Makale

Basın ve Din Hizmetleri

Basın ve Din Hizmetleri

Mehmet Nuri YILMAZ
Diyanet işleri Başkanı

Günlük, haftalık, aylık, altı aylık veya yıllık (periyodik) olarak basılıp dağıtılan mevkû- telere “Basın" dendiği, hepinizin malumudur. Şimdi bunlara radyo ve televizyonlar da dahil olmuş ve basın;
a) Yazılı Basın (gazete ve dergiler),
b) İşitsel Basın (radyolar),
c) Görsel Basın (televizyonlar) olmak üzere üç kısma ayrılmıştır. Günümüzde bu şekilde gruplara ayrılan basın organlarının tümüne birden artık kısaca “Medya” denmektedir.
“Uzay çağı” döneminin başlamasından sonra, sosyal bilimler değerini yitirmemiş; bilakis telekomünikasyon araçlarının büyük bir gelişme göstermesinden sonra, iletişim teknolojisi sahasında büyük atılımlar gerçekleştirilmiştir. Memleketimizde bununla ilgili girişimlerin çoğu 1984-1994 yılları arasında başlatılmış ve sonuçlandırılmıştır. Bilgisayar teknolojisinin gelişmesiyle birlikte yoğun olarak ilerleyen iletişim teknolojisi, medeniyetin sadece makinalaşmak ve sanayileşmek demek olmadığını; insanlararası diyalogların geliştirilmesinin önemini ve uygarlığın “insana hizmet etmek” amacına yönelik olması gerektiğini vurgulamaktadır. Önümüzdeki zaman diliminin, bilgi ve enformasyon çağı olacağı anlaşılmaktadır.

KÜLTÜREL DEĞERLER VE DİN

Kültürel değerlerin ve müesseselerin temelinde; “Din” unsuru vardır. Örf, adet, lisan, töre vb. müesseseler geniş ölçüde Dinin insanlara ulaştırmak istediği mesajın etkilerini taşımaktadır, Dinin tesiri sadece “kültürel saha” ile sınırlanmış değildir. Toplumların maddî-ekonomik kurumlarıyla ilgili olan “MedeniyeHer de, Dinin etki ve ilgi sahası içindedir. Doloyısıyla basın kurumunu da bu etki alanında mütalaa etmek gerekir.

BİLGİNİN AKTARILMASINDA İSLAM ALİMLERİNİN TİTİZLİĞİ

Doğru veya yalana ihtimalli olarak zikredilmesi mümkün olan haber, iletişim kavramının temelidir. Haberin ulaştırılmasında aslo- lan, doğruluk ve güvenilirliktir. Yalan haber toplumu her yönden ifsâd eder. Bu nedenle Islâm alimleri, bu konuda çok büyük duyarlılık ve hassasiyet göstermişlerdir. Haber ve rivayet konusu, Usûl-i Hadis bilginlerince ayrıntılı olarak ele alınmış ve Hz. Peygamber’e, ya da O’nun sa- habilerine ait olduğu iddia edilen haberler “kılı kırk yararcasına” incelenmiş, haberi nakleden şahısların durumları, kişilikleri ve rivayet ettikleri haberin muhtevası incelenerek sistematik bir tarife tabi tutulmuştur. Hadisçiler, bu İlmî disipline “Cerh ve Tâdil İlmi” adını vermişlerdir. Sosyal analiz ve metin eleştirisi gibi İlmî disiplinler, hadis münekkitlerinin metodlarına çok şey borçludur.
Usûl-i Hadis bilginleri, duydukları rivayetleri incelerken, senet (isnat) silsilesine de ihtimam göstermişler, haberi nakleden bilginlerin birbiriyle iletişim içinde olup olmadıklarını da tesbit etmeye çalışmışlardır. Islâm tarihçileri de eserlerini te’lif ederken, hadis bilginlerinin.sıkı analiz ve tenkid metodunu uygulamışlar, kendilerine ulaşan bilgileri naklederken haberleri nakleden kişilerin isim ve künyelerini de zikretmişlerdir.

