Makale

İrfan Yolculuğuna Niyet Etmek: Tasavvufta Yakaza Hâli

İrfan Yolculuğuna Niyet Etmek: Tasavvufta Yakaza Hâli

Doç. Dr. Semih Ceyhan TDV İslam Araştırmaları Merkezi

Bunda gelmekten murâd çün kim Hakk’ın irfânıdır
Ey Niyâzî kişi ol irfânı bulmazsa ne güç
(Hz. Pîr Niyâzî-i Mısrî)
“Biz neden varolduk?” şeklindeki beşer aklının kadim sorusuna sufi ârifler genellikle “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 51/56.) ayetiyle cevap verirler. Başta İbn Abbas olmak üzere irfan yolunun büyükleri insanın yaratılışındaki birinci gayenin mutlak anlamda Allah’a kulluk yani ubudiyet, kulluktan maksadın ise kullukta bulunulan Hakk’ın bilinmesi (marifet, irfan) olduğunu vurgulamışlardır. Çünkü kulluk, kulluk edilenin bilinmesine bağlıdır. Marifetsiz ibadet âdet kabilindendir. İrfanın gayesi ise tevhit ya da Hakk’ı birlemek, âlemdeki kesreti vahdete/çokluğu birliğe/irca etmektir. Dolayısıyla insanın yaratılış amacını birbirini iltizam edecek şekilde üç aşamalıdır: Kulluk etmek, bilmek ve birlemek.
İmam Gazzali bilmeyi (irfan) “Allah’ın kulunun kalbine attığı bir nurla kulun daha önce isimlerini bildiği şeyleri açık seçik müşahede etmesi ve tevhidi idrak etmesi” şeklinde tanımlar. (Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-dîn, Kahire 1939, I, s. 26-27.)
İrfana ermek ve eşyanın hakikatlerine dair bilgi sahibi olmak oldukça çileli bir yolculuktur. Yolculuğun başlangıcında yolcu öncelikle manevi bir farkındalık ve uyanış hâlindedir. Mutasavvıflar’da bu agâhlık “yakaza” terimiyle karşılanmıştır. Yakaza gaflet teriminin zıddıdır ve gafletten uyanma hâlinde görülen ilk ürpertidir. Sufilere göre gaflet üçe ayrılır: Birincisi, Hakk’ı terk edip onun dışındaki şeylerle (masiva) meşgul olmaktır. Bu meşguliyet kişiyi Hakk’tan uzaklaştırdığından Hak ile birliktelik manasına gelen huzurun ortadan kalkmasına sebep olur. Amelde gaye Hak ile birlikte olmak ise gaflet hâlinde gerçekleştirilen ameller hedefine ulaşamamış demektir. İkinci gaflet ile kastedilen, ölümü ve masivanın geçiciliğini unutup, tamamen dünya hayatına dalmaktır. Üçüncü gaflet türü ise, fiilleri görüp fiillerin yaratıcısını unutmaktır. Diğer bir ifadeyle daima mahlukat âlemindeki çokluğu (kesret) itibara alıp, çoklukta Hakk’ın birliğini (vahdet) müşahede etmemektir. İşte yakaza bu üç tür gafletten uzaklaşarak, kalp gözünün açılmasıdır.
Peki mümin, gafletten uyandığında neyi nasıl fark edecektir? Ârifler tasavvufa dair yazdıkları eserlerin “yakaza” babında bu sorunun cevabını vermeye çalışırlar.
Sözlükte “uyanıklık” anlamındaki yakaza, Hakk’a ulaşmayı, O’nu bilmeyi ve idrak etmeyi tüm varlığıyla arzulayan insan kalbinin Hak tarafından gelen bir uyarıcı, bir tembih, bir ışıltı ile uyanıklık hâline kavuşmasıdır. İnsan böylelikle Hakk’tan uzaklığına işaret eden, Hak ile kendisi arasında kalın perdeler geren gaflet uykusundan uyanarak kendisi, çevresi, içinde bulunduğu âlem, dünyada meydana gelen olaylar ve tüm bunların yegâne halikı Allah’a dair bir farkındalığa ve ayıklığa kavuşur. Bu farkındalık sayesinde kendisini Hak’tan uzaklaştıran geçmiş günahlarından tövbe eder, pişman olur, gözyaşı döker. Akıtılan gözyaşları insanın ferahlamasına sebebiyet verir. Bu ferahlık kulun Hakk’a yakınlaşması için gayretini durmadan artırmasına yol açar.
İslam medeniyetinin yetiştirdiği büyük ariflerden biri olan Abdullah Ensari el-Herevi’ye göre yakaza hâli tasavvuf yolculuğunun ilk merhalesidir. Ardından tövbe makamı gelir. Herevi’ye göre yakaza üç şekilde olur:
Birincisi, kalbin Hakk’ın verdiği nimetlerin sonsuz ve sınırsız olduğunu düşünmesi; bu nimetleri bilmek için bütün gücünü sarf etmesi ve nimetlerin şükrünü eda hususunda kusurunu ve acizliğini idrak etmesidir. Nimeti ve değerini bilmek ise üç şeyle kemalini bulur: Akıl nuruyla, ilahî ihsanlar karşısında acziyetini itiraf etmekle ve belalara müptela olan kimselerden ibret almakla.
