Makale

Hürriyetler Sınırsız mıdır?

Hürriyetler Sınırsız mıdır?

Seyfettin YAZICI
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

İnsanın tabii haklarından birisi de hürriyet Hakkı’dır. Hürriyet hakkı: “kişinin dilediği gibi düşünmesi, düşündüğünü serbestçe söylemesi ve dilediği gibi hareket etmesi” demektir.
İnsanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliklerden birisi olan bu hürriyetin bir sınırı var mıdır? İnsan bu hürriyeti istediği gibi kullanma hakkına sahip midir? Hürriyetlerin bir sınırı söz konusu ise bunları sınırlayan sebepler nelerdir? Hürriyetlerin sınırsız bir şekilde kullanılması mı, yoksa makul bir ölçüde kullanılması mı daha yararlıdır?
Hürriyetten söz ederken akla gelen bu soruların da cevaplandırılması gerekmektedir.
Fiil ve davranışlarımızın kaynağı düşüncelerimizdir. Bu sebeple önce fikir hürriyeti, başka bir deyişle düşünce özgürlüğü üzerinde durmak istiyoruz.

Düşünce Hürriyeti
İnsan düşünen bir varlıktır. Onu diğer canlılardan ayıran ve seçkin bir duruma getiren özellikler den birisi budur. Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de pek çok âyet, bize düşünmeyi emrediyor. Peygamberimiz de bir saat düşünmenin bir gece ibadetten daha hayırlı olduğunu bildiriyor. İnsan istediği gibi düşünebilir, Bunu herhangi bir şekilde sınırlamak mümkün değildir. Yani insan düşünce özgürlüğüne sahiptir. Esasen insanların düşünce ve kanaatlerine müdahale etmek, baskı yapmak, bunları zorla değiştirmeye kalkışmak söz konusu olamaz.
İslam Dini, inanç konusunda bile kişileri zorlamayı, vicdanlara baskı yapmayı kabul etmez. Bu konuda Kur’an-ı Kerimde şöyle buyurulmaktadır: "Dinde zorlama yoktur, hak ile batıl birbirinden iyice ayrılmıştır.”’0
Islam Dinini tebliğ etmekle görevlendirilen Peygamberimize hitaben de şöyle buyuruluyor:
“Ey Muhammedi Sen öğüt ver! Esasen sen sadece öğüt vericisin. Onlara zor kullanacak değilsin.”(2)
“Senin vazifen sadece tebliğ etmektir. Hesap görmek bize düşer.”(3)
Bizim görevimiz, iyi ve doğru olanı anlatmak, muhataplarımızı aydınlatarak onlara gidecekleri yolu göstermektir. Zorlamak, baskı yapmak değildir. Esasen bunun faydası da yoktur, Çünkü bir insana zorla iş yaptırmak, ellerine ve ayaklarına zincir vurmak mümkündür. Fakat vicdanlara baskı yapmak, fikirlere zincir vurmak asla mümkün değildir. Ancak bazı düşünceler iyi olduğu gibi, bazı düşünceler de kötü olabilir. İnsan “istediğim gibi düşünürüm” derken iyi düşünmeye çalışmalı, kötü düşüncelerden sakınmalıdır.
İstek ve irademize bağlı olarak meydana gelen fiil ve davranışlarımızın kaynağı düşüncelerimizdir. Kalpteki şefkat, merhamet, acıma ve yardımseverlik gibi güzel duygular iyi düşüncenin; kin, nefret, düşmanlık ve kıskançlık gibi duygular da hep kötü düşüncenin ürünü değil midir?
Pusu kurarak kasten adam öldüren kimse ile hataen adam öldürenin cezası çok farklıdır. Çünkü birincisi, önce zihinden düşünülüp tasarlandıktan sonra işlenmiş, İkincisi ise düşünülerek değil bir kaza sonucu meydana gelmiştir. İbadetlere baktığımız zaman da yine farklı durumla karşılaşırız. Meselâ; Ramazan orucunu mazeretsiz olarak kasten bozan kimseye keffaret gerekirken, hataen bozana sadece gününe gün kaza gerekmektedir.