ÜLKEMİZDE BASININ TARİHÇESİ
Gazetecilik bir meslek olarak bizim toplumumuzda ancak 19. yüzyılda ortaya çıkmıştır. İlk defa 1831 yılında yayınlanan “Takvim-i Vakâyi” Gazetesi Türkçe değildir. Türkçe olarak 1840’da ilk defa yayınlanan “Ceride-i Havadis” ise bir İngiliz tarafından (W. Curchil) çıkarılmaya başlanmıştır. Türkler tarafından çıkarılan ilk Türçe gazete, 1860 yılında yayın hayatına giren “Tercümân-ı Ahvâl” dir.
Ondokuzuncu asırda müslüman aydınlar basın-yayın araçlarını değerlendirmekte gerekli hassasiyeti göstermişlerdir. Mısır’da “el-Urvetü’l-Vüska” dergisiyle başlatılan İslâmî basın-lslâmî dergicilik geleneği, Osmanlı Devletin de, “Sırat-ı Mûstakîm” ve “Sebilürreşâd” dergileriyle sürdürüldü. Sebilürreşâd dergisinin yayınını yıllarca devam ettiren Eşref Edip’i, Mehmed Akif’i ve yazı kadrosunu takdirle ve minnetle hatırlıyoruz. “Beyânü’l- Hak” ve “Ceride-i ilmiyye” gibi dergiler, bugün bile İlmî değerini korumaktadırlar.
Diyanet İşleri Başkanlığımızın halen üç adet süreli yayını mevcuttur. Üç ayda bir yayınlanan Diyanet İlmî Dergi 1961, Diyanet Aylık Dergi 1970, Diyanet Çocuk Dergisi ise 1980 yılından bu yana yayın hayatını sürdürmektedir. Geçen yıl ayrıca “Görüntülü ve Sesli Yayınlar Şubesi Müdürlüğü” kadrosu alınmıştır. Din İşleri Yüksek Kurulu’nun bünyesinde oluşturulacak olan Araştırma Dokümantasyon Merkezi’nin bünye- sinae; İslâmî basın-yayın ürünlerini de bilgisayar sistemi ve ihtisas kütüphanesi içinde biraraya getirmeyi planlıyoruz. Bütçe imkanlarımız içinde bu hamleleri gerçekleştireceğiz.
Radyo yayını ülkemizde 1927 yılında, televizyon yayını ise ancak 1968 ’de başlayabilmiştir. Radyodan dinî yayın olarak Kur’ân tilaveti, ilk defa 18 Ağustos 1950 tarihinde, “Dinî ve Ahlâkî Musâhabeler” adıyla bir program da 19 Nisan 1953 tarihinden itibaren yayınlanmaya başlamıştır. Mevlid yayınları 1957, sahur programları 1960, iftar programları ise 1964 yılında gerçekleşebilmiştir. Ama bu sahada esas atılım 1970’li yıllarda olmuştur. TRT televizyonu, maalesef kuruluş yıllarında dinî yayınları ekrandan uzak tutmuş, televizyonda ilk dinî yayın, 1975 yılında “İftara Doğru” programları ile gündeme gelmiş ve bilahare genişleyerek bugün hepinizin bildiği noktaya ulaşmıştır. Bu memnuniyet verici bir gelişmedir, ama yeterli değildir.

