Makale

Marco Corpus (Filipinli, Eski Rahip)

Marco Corpus (Filipinli, Eski Rahip)
Haz. Prof. Dr. Abdülaziz Hatip Marmara Üniv. İlahiyat Fak.

Katolik mezhebinin inanç ve terbiyesiyle büyüyen Corpus, İslam’ı tercih hikâyesini anlatmaya, âlemlerin Rabbine medihlerini sunarak başlıyor:
“Âlemlerin Rabbine hamd olsun. Rasul ve nebilerin sonuncusu Efendimiz Muhammed’e, onun âli ve ashabına, kıyamete kadar onun yoluna uyanlara selam olsun.”
“Küçüklüğümde kısmen Katolik mezhebinin inanç ve terbiyesiyle büyüdüm. Dedem ve halam ise putperest ve ruha tapan kimselerdi. Bunlar aynı zamanda ruhi güçlerle insanları tedavi ediyorlardı. Onlara akın akın hastaların geldiğini ve bir kısmının iyileşip gittiklerini görürdüm. Bu da onların inançlarına meyletmeme sebep oldu. 17 yaşına geldiğimde çevremde birçok dinin varlığını fark ettim. Her dinin ayrı inanç ve öğretileri vardı. Fakat hepsinin kaynağı birdi: İncil. Hepsi de hak dinin kendisi olduğunu söylüyordu. O zaman kendi kendime sordum: ‘Ailemin dinine bağlı kalmak zorunda mıyım? Yoksa diğer dinleri de dinleyip tercihimi ona göre mi yapmalıyım?’
Bir gün amcamın oğlu kilisede Perşembe Bayramı ayinlerine katılmam için çağırdı. Kiliselerinde neler yaptıklarını merak ettiğim için gittim. Nasıl ilahiler söylediklerini, el çırptıklarını, raks ettiklerini, ellerini İsa heykellerine doğru kaldırıp dua ettiklerini seyrettim. Rahip ayağa kalkıp İncil’den vaaz verdi. Sonra daha çok yaygın olan pasajlar okudu. Bunlar hemen her misyonerin tercih ettiği ve Hz. İsa’nın tanrılığıyla ilgili parçalardı. (Yuhanna: 1/2; 3/16; 8/31-32.)
O gün bir Hristiyan olarak yeniden dünyaya gözlerimi açtım. O günden sonra Hz. İsa’yı (haşa) Tanrı ve kurtarıcı olarak kabul ettim. Arkadaşlarım, her gün kiliseye gitmek için bana uğrarlardı. İki ay sonra vaftiz edildim. Böylece ayinlerin düzenli bir müdavimi oldum. Beş sene sonra gönüllü bir görevli olarak din işlerine tayin edildim. Bir süre sonra ilahi grubunun başı, ardından da ayin yöneticisi oldum. Daha sonra Pazar Okulunda öğretmen, son olarak da kiliseye resmî rahip olarak atandım. Görevim, F. R.E.E. (İngiliz Bağımsız İncili Misyonerlik Teşkilatı) isimli örgüte bağlı olarak faaliyet göstermekti. Bu da ‘İsa Tanrı’dır’, ‘Nasırî’, ‘Hayat Ekmeği’ vs. gibi adlar taşıyan çok sayıda misyoner heyetler göndermekti.
İnsanlara İncil’i ve öğretilerini öğretmeye başladım. İncil’i iki kez baştan sona kadar okudum. Bazı pasaj ve ayetlerini ezberlemeye kendimi mecbur ettim. Bununla, iman ettiğim dinimi müdafaa etmeyi amaçlıyordum. Geldiğim bu makamdan dolayı gurur duyuyordum. Genellikle kendi kendime, ‘İncil’den başka hiçbir kitap ve bilgiye ihtiyacım yoktur’ derdim. Bununla beraber içimde ruhî bir boşluk vardı. Dualar ettim, oruç tuttum ve kulluk ettiğim Tanrının hoşnutluğunu kazanmak için var gücümle çalıştım. Kilisede vecde geldiğim zamanlardan başka hiç mutlu olamıyordum. Fakat bu mutluluk hissi de çok sürmezdi. Evde ailemle birlikte dua ederken bile bu mutluluğu duymazdım.