Düşünce, Sorumluluğu Gerektirir mi?
İnsan, kalbinden geçen ve karar haline dönüşmeyen kötü düşüncelerinden dolayı sorumlu tutulmayacaktır. Böyle istek ve irade dışında kalbe gelen düşüncelerden kurtulma hemen hemen imkânsızdır. Bu sebeple elde olmayan bu gibi düşünceleri Allah Teala affedecektir. Nitekim Peygamberimiz konu ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur:
“Ümmetimin gönlüne gelen nefsani temayülleri,(kötü duygu ve düşünceleri) fiilen işlemedikçe veya diliyle söylemedikçe Allah affedecektir. ”(4)
Ancak içimizden geçen kötü düşünceler kalbimizde yerleşir ve azim haline dönüşürse işte böyle bir düşünce günahtır ve sorumluluğu gerektirir. Şu ayet-i kerime bu gibi düşüncelerin sakıncalı olduğunu ve bundan dolayı hesaba çekileceğimizi bildiriyor: “Içinizdekini açıklasanız da gizleseniz de, Allah sizi onunla hesaba çeker.” (5) Kötü bir düşünce, zihin plânında kaldığı ve fiilen gerçekleşmediği sürece dünyevî bir cezayı gere- tirmezse de kişi böyle bir düşünceye kalbinde yer verdiği ve fırsat bulduğu takdirde bunu yapma niyet ve kararında olduğu için günah işlemiş olur. İyi düşüncelerde ise durum bunun aksinedir. Yâni, bir kimse kalbinde iyi ve hayırlı bir şeyi düşünerek bunu yapmayı kararlaştırır da herhangi bir engel sebebiyle düşüncesini gerçekleştirme imkânı bulamazsa bile bu iyi düşünce ve niyetinden dolayı sevap kazanmış olur.
Şu hadis-i şerif, kalbimizde taşıdığımız iyi ve kötü düşüncelerin fiilen gerçekleşip gerçekleşmemeleri halinde nasıl karşılık bulacaklarını gayet açık bir şekilde ifade etmektedir.
Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
“Allah Teâlâ varlıkların iyilerini ve fenalarını takdir etti (yazdı), sonra iyilerin güzelliğinin, kötülerin de çirkinliklerini açıkladı.”
“Her kim bir iyilik yapmak ister de onu yapamazsa Allah o kimse hesabına kendi divanında (meleklerine) bir tam sevap yazdırır. Eğer o kimse iyi bir iş yapmak ister ve yaparsa, Allah o kimse hesabına kendi divanında on sevaptan yedi yüz katına ve daha çok katlarına kadar sevap yazdırır. Bir kimse de kötü bir iş işlemek ister de onu (Allah korkusundan dolayı) yapmazsa o kimseye de Allah Teâlâ divanında tam bir sevap yazdırır. Eğer o kimse kötü bir iş yapmak ister de, o kütülüğü yaparsa Allah Teâlâ, onun için bir günah yazdırır.”(6)