BASININ FONKSİYONU
Sosyal ve kültürel fonksiyonlarla yükümlü olan basın-yayın kuruluşlarının görevlerini başarılı ve güvenli bir ortamda ifâ edebilmeleri için belirli şartların gerçekleşmesine ihtiyaç vardır. Bunların başında sözkonusu kuruluşların malî güç ve finansman kaynakları itibariyle kendi kendilerine yeterli bir güce sahip olmaları gelmektedir. Kendi kendine yeterli malî gücü olan yayın kuruluşları, herhangi bir baskı endişesi olmadan doğru ve gerçek bildiği şeyleri anlatmakta devam edebilecektir.
Basının, özellikle görsel basının toplumu müsbet ve menfi manada etkilemedeki önemi, her türlü izahtan varestedir, Halkın siyasal, ekonomik ve kültürel eğitiminde basın, en müessir bir okuldur. Özellikle çocuklar ve gençler üzerinde anne-baba, aile, öğretmen, okul ve çevreden daha etkili olmaktadır. Kamuoyu, medya ile beslenmekte, oluşmakta, şekillenmekte ve olgunlaşmaktadır. Dolayısıyla basın, kör menfaat veya hırslara alet edildiği takdirde son derece tehlikeli bir silah haline dahi gelebilmektedir. Eger iyi kullanılmazsa medya, halk topluluklarını uyutan, onları ülke sorunlarından uzak kalmaya zorlayan, millî, manevi ve kültürel değerlerine karşı yabancılaşmaya teşvik eden bir araç konumuna düşer. Bu nedenle basınımız, toplumdaki çıkar gruplarına, bölücü, yıkıcı ve bozguncu unsurlara alet olmamalı; objektiflikten, yapıcılıktan ve toplumu bilgilendirme hedefinden asla sapmamalı; hakkın, adaletin, iyiliğin, güzelliğin ve doğruluğun sesi olmadılır. Tiraj uğruna millet ve ülke yararları bir kenara itilmemeli, sansasyon meydana getirebilme çabası ile abur-cubur yazılar ve resimler gazetelerimize hakim olmamalıdır.
Gerçekleri örterek, heyecan ve gerilimi yüksek bir ortama halkı sürüklemek, gazetecilik sayılamaz. Bir amme müessesesi olan gazetecilik; genel ahlâka aykırı maksat ve menfaatlere alet edilmemelidir. Yapılan yayınlarda şahıs, zümre ve müesseseler haksız yere hedef alınmamalı, şeref ve haysiyetlere hücum edilmemeli, fert ve topluma zarar verici mahiyette yayın yapılmamalıdır.
Sövgülerden ve bayağı ifadelerden kaçınılmalı, toplumun üzerine titrediği ve son derece hassas olduğu değer yargılarını küçük düşürücü, alaya alıcı mahiyette yayınlara tevessül edilmemelidir.

