalmışlık ve atalet duvarlarının arkasında âdeta tutuklu kalmaya mahkûm olacaktır. Bu fıtri toplumsal yasaya Kur’an-ı Kerim şu ayetiyle dikkatimizi çeker: "Muhakkak ki Allah, bir toplum kendilerinde bulunan hususiyeti değiştirmedikçe, o toplumun içinde bulunduğu durumu değiştirmez." (Ra’d, 13/11.) Şu hâlde, değişim ve mükemmelleşmenin, manevi ve maddi kemalin doruklarına yükselmenin motor gücü biz fertleriz.
Madalyonun öbür yüzüne baktığımızda, maddi gelişmenin tahakkuk edebilmesi için ’çalışma ve ilim yolu’na işaret edildiğini müşahede etmekteyiz. Burada biz özellikle ’ilim’ sözcüğünün altını çizmek, ona dikkat çekmek istiyoruz.
Amacı tüm toplumlar için adalet, güzellik ve mutluluğun mihenk taşı olacak bir ’âdil ve orta ümmet’ (Bakara, 2/143.) yetiştirmek olan ’ilim’, ruhunu ve kaynağını bu evrensel gayeden ve bilgiye olan sevgi ile hayranlıktan almaktadır. Bir anlamda yeryüzünün maddi çehresinin güzelleştirilmesi tekniği demek olan ilim, kutsal bir cazibe ile ’makro kozmik vahiy, sözsüz ayetler ve kevni bir Kur’an/kitap olan kâinatın, kâinat kitabının okunması, yorumlanması ve izah edilmesidir. Nebevi övgüye mazhar olan şair Lebid’in, bir şairin söyleyebileceği en doğru söz olarak nitelenen ifadeleriyle, "Mele-i A’lâdan gelen bir mesaj olan kâinat satırlarının tefekkür ve teemmül edilerek, oradaki şu üstün hakikatin idrak edilmesi: Ey beşeriyet! İyi biliniz ki, Allah’tan başka her şey fani ve sona ericidir; bütün nimetler de er ya da geç, mutlaka yok olucudur!"
Biz mümin toplulukları büyük başarılara ve tarihe misal gösterilecek diriliş ve mükemmelliklere iletecek olan, işte bu hayır dolu ilim ruhudur. Bu ruh ve ondaki evrensellik çerçevesi, bizi daima hep önde olmaya sevk etmektedir. Böylece bu, imanımızın zorunlu bir şartı olmaktadır. Zira iman ile ilim arasında doğrudan bir sebep-netice münasebetinin varlığına dikkat çeken Yüce Yaratanımız, kendisine gerçek anlamda kul olma imkânını, ilme ve ilim adamlarına raptederek, şöyle buyurur: "Allah’tan kulları içinde ancak âlim olanlar haşyet duyar!" (Fatır, 35/28.) Yani, kulluk görevini hakkıyla yerine getirir. İşte, Allah’a gerçek kul olmayı bilme ve O’na kulluk yapmada, ’bilenlerle bilmeyenlerin eşit olmadığı’ (bkz. Zümer, 39/9.) hususu daha bir açıklık kazanır. Nitekim bir Peygamber, vahiyle aydınlanmış seçkin bir insan (el-Mustafa) olmasına rağmen Hz. Muhammed’e, Rabbinden, ilmini arttırmasını istemesinin emredilmiş olması da, bu bakımdan çok anlamlıdır: "De ki: Rabbim, benim ilmimi arttır!" (Taha, 20/114.)
İnsanlığı aydınlatacak ilmin ışığından mahrum olmanın ’yok olmakla eş’ değer olduğuna bir işaret olmak üzere, Hz. Peygamber’in şu sözleri çok anlamlıdır: "İlmin kaldırılması ve cehaletin kökleşmesi kıyametin alametlerindendir." (Tecrid-i Sarih, 1/82; Hadis no: 71.) Şu hadisteyse, bambaşka bir nükteye dikkat çekilir: "...İlmin azalması kıyamet alametlerindendir." (Tecrid-i Sarih, I/83; Hadis no: 725.)