İfade Hürriyeti
İnsan, düşünce hürriyetine sahip olduğu gibi düşünce ve kanaatlerini serbestçe anlatma hakkına da sahiptir. Yani, zihninde oluşturduğu düşünce ve kanaatlerini söz ve yazı ile ifade edebilir, başkalarına aktarabilir. Böylece insanlar birbirleri ile bilgi alış-verişinde bulunmuş, birbirlerinin fikirlerinden faydalanmış olurlar. Aksi halde, kafalarda hapsedilen ve açığa çıkma imkânı bulamayan düşüncelerin, tıpkı toprağın derinliklerinde kalan ve çıkarılıp insanların istifadesine sunulmayan madenden ne farkı kalır?
İnsanları iyiye ve güzele yönelterek toplumun ilerlemesine ve yükselmesine katkıda bulunan fikirlerin serbestçe ifade edilmesini sınırlandırmak elbet- teki düşünülemez. Kafa yorarak yararlı fikirler üreten ve toplumu aydınlatan insanları engellemek değil; onları teşvik etmek ve çalışmalarının takdirle karşılamak lazımdır. Çünkü yararlı fikirleri ile halkımıza ışık tutan, yol gösteren aydınlara her zaman ihtiyacımız vardır. Medeniyetin bugünkü seviyeye gelmesinde, insanlığın ufkunda birer yıldız gibi parlayan ilim ve fikir adamlarının çok önemli payı olduğu bilinen bir gerçektir.
Düşünme yeteneğine sahip olmayan diğer canlılarda hiçbir ilerleme ve değişiklik görülmezken insan, hergün yeni yeni şeyler keşfetmiş, havada kuşları, denizlerde balıkları geçmiş, gezegenlere ulaşmayı düşünmüş ve aya ayak basmayı bile başarmıştır.
Ancak, düşünce ve kanatlerimizi açıklarken dikkat edeceğimiz en önemli husus: Fertlerin hakkına saygılı olmak, toplumun huzurunu bozacak söz ve davranışlardan sakınmaktır.
İfade özgürlüğü demek; her düşünceyi, aklına gelen her şeyi, hiç bir ölçü tanımadan, başkalarına zararı dokunup dokunmadığını hesap etmeden söylemek ve yazmak değildir.
Bir düşünce, zihin plânında kaldığı ve herhangi bir şekilde dışarıya çıkmadığı sürece sahibini ilgilendirir. Böyle başkalarını etkilemeyen bir düşünceye kimsenin bir diyeceği yoktur. Ancak bir düşünce, söz, yazı veya başka bir yolla ifade edilir ve bundan diğer insanlar etkilenirse o zaman durum değişir. Düşünce, olumlu veya olumsuz etkisine göre değerlendirilir.
İfade hürriyeti başkalarının haklarına tecavüz niteliğinde olmamalıdır. Yâni, fiil ve davranışlarımızda olduğu gibi söz ve yazılarımızın da bir ölçüsü ve sınırı vardır.