BASIN AHLÂKI
Ahlâkın ilgisiz kaldığı, hiç bir mesleki alan yoktur. Basın da bu kuralın dışında kalamaz. Meslek ahlâk kuralları, temel ahlâk kaidelerine dayanır. Bütün ahlâki yasaların temeli, “Başkalarına zarar vermeme” ilkesine istinâd eder.
Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim; genel ahlâka, dolayısıyla basın ahlâkına temel olabilecek açık ve kesin ahlâki ilkeler va’z etmiştir.
Kur’an’ın ilk sûresi olan ve günde beş vakit kıldığımız namazların her rekatında okuduğumuz Fatiha’nın beşinci ayetinde mü’min Cenâb-ı Hakk’a "(Ya Rabbi) Bizi doğru yola ilet.” diye dua etmektedir. Öyleyse Kur’ân’a tabi olmakla mükellef olan mü’minler; söz, fiil, yazı ve eylemlerinde doğru olmak zorundadırlar. Basınla iştigal eden değerli kardeşlerimiz de elbette bu emrin dışında kalamazlar.
Hayatımızda rehber ve kıstas olabilecek, özellikle basın mensuplarına ışık tutabilecek Kur’ân âyetlerinden bir kısmının mealleri şöyledir. Yüce Allah buyuruyor ki:
“Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi (ahir zaman Peygamberinin vasıflarını) gizleyip onu az bir paha ile değişenler yok mu, işte onların yeyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir. Kıyamet günü Allah ne kendileriyle konuşur ve ne de onları temize çıkarır. Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır. Onlar doğru yol karşılığında sapıklığı, mağfirete bedel olarak da azabı satın almış kimselerdir. Onlar ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar.” (Bakara: 174-175)
“İnsanlardan öyleleri vardır ki, dünya hayatı hakkında söyledikleri senin hoşuna gider. Hatta böylesi kalbinde olana (samimi olduğuna) Allah’ı şahit tutar. Halbuki o, hasımların en yamanıdır. O, dönüp gitti mi (yahut bir iş başına geçti mi) yeryüzünde ortalığı fesada vermek, ekinleri tahrip edip nesilleri bozmak için çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez.” (Bakara: 204-205)
Şu ayet-i kerimeler ise; kanaatimce basın ahlâkını özel olarak ilgilendirmektedir:
"Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince hemen onu yayarlar; halbuki onu, Resûl’e veya aralarında yetki sahibi kimselere götürselerdi, onların arasından işin içyüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi. Allah’ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, pek azınız müstesna, şeytana uyup giderdiniz.” (Nisâ: 83)
“Kim iyi bir işe aracılık ederse onun da o işten bir nasibi olur. Kim kötü bir işe aracılık ederse onun da ondan bir payı olur. Allah her şeyin karşılığını vericidir.” (Nisâ: 85)
“Ey iman edenler! Eğer bir fâ- sık size bir haber getirirse, onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurât: 6) “İnsanlardan öylesi var ki, herhangi bir İlmî delile dayanmadan Allah yolundan saptırmak ve sonra da onunla alay etmek için boş lafı satın alır, işte onlara rüsvay edici bir azap vardır.” (Lokman: 6)
Bu ayetlerden anlıyoruz ki; mü’min, müslüman bir gazeteci; bir şahsı, bir zümreyi veya bir kurumu ilgilendiren bir haberi duyunca, hemen onun doğruluğuna hükmederek yayınlamamalı, ilgili kişi ve kuruluşlardan konu hakkında bilgi almalı, gerçeği iyice araştırmalı; kamu yararını, toplumun güvenliği ve huzurunu da gözönünde bulundurarak objektif bir değerlendirmeye tabi tuttuktan sonra yayınlanmalıdır. Bu, dürüstlüğün ve doğruluğun gerektirdiği bir ölçüdür.
Muhabir; kendisini, bir ilim adamının araştırma objektifliği içinde, mahkeme önünde yemin ederek şahitlikte bulunan bir tanığın vicdanî sorumluluğu içinde hissetmeli, gerçek olayların ortaya çıkarılmasını hedef almalı, ama aşırı tecessüs ve girişkenlik içine girmemelidir. Kesin olarak isbat edilmemiş olan durumlar hakkında suçlayıcı ifadeler kullanmaktan kaçınmalıdır. Zira Islâm’da; “Berâat-i Zimme” asildir. Yani suçlanan kimsenin mutlaka suçlu olması değil; isbat edilinceye kadar suçsuz olduğu kabul edilmelidir.
Medenî cesaret, fikir ve eleştirilerin çekinmeden söylenebilmesidir. Ama aşırı tecessüs, mahremiyete tecavüz, mübalağa, sansasyon oluşturmak vb. davranışlar medeni cesaret değildir.
Maalesef günümüzde bazı basın organlarında gerçeği yansıtma gayreti değil, daha çok kazanma hırsı hakimdir. Bunun tabiî sonucu olarak da bir kısım medya; gerçekleri tahrif etmekte, sansasyon peşinde koşmakta, kitlelerin düşlerini, umutlarını istismar etmekte, lotaryacılık yapmakta, bol bol sahte destanlar, efsaneler, uydurma hikayeler, uyutucu ve uyuşturucu fotoromanlar, seks hikâyeleri, çıplak kadın fotoğrafları yayınlamaktadırlar. Bu yayın anlayışının; topluma faydalı olacağını hiç kimsenin iddia etmesi düşünülemez.
Basınımız; iyiliğin ve güzel ahlâkın toplumda neşv-ü nemâ bulması için gayret göstermeli, maddî çıkar için ahlâksız yayınlara yönelmemelidir. Düşünce ve sanat hürriyeti, kişiye ahlâk kayıtlarının dışına çıkma hürriyetini vermez. Sanat ve fikir hürriyeti adı altında Türk toplumunun son derece hassas olduğu ve üzerine titrediği değer yargılarının dinamitlenmesi, Türk toplumunun temel taşı olan ailenin bozulması yönünde yayın yapılması, zina, fuhuş, alkolizm, uyuşturucu gibi illetlerin direkt veya indirekt yollarla teşvik edilmesi, “erotizm” maskesi altında müstehcen yayınlara yer verilmesi, hoş karşılanamaz ve bunlar hiç kimseye bir yarar sağlamaz.