Kulluğun kemale ermesi ile ilim arasında böylesi açık bir münasebetin kurulmuş olması esasen insanın temel yaratılış özelliğinin yeniden vurgulanmasıdır. Zira, insanlığın atası olan Âdem (a.s.) şahsında bütün insanlara verilmiş olan en büyük imtiyaz ’isimlerin bilgisi’dir. Bu ise, tab’an/yaratılışça ahlaki ve dinî bir varlık olan insana, eşyanın, bilgi ve keşif dünyasına kazandırılan nesnelerin bilgisinin verilmesidir ki, günümüzde bu, ’bilim’ (science) diye adlandırılmaktadır. Öte yandan mezkûr ayetin (Fatır, 35/28.) tefsirinde ’âlimler’ kelimesi, müfessirler tarafından her ne kadar "Allah’ı, O’na uygun düşen sıfatlarla tazime layık işlerini, fiillerini bilenler" manasıyla yorumlanmışsa da (bkz. el-Alusi, Rûhu’l-Me’ânî, XXII/191.), Kur’an’ı anlamada çok mühim bir esas olan, ’İtibar/değerlendirme, ayetin inmesine vesile olan sebebin hususiliğine değil, Kur’an lafzının umumiliğine göredir’ kaidesince, burada Cenab-ı Hakk’ın, ihata edilmesi mümkün olmayan sonsuz ilminden cüz’i biçimde bahseden ve böylece, bizi O’na iman aydınlığına iletmesi kuvvetle muhtemel olan her ilim ve her âlim, bilim adamı kastedilmiş olabilir.
Şu hâlde, istisnasız, bütün beşeriyet için manevi ve maddi yücelme, bu ’mukaddes ilim vedi’asına dört elle sarılmakla gerçekleşebilecektir. Kendi ferdiyetinin olduğu kadar, toplumun ve evrenin derin anlamı da, ilim sayesinde sarahate kavuşacaktır. Denilebilir ki ilim, olmazsa da olur kabilinden bir alan değil, ama maddi manevi mükemmelliğin en köklü ve ilahî aracıdır. İşte Allah, insanları kâinatın nesnelerini egemenlikleri altında bulundurmaları ve arza/yeryüzüne halife seçilmiş olmalarından ötürü, sorumluluklarını ifa edebilmeleri için daha ilk andan itibaren bu ilmi elde etmeye kabiliyetli bir biçimde yaratmıştır! (Muhammed Şihabuddin en-Nedvi, Beyne ’ılmi Adem ve’l-’ılmi’l-hadîs, 1986, s. 16.)
Bütün insanlığa evrensel bir ’usve-örnek’ olacak oluşumlar için, ferdi değişim ve tekemmülün şart olduğu gerçeğinden yola çıkarak önce manevi kemal ve yüceliş surlarımızı yükseltmeli, kendi insani mahiyet ve gayemizi hep daima hatırlamalıyız. ’Kurtuluş, Esenlik Yurdu (Yunus, 10/25.)’na davetin öncüleri olan biz, İslam’ın imanla aydınlanmış müntesipleri, Allah’ın Fa’âl ismini daima zikrederek, hep çalışmalı; O’nun Allâm, Alîm, Âlim, vd. isimlerini anarak da, maddi kemale yükseltici basamaklar olan ilim yolunda, bir ’Üsve-i Hasene’ olma cehdine girmeliyiz. Küllerinden yeniden doğan zümrüdüanka/Phenix kuşu misali, üzerimize çekmiş olduğumuz ataleti, hareketsizliği sırtımızdan fırlatıp hayat ve ümit dolu olan; insanlığın tekrar görmek uğruna sonsuz arayışlara yöneldiği ’Mutluluk Çağı (Asr-ı saadet)’na sürekli bir ima ve atıfta bulunan bir oluşuma, harekete ve dinamizme bürünmeliyiz!
Şunu asla unutmamalıyız ki, vahiy bilgisinin çerçevesine oturmayan; böyle bir Aşkın, üst disiplince yönlendirilip murakabe edilmeyen ilim ve onun uygulamaları olan teknoloji, mutluluk yerine mutsuzluk getirecek, bizi kâinat çapında bir kaosa, dünyevi kıyametlere sürükleyecektir.
Allahü a’lemü bi’s-savab...