İfade Hürriyeti Sınırsız Olursa...
"Ben düşüncelerimi istediğim gibi sınırsız bir şekilde ifade ederim. Bu benim hakkımdır, bana kimse karışamaz." diyenlerin aynı hakkı diğer insanlara da tanıması gerekecektir. Böyle olunca herkes düşüncelerini hiç bir sınır tanımadan ölçüsüz bir şekil
de kullanmaya kalkışacak, bunun sonucu olarak da başkalarını rencide etmekten hiç bir rahatsızlık duymadan istediği gibi konuşup dilediği gibi yazacak, bütün bunları hürriyet adına, ifade özgürlüğü adına yapacak ve kendisine, "dur, ne yapıyorsun?" diyen olmayacak.
Böyle ifade hürriyeti olur mu? Hürriyetlerin böyle kullanıldığı bir toplumda kişi haklarından, insana saygıdan söz edilebilir mi? Böyle bir toplumda huzur, fertler arasıda güven olur mu?
İnsanlar toplum halinde yaşarlar. "İnsan medeni bir varlıktır." sözünün anlamı budur. Toplumun huzur ve güven içinde yaşaması ve varlığını devam ettirmesi esastır. Bunun gerçekleşmesi ise, fertlerin karşılıklı olarak birbirlerinin haklarına saygılı olmaları ile mümkündür. Bu sebeple hiç kimse; yalan, iftira, arkadan çekiştirme ve hakaret etmek suretiyle fertlerin namus ve şerefini rencide edemez. İfade hürriyetini kötüye kullanarak başkalarına haksızlık yapamaz.
Bunun hukuki ve cezai sorumluluğu yanında bir de ahlaki yönü vardır. O da, bir müslümanın kendisine yapılmasını reva görmediği bir şeyi başkasına yapmamasıdır.
Yani ben bir söz ve davranıştan rahatsızlık duyuyorsam, başkalarının da bunlardan rahatsız olacağını düşünerek kendime yapılmasını hoş görmediğim bir şeyi ben de başkalarına yapmamalıyım.
Dinimiz; iftira, hakaret, arkadan çekiştirme ve hatta alay etmek suretiyle kişilerin rahatsız edilmesini yasaklamış, Peygamberimiz müslümanı: “Elinden ve dilinden diğer müslümanlarm emin olduğu kimse.”(7) olarak tanımlamıştır.
Milleti millet yapan ve toplumu ayakta tutan manevi değerlere dil uzatmak; onları hafife alan söz ve davranışlarda bulunmak da o değerlere inanan ve bağlanan insanları üzeceği gibi toplumun huzurunu bozması birlik ve beraberliğini zedelemesi açısından son derece sakıncalıdır. İfade özgürlüğü adına hiç kimse böyle bir davranışta bulunma hakkını kendinde görmemeli, toplumun hiç bir ferdinden de böyle bir davranışın hoşgörü ile karşılanması beklenmemelidir.
Fertlerin haklarına riayet etmek zorunda olduğumuz gibi topluma karşı da bir takım sorumluluklarımız vardır. Bundan dolayı hiç kimse, toplumun huzurunu bozucu, birlik ve beraberliği zedeleyici söz ve davranışlarda bulunamaz. Fitne, fesat ve bozgunculuğa sebep olabilecek düşüncelerin serbestçe ifade edilebileceğini savunamaz. Çünkü bu, hep birlikte içinde bulunduğumuz gemiyi delmeye benzer. Gemiyi delerek hem kendisinin, hem de gemide bulunanların boğulmasına sebep olacak bir davranışta bulunma hürriyetine hiç kimse sahip değildir. Fitne çıkarmak, bozgunculuk yapmak topluma karşı yapılan en büyük kötülüktür.
Kur’an-ı Kerim, fitne çıkarmanın adam öldürmekten daha kötü olduğunu bildirmektedir. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Fitne, adam öldürmekten daha büyük (bir suç ve günah) tır.”(8)
İnsan haklarına büyük önem veren dinimiz; fiil ve davranışlarımızla başkalarına zarar vermemize müsaade etmediği gibi söz ve yazılarımızla, hatta kötü maksatlı bakışlarla da kimsenin rahatsız edilmesine izin vermez. Nitekim kadınların örtünmesini emreden ayetin sonunda; örtünmenin, kadınların tanınıp incitilmemelerine daha uygun olduğu bildirilmiştir.t9)

Hürriyet Konusunda Şu Görüşleri Paylaşmalıyız:
Fertlerin temel hak ve hürriyetlerine saygılı ve topluma yararlı ifade hürriyetine evet..
Fert ve toplumun zararına olan her türlü ifade hürriyetine hayır...
Ülkenin bütünlüğüne, milletin birlik ve beraberliğine katkıda bulunan ifade özgürlüğüne evet...
Huzur ve mutluluğumuza gölge düşüren, birlik ve beraberliğimizi zedeleyen ifade özgürlüğüne hayır...
Kardeşlik duygularını pekiştiren, birlik ve beraberliğimizi sağlamlaştıran yararlı ve yapıcı ifade özgürlüğüne, ülkenin kalkınmasına, milletin ilerlemesine ve yükselmesine katkıda bulunan ilmi düşünce ve kanaatleri ifade hürriyetine evet...
Kardeşlik duygularını zayıflatmaya, milleti birbiri aleyhine kışkırtmaya yönelik her türlü yıkıcı ifade özgürlüğüne hayır...