Yüce Dinimiz, bütün mü’minleri kardeş olarak ilan etmekte; herkesi birbirinin iyiliğine, hayrına, ıslahına, kardeşliğin tesis ve pekiştirilmesi ile dargınlık ve kırgınlıkların giderilmesi için gayret göstermeye, fert ve topluma zarar verici söz ve fiillerden uzak durmaya çağırmaktadır. Bu nedenle, gıybet, dedikodu, iftira, su-i zan, kin besleme, gurur, kibir, tecessüs, ayıp araştırmak, bazı kişileri alaya almak, kötü lakaplarla çağırmak, kınamak... gibi fert ve toplum birliğine zarar verici her türlü olumsuz hareket, ahlâk açısından kötü davranışlar olarak kabul edilmiş ve yasaklanmıştır. Bu konularda pek çok ayet ve hadis bulunmaktadır. Bunlarla ilgili ciltler dolusu eserler telif edilmiş bulunmaktadır. Ben sadece örnek olması bakımından şu âyetlerin meallerini nakletmekle iktifâ ediyorum.
“Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki esirgenesiniz. Ey mü’minler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir. Kim de tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir. Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul eden, çok esirgeyicidir.” (Hucurat: 10-12)
Kur’ân’da ahlâk sorununu ilgilendiren ayetler şüphesiz sadece bunlardan ibaret değildir. Denebilir ki, her ayet, ahlâk sorunu ile ilgilidir. Yüce Dinimizin; eksiksiz ve tutarlı bir ahlâk anlayışını esas alan emirler ve yasaklar manzumesi olduğunda hiç şüphe yoktur. Ancak bugün İslam aleminde “olan” ile “olması gereken” arasında maalesef büyük bir çelişki vardır. Bu çelişkinin sebebi ise, nazarî değil, tatbikidir. Yani; müslümanların İslam’ın emrettiği şekilde yaşamamalarıdır. Dolayısıyla hata İslam’ın değil, günümüz müslümanlarınındır. Binaenaleyh, basının; istediğimiz, arzu ettiğimiz seviye ve olgunluğa gelebilmesi için, İslam’ın öngördüğü temel ahlâk ilkelerine sahip olması gerekir. Bu noktaya gelinebilmesi amacıyla bazı çevreler; “Basının kendi kendini kontrol etmesi” sisteminin kurulmasını teklif etmektedirler. Ancak bu konuda istenen sonucun alınabilmesi için, güçlü, köklü sosyal değer yargıları ve inanç sisteminin var olması gerekir. Bu sağlanamadığı müddetçe basın istediği seviyeyi hiç bir şekilde yakalayamaz.
Belli ahlâkî ilkeleri aralarında yaygınlaştırmaları için her meslek grubunun gönüllü organizasyonlar oluşturmalarını teklif ediyorum. Meselâ bir Ahilik Teşkilatı’nın, tarihte milletimizin ticârî ahlâki üzerinde ne derece müsbet tesirlerinin olduğu, dost ve düşman herkes tarafından kabul edilmektedir. Meslek ahlâkı; millî tarihimizde Fütüvvet ve Ahilik geleneğimizde mevcuttur. Batıda meslek ahlâkı ile ilgili eserler, ancak 19. yüzyılda sanayi inkılâbından sonra ortaya konmuşken İslam dünyasında fütüvvetnâmeler ondan sekiz-dokuz asır önce yazılmıştır.
Basın-yayın sahasında hizmet verecek kişilerin sahip olabilecekleri en önemli sıfatlardan biri de, bu görevin gerektirdiği “Bağımsız” bir şahsiyete, karakter ve bilgiye sahip olmasıdır. Böyle üstün bir meziyete sahip olan basın-yayıncılar topluma ve kamuoyuna yol gösterebilecek ileri seviyeyi temsil edebilirler. Gazetecilik için gerekli olan bilgi ve birikime sahip olmayan muhabir ve yazarların zaman zaman çok büyük hatalar ve telafisi mümkün olmayan yanlışlıklar yaptığına bizzat ve sık sık şahit olmaktayım.
DİN HİZMETLERİ VE BASIN
Bilindiği gibi, 633 sayılı kanunla, “Islâm Dini’nin inançları, ibâdet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibâdet yerlerini yönetmek” görevi. Diyanet İşleri Başkanlığına verilmiştir.
Kendisine, Anayasa ve kanunlarla verilen bu kutsal görevin idrakinde olan Başkanlığımız; halkımızı dinî yönden aydınlatmak amacıyla basınımızca zaman zaman yöneltilen soruları cevaplandırmak hususunda azami gayret ve titizlik göstermektedir. Ancak yazılı ve sözlü suallerle verdiğimiz cevapların yayınlanması esnasında bazı basın-yayın organları aynı titizliği göstermemekte ve zaman zaman bu cevapları çarpıtarak yayınlamaktadırlar. Bu durum, halkımızın kafasında bazı istifhamlar doğurmakta, Şahsım ve Başkanlığımız hakkında yanlış kanaat ve düşüncelerin doğmasına, dinî meselelerin yanlış algılanmasına sebep olmakta ve Başkanlık olarak bizi zaman zaman zarûrî açıklamalar yapmaya zorlamaktadır.
Bunun nedeni de, basın mensuplarının bir çoğunun temel dinî bilgileri dahi yeterince bilmemeleridir. Böyle olunca sorulan sorulara tarafımızdan verilen cevapları veya Başkanlığımızca zaman zaman yapılan açıklamaları yanlış algılamakta ve kamuoyuna yanlış aksettirmektedirler. Bu sebeple, daha önce değişik vesilelerle basın kuruluşlarına; bünyelerinde birer ilahiyatçı danışman bulundurmalarını teklif etmiştim. Bu teklifimi bu vesileyle bir kez daha yineliyor, her gazete, dergi, radyo ve televizyonda mutlaka bir ilahiyatçı danışman istihdam edilmesini tavsiye ediyorum.
Çünkü dini meseleleri kamu oyuna yanlış aksettirdiğimiz takdirde, bundan toplum zarar görmekte, vatandaşlarımızın saygı duyduğu ve hassas davrandığı mukaddes değerleri rencide edici mahiyette yapılan yayınlardan dolayı da milli ve dini bütünlüğümüz ciddi bir şekilde etkilenmektedir. Bunun aynı, zamanda değerli basınımızın, halkımız nezdindeki itibar ve güvenini de sarsacağı gerçeğini, gö- zardı etmemek gerekir.