Öte yandan bazı rahip arkadaşlarımın maddeci ve para düşkünü olduklarını görüyordum. Pek çoğu bedenî zevklere dalma eğilimindeydi. Tüm bunlara rağmen dinime körü körüne de olsa kuvvetle sarılmaya devam ediyordum. Çünkü insanların bu yönünü biliyordum ve üstelik şu vecize de gerçeğin bir ifadesiydi: ‘Çok kişi iddia eder, fakat yerine getiren pek azdır.’ Ben sürekli olarak İsa Mesih’e dua ediyor ve hem kendi günahlarımı, hem de arkadaşların günahlarını bağışlamasını diliyordum. Hz. İsa’nın tüm problemlerinin tek çözümü olduğunu sanıyor ve her türlü dileğimi yerine getirmeye de kadir olduğuna inanıyordum.
Rahip arkadaşlarımın, vaaz ettikleri sıradan insanlara nispetle hayatlarının örnek olmadığını görüyordum ve imanım gittikçe zayıflıyordu. Bu yüzden de toplu ayinlerdeki görevimi yerine getirmekte zorlanıyordum.
Günün birinde yurt dışına seyahatte bulunmayı düşündüm. Bu sadece bir iş seyahati değildi. Aynı zamanda Tanrı olarak Hz. İsa’nın ismini duyurmaktı. (Bu inancımdan dolayı şu anda Allah’tan binlerce defa affımı diliyorum.) Planımda, Kore veya Tayvan’a seyahat etmek vardı. Ne var ki kaderde gelen bir iş teklifi münasebetiyle Suudi Arabistan’a gitmek varmış. Cidde’de üç yıllığına çalışmak üzere bir anlaşma imzaladım. Cidde’ye varışımdan bir hafta sonra dilden tutun, gelenek görenek, hatta yedikleri yemeklere kadar hayat tarzının çok farklı olduğunu gördüm. Ben ise başka kültürler konusunda tamamen bilgisizdim.
Allah’a hamd olsun ki fabrikada birlikte çalıştığımız Filipinli bir arkadaşım vardı. O Arapçayı da konuşabilen bir Müslüman’dı. Biraz tedirgin de olsam kendimi tutamayarak Müslümanların dinleri ve inançları hakkında sorular sormaya başladım. Ben önceleri Müslümanları en azılı katiller olarak düşünüyordum. Şeytan’a, Firavunlara ve Muhammed’e taptıklarını sanıyordum. O arkadaşa Hz. İsa hakkındaki inancımı anlattım. Buna bir tepki olarak kendi dininin benimkinden tamamen farklı olduğunu söyledi. Kur’an’dan iki ayet okudu. Birincisi Maide suresinin şu mealdeki 3. ayetiydi: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim.”
Diğeri ise Yusuf suresinin 40. ayetiydi:
“Sizin Allah’tan başka ibadet ettiğiniz tanrılar, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım boş isimlerden ibarettir. Allah onların tanrı olduklarına dair hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm yetkisi yalnız Allah’ındır. O ise Kendisinden başkasına değil, yalnız Kendisine ibadet etmenizi emir buyurmuştur. İşte dosdoğru din! Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.”
Daha önce bir dine körcesine uyuyordum. Şimdi ise mutlak hakikati görüyordum. Meğer İslam, tüm insanlık için en üstün ve en mükemmel bir hayat yoluymuş. Onu bana nasip eden âlemlerin Rabb’ine sonsuz hamd olsun. Ayrıca her yönüyle İslam’ı bilmemekten dolayı Allah’tan bizi bağışlamasını diliyorum. Yine cennete götüren dosdoğru yolundan bizi ayırmamasını niyaz ediyorum. Âmin!