Yararlı Fikirler Savunulmalı
Fertlerin temel hak ve hürriyetlerine saygılı olmayan, milletimizin birlik ve beraberliğini zedeleyen, toplumu ayakta tutan milli ve manevi değerleri tahrip eden söz ve davranışları, düşünce özgürlüğünün bir gereği olarak savunmak mümkün değildir.
Bu, hep birlikte içinde barındığımız evi çökertmeye çalışmak, göre göre enkaz altında kalmak demektir. Böyle özgürlüğü kimse savunamaz. Böyle bir özgürlüğe hiç bir toplum izin vermez, veremez.
Bir insan, söz veya yazı ile de olsa başkalarını rahatsız edemez, etmemelidir. Elinden geliyorsa faydalı söz söylemeli, yararlı şeyler yazmalı, bunları yapamıyorsa susmalıdır. Fertleri rencide edecek, toplumda huzursuzluğa sebep olabilecek şeylerde kalem oynatmamalıdır.
Peygamberimiz bizi şöyle uyarıyor:
“Allah’a ve ahiret gününe inanan ya hayırlı söz söylesin veya sussun.”(10)
Kötülüklere Karşı Tavrımız Nasıl Olmalı?
Bu anlattıklarımızdan; haksızlık ve kötülükler karşısında susulacak, kimse eleştirilmeyecek, doğrular söylenip yazılmayacak manası anlaşılmamalıdır.
Elbette ki elimizden geliyorsa gördüğümüz haksızlıkları önlemek, kusur ve hataları düzeltmek amacıyla uyarı görevini yapmak durumundayız. Ancak bunu yaparken, kırıp dökmemeye özen göstereceğiz.
Bir kimsenin kötülükleri başkalarına zarar veriyorsa bu konuda toplumu aydınlatarak insanların zarar görmesini önlemeye çalışmak da görevlerimiz arasındadır. Ancak bunu yaparken dikkat edeceğimiz husus; aydınlatma görevini iyi niyetle ve yapıcı bir üslupla yapmak, yıkıcı ve tahrik edici sözlerden sakınmaktır.
Eleştirmekten maksat; kişileri haksız yere suçlamak değildir. Asıl maksat, haksızlık ve kötülüklerden insanları korumaktır. Yıkmak değil yapmak, bozmak değil düzeltmektir. Hele hele bazı yanlışları bahane ederek işi amacından saptırarak daha büyük sıkıntılara ve huzursuzluklara yol açmak hiç değildir.
Herhangi bir konuda düşünce ve kanaatlerini açıklamak isteyen kişinin konu hakkında yeterli bilgiye sahip olması yanında, iyi niyetli olması da şarttır. Bilgisiz insanlar topluma sağlıklı bilgi veremeyeceği gibi konuya iyi niyetle yaklaşmayan kimselerin de olayları saptırarak fayda yerine zararlı olacakları unutulmamalıdır.

Hareket Hürriyeti
Başkalarına zarar vermemek şartıyla insan serbestçe hareket etme hürriyetine sahiptir. Ancak bu hürriyet, temel insan hakları ile sınırlıdır. Bu sebeple fiil ve hareket hürriyeti, başkalarının canına, malına, ırz ve namusuna tecavüz hakkını kimseye vermez. Yani hiç kimse, "ben fiil ve davranışlarımda hürüm, istediğim gibi hareket ederim" diyerek başkalarının canına kıyamaz; malına, ırz ve namusuna tecavüz edemez. Çünkü İslam Dini, fertlerin canını, malını, ırz ve namusunu her türlü tecavüzden korumuştur.
Peygamberimiz 632 yılında ifa etmiş olduğu veda haccında yüzbini aşkın müslümana hitaben iradettiği ünlü veda hutbesinde, temel insan haklarını ve bunların dokunulmazlığını bütün cihana ilan etmiştir.
O, kendisinden sonraki çağlarda da insanlığa ışık tutacak olan tarihi hutbesinde şöyle buyurmuştur:
“İyi biliniz ki bu gününüz, bu ayınız ve bu şehriniz nasıl kutsal ise; kanlarınız, mallarınız, namus ve şerefiniz de birbirinize haramdır, her türlü tecavüzden korunmuştur.”(11)
Bu tarihten ancak On iki asır geçtikten sonradır ki, 1789’da Fransa’da yayınlanan “İnsan ve yurttaş Hakları Bildirgesi”nin 4. maddesinde şu ifadeler yeralabilmiştir;
“Özgürlük, başkalarına zarar vermeyen herşeyi yapabilmektir. O halde her insanın doğal haklarının kullanılması ancak toplumun öteki üyelerine sağladığı aynı nitelikteki haklarla sınırlıdır...”(2)
Dinimizde insan haklarına o kadar önem verilmiştir ki, kişilerin canına, malına, şeref ve namusuna tecavüz edilemiyeceği gibi sahibinin iznini almadan başkasının evine girmeye de izin verilmemiştir.
Kur’an-ı Kerim’de bu yüksek ahlak kuralı hakkında şöyle buyuruluyor:
“Ey inananlar! Evlerinizden başka evlere, izin almadan, seslenip sahiplerine selam vermeden girmeyiniz. Eğer düşünürseniz bu sizin için daha iyidir.” 03>
Hatta başkasına ait evin içine bakmak suretiyle onların gizli ve özel durumlarını gözlemek de dinimizce çirkin bir davranış olarak kabul edilmiştir.
Aslında hürriyetin başkalarının hakları ile sınırlı olması, hürriyetin korunması ve devamlılığı bakımından büyük önem taşımaktadır. Çünkü hürriyetlerin sınırsız bir şekilde kullanılması, sonunda onun yok olmasına sebep olur.