İSLÂM DÜNYASI İLE İLİŞKİLER VE BASIN
İslam dünyası açısından önem taşıyan basın-yayın konularından biri de; İslam ülkelerini, birbirleriyle ilgili iletişim ve bilgi edinme faaliyetlerinde yabancı haber ajanslarının verilerini kullanmak durumunda olmalarıdır. Bu konuda öyle tuhaf, öyle komik durumlar oluyor ki, müslüman şahısların isimleri, şehir isimleri ve soy isimleri bile batı lisanlarının tabi olduğu telaffuz ve imlâ şekliyle zikrediliyor. Kelime işitildiğinde, müslümanların taşıdığı özel isimler kalın sesli telaffuzlarla ifade ediliyor, İşitenler, o ismi yabancı lisana ait bir kelime olarak algılıyorlar. Radyo ve televizyonlarda bile aynı tür telaffuz ve diksiyon hataları yapılıyor. Bu, bir çeşit “Kültür Emperyalizmi” dayatmasıdır. Bu nedenle mutlaka ve vakit geçirmeden İslam Dünyası çapında, hatta dünya çapında örgütlenebilecek güçlü haber ajanslarını kurmak şarttır.
Son, on-onbeş yılda İslam dünyasında gözlemlenen uyanış ve diriliş hamlelerini takdirle karşılıyor, İslam kültürünün yeniden gelişerek; bütün dünyada hasretle beklenen yeni bir medeniyetin ve insanlık anlayışının müjdecisi olmasını diliyorum.