Makale

Çoğulculuk Anlayışına İslam Dini Açısından Bir Bakış

Çoğulculuk Anlayışına İslam Dini Açısından Bir Bakış

İsmail Başaran
Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü Eğitim Uzmanı

“Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.” (Hucurat, 49/13.)
Müslümanların dünya görüşlerini ve değer ölçütlerini dayandırdıkları ayetlerden biri de budur. Şahıslar, gruplar, ümmetler, kavimler, milletler siyasi, kültürel, biyolojik, coğrafi vb. farklarla birbirinden ayrılır; bu farklara bağlı olarak farklı kimlik sahibi olur, sonuçta bu kimlikleriyle tanınır ve birbirleriyle tanışırlar. Ayrıca bu gruplardan her biri kendince önemsediği farkını, özelliğini bir gurur, değer ve övünç vesilesi yapar.
Ayet farklı yaratılmış olmanın “kimlik edinme ve bu kimlikle tanınma, tanışma” hikmetini onaylamakta ve mebni olduğu gayeyi belirtmekte; ancak farklı sosyal ve etnik guruplara mensup olmanın üstünlük ve diğerleri üzerinde tahakküm vesilesi olarak kullanılmasını reddetmektedir. Bunun yanında insanın şeref ve değerini, kendi iradesi ile elde etmediği etnik aidiyete değil, kendi irade ve çabasıyla elde ettiği herkes tarafından kabul görmüş evrensel ahlaki değerlere (faziletlere) bağlamaktadır. Ayetteki “etka” kelimesinin içerdiği ‘takva’ kavramı, evrensel değerleri, erdemleri edinme ve bunların zıtlarından titizlikle kaçınma ve sakınmayı ifade etmektedir. “Ey Âdemoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise verdik. Takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) elbisesi var ya, işte o daha hayırlıdır. Bu (giysiler), Allah’ın rahmetinin alametlerindendir. Belki öğüt alırlar (diye onları insanlara verdik.)” (A’raf, 7/26.)
Hak dine iman dışındaki evrensel değerler, hangi kişi ve grupta bulunursa o diğerlerinden daha üstündür ve daha değerlidir. Sıra hak dine imana gelince, özellikle ebedî kurtuluş bakımından başka hiçbir değer ve erdem imanın yerini tutmaz, imandan üstün olamaz.
Ayetin ortaya koyduğu insanlık değeri ile gruplar arası ilişkiyi şöyle özetlemek mümkündür:
Bütün insanlar bir erkek (Âdem) ile bir kadından (Havva) yaratılmış, meydana getirilmiştir. Allah Âdem’i topraktan, eşini de Âdem’in aslından yaratmış, bunların karı-koca olmalarından sonra da doğum yoluyla insanlık vücuda gelmiş, üremiş ve çoğalmıştır.
İslami anlayışa göre bütün insanların temeli ve aslı birdir, aynı madenden ve maddeden yaratılmışlardır; hem kök hem de biyolojik temel özellikleri farklı değildir, bu yönden birbirlerine karşı bir üstünlük veya aşağılık durumları söz konusu olamaz. Temelde yaratılış itibarıyla kardeş olan insanlar birçok hikmet yanında farklı kimliklerle tanınıp tanışmaları için gruplara ayrılmışlardır. Her grup, başkalarından farklı, kendi aralarında ortak özelliklerine dayalı olarak bir araya gelir ve dayanışırlar. Bu birleşme ve dayanışmada temel unsur din veya inanç olmuştur. Dini bir olanlar birbirini kardeş bilmiş ve genellikle diğer özelliklerdeki ortaklık bu özel bağın üstüne çıkmamıştır. Dinin insana kazandırmak istediği en önemli değer ahlaktır (takva ve Allah’a bağlılık). İnsan olarak yaratılmışlarda bulunacak en üstün değerin ölçütü, her zaman ahlak, samimiyet (ihlas) ve dindarlık olmalıdır. Bunlar Allah katında insanı yücelten değerlerdir.