Hürriyetin Ölçülü Kullanılması
Hürriyet, makul ölçüler içinde kullanıldığı takdirde hem fert, hem de toplum için yararlıdır; sınırsız ve ölçüsüz bir şekilde kullanılırsa zararlı sonuçlar doğurabilir.
Bir ilacın belirli miktardan az alınması ondan beklenen faydayı sağlamadığı gibi, alınması gereken dozdan fazla aşırı derecede kullanılması da zararlı sonuçlar doğurur, hatta bazıları ölüme bile sebep olur. Nasıl ki, uykusuzluk çeken bir hasta, doktorun verdiği reçeteye uygun olarak belirli dozda uyku ilacı alırsa, uykusuzluktan kurtulur, rahat eder. Fakat aynı ilacı aşırı dozda kullananların ölümüne sebep olur. Nitekim uyku ilacı ile intihar edenlere zaman zaman rastlanmaktadır.
Bencil bir yaratılışta olan ve menfaatine düşkün olan insan, menfaati için kendisine ait hürriyetin sınırını aşarak başkalarının hürriyet alanına girebilir. Bu ise, insanların hakkına tecavüz etmektir. Böyle bir davranış içine giren kişinin başkaları tarafından aynı harekete maruz kalması da söz konusudur. Yani bizim yaptığımızı karşımızdaki de bize yapar. Bu durum, sürekli çatışmalara ve hürriyetlerin elden çıkmasına sebep olur.
Görülüyor ki hürriyetlerin sınırlı olması diğer bir ifade ile herkesin kendine ait bir hürriyet alanı bulunması, insanları tecavüzlerden koruduğu gibi hürriyetlerin varlığını koruyan ve devamlılığını sağlayan bir güvencedir de.
Başka bir deyişle; bana ait hürriyetin, başkasının hürriyetinin başladığı nokta ile sınırlı olması, başkasına ait hürriyetin de benim hürriyetimle sınırlı olması demektir. İşte bu sınırlama; hürriyetlerin ihlal edilmekten, kişilerin de zülüm ve tecavüzden korunmasını sağlar ki, temel insan haklarının gereği de budur.
Hürriyet bir kişi için değildir. Hürriyet, toplumun bütün fertleri için tanınan bir haktır. Böyle olunca hürriyetin dengeli tutulmasına dikkat edilecek, bir kimse hürriyet hakkını kullanırken başkalarına zarar vermeyecek, onların hürriyetini zedelemeyecektir.
Hürriyetler, kendi alanı içinde kullanılamazsa insan en tabii hakkından mahrum edilmiş olur ki bu; bir takım huzursuzluklara yol açar. Aşırı derecede kullanılması halinde başkalarının hakkı ihlal edilmiş olur. Bu da toplumu anarşiye sürükler. Anarşinin sonu ya kaosa sürüklenmek veya totaliter bir yönetimin gelmesine zemin hazırlamaktır. Her iki halde de hürriyetlerin yok olması söz konusudur.
Görülüyor ki hürriyetleri normal ölçüler içinde kullanmasını bilmeyenler bundan tamamen mahrum olurlar.