İkincisi, insanın işlediği suçları gözden geçirmesi, muhasebede bulunması, işlediği günahlara ve hatalara muttali olması, hatalarını telafi yoluna gitmesi, günahlarına olan bağımlılığından kurtulması ve onlardan tamamıyla arınmak suretiyle Hakk’tan kurtuluş talebinde bulunmasıdır. Geçmiş günahları muhasebe etmek ise üç şeyle sağlamlaşır: Hakk’a tazimde bulunmakla, kişinin kendisini tanımasıyla ve cehennemi tasdik etmekle.
Üçüncüsü, insanın hayatı boyunca ibadet açısından kazandığı ve elinden kaçırdığı şeylerin farkında olması, ömrünü boşa harcamaması, kaçırdığı fırsatları telafi etmek ve kalan zamanını bereketli kılmak için ömrüne dikkat etmesidir. İnsanın ömründeki fazlalık ve eksiklikleri kavraması da üç şeyle istikamete kavuşur: İlim meclislerinde bulunmakla, Hakk’a hizmete çağıran sese kulak vermekle ve salih kişilerle sohbet etmekle.
İlk dönem sufilerinin ortak kanaatine göre yakaza hâlinden önce “intibah” denilen bir hâl vardır. Kul bâtınına ansızın doğan hâllere sarılarak intibaha erer ve gaflet uykusundan uyanır. Bu intibah onu yakaza hâline ulaştırır. Yakazaya erdiği zaman bu durum teyakkuz sahibinin doğru yola iletilmesini sağlar. Hakk’tan başka bir yolda olduğunu bilip de doğru yola gitmeyi istediği zaman tövbe eder. Yakaza hâli tam olan kişi bu hâli ile tövbe makamına yükseltilir. (Ebû Hafs Şihâbüddin Ömer es-Sühreverdî, Avâriful’-maârif (trc. H. Kâmil Yılmaz-İrfan Gündüz), İstanbul 1993, s. 594.)
Kulun yakaza hâli sağlam olursa, kalbi “fikre” denilen tefekkür makamına yükselir. Fikre üçe ayrılır: Tevhidin kendisini düşünmek, Allah’ın fiillerindeki ince hikmetleri düşünmek, amellerin ve hâllerin manalarını düşünmek.
Füsus şarihi Abdürrezzak Kâşani “İrfan yolcuğuna (süluk) niyet etmek” şeklinde tanımladığı yakaza yolculuğunun başlangıcından sonuna değin farklı görünümler kazandığını söyler. Bu itibarla insana gereken şey her an bir farkındalık hâlinde olması, nefsini muhasebe ederek katettiği merhalelerden elde ettiği neticeleri anlamasıdır. Mümin kul başlangıçta gaflet uykusundan uyandıktan sonra, şeytanın ve kötülüğü emreden nefsin (nefs-i emmare) davetlerinden sakınmakta hassas davranır, boş vehimlerden yüz çevirir. Şeriat ve tarikat amellerini yerine getirmekten ötürü nefsinde ortaya çıkan kibir, riya ve ucup gibi ahlaki fiillere karşı uyanık olur. İyi vasıflarının kötü vasıflara dönüşmemesi için faziletlerini görmekten sakınarak melamet tavrında olur, kendisini daima kınar, eksikliğini görür. Kalbinin Allah karşısında diri olması için her daim Allah’ın huzurunda olduğunu murakabe etmesi kulun manevi farkındalığının (yakaza) ileri bir aşamasıdır. Hakk’ın kalbine tevdi ettiği basiret nuru sayesinde eşyaya firasetle yaklaşır. Allah’a yakınlaşan insanın Hak ile yakaza hâlinde olması, masivaya bakarak telvine düşmekten korunması, Hak ile halka dair hükümleri birbirine karıştırmayıp marifet sahibi olması ve temkine ermesi yakazanın son aşamasıdır. (Abdürrezzak Kâşânî, Elf Makâm (Menzâilü’s-Sâirîn içinde) (trc. Abdurrezzak Tek), Bursa 2008, s. 247.)
Tasavvuf metinlerinde yakaza hâli kulun gafletten kurtuluşu şeklinde geçer. İnsan nefsinin beşerî arzularına kul olması gaflettir. Olup bitene nefsini hesaba katarak uyanık yaklaştığını zanneden çoğu kimse aslında gaflet hâlindedir.
İsmail Ankaravi’ye göre yakaza bedenin değil kalbin ve ruhun uyanıklığıdır. Hz. Peygamber’in “Benim gözlerim uyusa da kalbim âlemlerin Rabbinden gafil olmaz, uyumaz.” (Buhari, Teheccüd, 16.) hadisinde geçen uyanıklıktan kasıt kalp uyanıklığıdır. Sufiler “İnsanlar uykudadır. Öldüklerinde uyanırlar.” (Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, Beyrut: Dârü’l-kütübi’l-ilmiyye 1988, II, s. 312 (2795).) hadisindeki uykuyu gaflet, uyanıklığı yakaza hâliyle yorumlamışlar, uyanmanın ancak ölmeden önce ölmekle gerçekleşen seyru sülukla olacağını ileri sürmüşlerdir.
Arif mürşitler irfan yolculuğunda dervişlerini çeşitli imtihanlara tabi tutarak yakaza hâllerinin daimi olmasını sağlarlar. Müridin zaman zaman gaflete düşürülmesi maneviyatında farkındalığa sebep olur. Bu sebeple gaflet bazı zamanlarda mürit için rahmettir. Gaflet sonrasındaki yakaza hâli dervişe ibret, marifet ve hikmet kazandırdığı ölçüde anlamlıdır.