Şu hususun altı kesinlikle çizilmelidir. Yukarıda bahsedilen ayet, sadece Müslümanlara seslenen bir ayet değildir, ayet “Ey insanlar!” hitabıyla herkesi kucaklamaktadır. Bu ayet insanlığa; aynı anne-baba temel düzeni üzerine inşa edilmiş tek bir aileye ait oldukları ve farklı ailelerden oluşan büyük bir ev olduklarını da hatırlatmaktadır. Aynı zamanda bu gerçek, vahdet içerisinde kesret ve kesret içerisinde vahdetin mümkün olduğunu bizlere anlatmaktadır. İnsanlık âdeta, her bir çiçeğin kendi asli güzelliğiyle güzel kabul edilmesi gereken çiçeklerden oluşan bir buket çiçek gibidir. Bu çiçekler kombinasyonu ve onların zengin farklılıkları gerçekten tek başına bir çiçekten daha güzeldir. Kanaatimizce bu deruni ve engin insan kardeşliği ile ilgili Kur’an’daki bu kapsamlı ifade, herkesi kapsayan dünya barışının temellerini oluşturmaktadır.
Günümüz dünyasında “çoğulculuk” fikri nispeten yeni bir kavram iken, Kur’an’a aşina olan biz Müslümanlar için ise bu kavram yeni bir kavram değildir. ‘Multiculturalism’ olarak anılan bu dünya görüşü, Batı’da 1970’li yıllardan itibaren resmî devlet politikaları hâline gelmeye başlamıştır. Kur’an’da; “Allah dilemiş olsaydı tüm insanlığı bir millet olarak yaratırdı” şeklindeki ifade açıkça bu konuyu ifade etmektedir. (Maide, 5/48; Hud, 11/118.) Yine buna benzer bir şekilde diğer bir ayette; “Eğer Allah dilemiş olsaydı, tüm insanlar iman ederlerdi.” buyrulmaktadır. (Yunus, 10/99.)
Bu şu anlama gelmektedir; insanları inanmaya zorlamak, bazılarının O’nu inkâr etme gerçeğini de içine alan O’nun insana verdiği “hür irade” serbestiyetine karşı çıkmak anlamına gelmektedir. Allah’a inanmayı kabul etmek veya O’na inanmayı reddetmek için verilecek nihai mükâfat veya ceza hesap gününe kadar ertelenmiştir. Bu değer bize, hesaba çekici bir tavır içerisinde olmamayı ve insanları oldukları gibi kabul etmeyi telkin etmektedir. Bir başka ifadeyle insanlar seçme hakkına sahiptir ve yaratıcılarına karşı işledikleri fiillerinden dolayı sorumludurlar. Çoğulculuğu kabul etmek, ne nihai gerçeklerin çoğulluğunu kabul etmek ne de birinin inancını diğerleriyle paylaşmasına hatta onları o inanca davet etmesine engel olmak demektir. Çoğulculuk, farklı inanç ve kanaatlere sahip olanların birbirlerine fikirlerini dayatmadan barışçı bir şekilde beraber yaşamaları anlamına gelmektedir.
Kur’an’ın nazil olduğu zamanda Araplarda da kavimleri ve kabileleri ile övünme, kendilerini bu yüzden başkalarından üstün görme âdeti güçlü bir şekilde mevcuttu. İslam tüm insanların eşitliği gerçeğini ilan edince bunu sindirmekte zorlananlar olmuş, bazı soylu aileler ve kabileler kızlarını diğerlerine veya azatlı kölelere vermek istememişlerdi. Nitekim Hz. Peygamber bu anlayışı kırmak için kendisine, daha önce bir köle olan bir siyahiyi yani Bilal Habeşi’yi başmüezzin olarak tayin etmiştir. İşte Hz. Peygamber tüm bu yanlış anlayışlarla mücadele etmiş, bu şekilde davranarak müminleri eğitmiş ve meşhur Veda Hutbesi’nde bütün insanlığa şöyle seslenmiştir:
“Ey insanlar! Şunu iyi biliniz ki Rabbiniz birdir, babanız birdir. Arap’ın başka ırka, başka ırkın Arap’a, beyazın siyaha, siyahın beyaza, dindarlık ve ahlak üstünlüğü dışında bir üstünlüğü yoktur. Dinleyin! Bu ilahî gerçeği size tebliğ ettim mi, bildirdim mi?” Hep birden “Evet” dediler. “Öyleyse burada olanlar olmayanlara bildirsin.” buyurmuştur. (Müsned, 5/411.)
İşte İslam’ın herkesi kucaklayan ve yaratılış hikmetine uygun bu yönünden dolayı İslam dini, Hz. Peygamber’in Veda Hutbesi sırasında yüz bini aşkın sayılara ulaşmıştı.
Sonuç olarak denebilir ki; çoğulculuk anlayışından yola çıkarak yukarıda sadece bir örneğini vermeye çalıştığımız Kur’an’ın bizlere öğrettiği ebedî değerler manzumesi ve prensipler, kişilerin seçimlerine bakılmaksızın herkes ile beraber bir arada barış içinde yaşayabilme ve karşılıklı ilişki kurabilmeyi sağlayan sağlam bir temel oluşturmaktadır. Nitekim tarihimizde de bu örnekleri bolca görmek mümkündür.