Hürriyeti Kısıtlayan Faktörler
İnsan, her arzu ettiğini istediği zamanda yapabilecek sınırsız bir hürriyete sahip değildir. Onun fiil ve hareketlerinde hürriyetlerini kısıtlayan bir takım faktörler vardır. Bunlar, bir kısmı insanın kendi yapısından, diğer kısmı da dışından kaynaklanmak üzere başlıca iki noktada toplanabilir:
1) Yürüyen, koşan, arzu ettiği yere gidebilen insan; rahatsızlığı sebebiyle bazen kalkıp yürüyemez, koşamaz, hatta yattığı yerden kalkıp yanıbaşındaki bir bardak suyu bile alamaz. Bunlar, arzu ettiği halde gücünün yetmemesi sebebiyle hürriyet hakkını kullanmasına engel olur.
2) Bazan dış engeller de hürriyetimizin kısıtlanmasına sebep olur. Mesela; otomobilimizle giderken selin düşüp yolu kapatması seyahat hürriyetimizin bir süre kısıtlanmasına ve gideceğimiz yere zamanında varmamıza engel olur.
Bir kimsenin inandığı ve bağlı olduğu dinin hükümleri onun bazı şeyleri yapmasını emrederken bazı şeyleri yapmasını da yasaklar. Ahlak kuralları, toplumun kabul ettiği örf ve adetler, devletin kanunları da davranışlarımızı yönlendirir.
Bütün bunlar hürriyetlerin sınırlı bir şekilde kullanılmasını gerektiren faktörlerdir. Tabiat şartları ve hayatta karşılaşılan çeşitli zorluklar da zaman zaman düşüncelerimizin gerçekleşmesini engellediği, hürriyetlerimizi kısıtladığı bilinen bir gerçektir.

Fiil ve Davranışlarımızın Karşılığı
İnsanın yaptığı işler ikiye ayrılır:
a) Kendi isteği dışındaki işleri.
İnsanın dünyaya gelişi elinde olmadığı gibi dünyadan ayrılışı da (intihar hariç) kendi elinde değildir. Kalp ve mide gibi birçok organın çalışması da insanın iradesi dışında olmaktadır.
b) Kendi isteği ile yaptığı işler.
Oturmak, kalkmak, yürümek ve herhangi bir işte çalışmak istek ve irade ile yapılan işlerdir. Namaz ve oruç gibi ibadetler insanın isteğine bağlı olarak yapıldığı gibi içki, kumar vb. işlenmesi haram olan şeyler de yine insanın kendi iradesi ile yaptığı işlerdir. Allah Teala insana seçme hürriyeti vermiş ve onu iyi ve kötüyü seçmede serbest bırakmıştır.
Kur’an-ı Kerim’de bu konuda şöyle buyuruluyor:
“De ki: Hakk Rabbinizdendir. Öyle ise dileyen inansın, dileyen inkar etsin.”(,4)
İnsan, kendi iradesi ile yaptığı işlerden sorumlu tutulacak, irade ve hürriyetini iyilikten yana kullanırsa bunun mükafatını, kötülükten yana kullanırsa cezasını görecektir. Kur’an-ı Kerim’de bu husus şöyle bildirilmiştir:
“Kim yararlı iş işlerse kendi lehinedir, kim kötülük işlerse kendi aleyhinedir.”( 5)


(1) Bakara: 256
(2) Gaşiye: 21,22
(3) Ra’d: 40
(4) Tecrid, C. 12, S.237 (Buhari, Eyman)
(5) Bakara: 284
(6) Buhari, Isti’zan
(7) Buhari, İman
(8) Bakara: 217
(9) Ahzab: 59
(10) Buhari, İman
(11) Buhari, Haccetü’l-Veda
(12) Büyük Larousse, C.l 1, S.5715, İnsan ve Yurttaş Haklan Bildirgesi Mad.
(13) Nur: 27
(14) Kehf: 29
(15) Fussilet: 46