Makale

Gelenekten Süzülen Bir Aşk Çığlığı: Mevlit

Gelenekten Süzülen Bir Aşk Çığlığı: Mevlit
Firdevs Kapusızoğlu

İyi ki yitik bir medeniyetin kalıntıları üzerinde bayrak açan evlatlar var. Neden mi? Bilgi ve iletişimin hayatımıza taht kurduğu bir zamanda, adına bilişim dedikleri mefhumun unuttuğu bir şey var da ondan. İnsanlar küçücük ekranların renkli deryasında gezinirken yanı başındaki komşusundan habersiz. Mesela hangimiz ruhumuzun naif köşelerine saklanan muhabbetin derin lezzetini anımsıyor? Kimler geleneğin araladığı kapıdan başını uzatıp şöyle bir bakınıyor? Gözlerini bir mevlithanın latif sesiyle kapatıp, derununda bekleyen yüce duygulara kulak veren kaldı mı?
Şimdiki konser ilanları gibi bir zamanlar "mevlit" de gazete ilanıyla duyrulur, Anadolu’nun dört bir yanından âşık gönüllüler akın ederlermiş. Söyleyenin yaktığı, dinleyenin yandığı zamanlarmış o zamanlar. Süleyman Çelebi’nin "Susadım gayet hararetten kati / Sundular bir cam dolusu şerbeti" beyti okunduğu vakit, küçük kâseler içinde gül şerbeti sunulur, gül kokulu lokumların pudrası çocukların yanaklarına birer öpücük kondururmuş. Sade aşk, irfan ve tefekkürle mayalanan mevlit, dünkü hayatımızda inananların birliğini, beraberliğini sağlamaya muktedirmiş. Tıpkı Yunus Divanı gibi Türkçenin inceliğini, İslam’ın derinliğini anlatan ve muhkem bir geleneğin temelini atan bu hazine şimdi nerede?
“Tüm bu hatıralar naftalin kokulu sandıklardan ne diye çıkarıldı ki?” diye soracak olursanız, tek sebebi H Yayınları’ndan çıkan son zamanların en nitelikli ve özverili çalışmalarından biri; Gülzar-ı Aşk yani Mevlit Şerhi’dir.
Hüseyin Vassaf Bey tarafından kaleme alınan ve Mustafa Tatcı-Musa Yıldız-Kaplan Üstüner tarafından günümüz Türkçesine aktarılarak sadeleştirilen bu eser, klasik bir şerh olmayıp Süleyman Çelebi’yi ve onun Hz. Peygamber’e duyduğu sevgiyi en hakiki şekliyle anlatır. Süleyman Çelebi’nin, mevlidi neredeyse irticalen kaleme alması gibi Hüseyin Vassaf da şerhini aynı muhabbet ve tesir ile bir çırpıda yazmıştır.
Ehlidil bir zat olan Vassaf Bey bir gümrük memurudur. İşindeki disiplini, çalışkanlığı ve kıvrak zekâsının yanında sosyal hayatında da bir an olsun boş durmayan yazar, her gittiği yerde elinde not defteri, sürekli okuyup araştırmış. Pek çoğumuzun görmediği irili ufaklı otuz iki esere, onlarca makale ve şiire imza atmış. Bu eserlerin içinde beş ciltlik Sefine-i Evliya, Gülzar-ı Aşk, İbnü’l-Emin hakkındaki Kemalü’l-Kemal, Mehmet Ali Ayni hakkında yazdığı Aynü’l-Hayat, dönemin pek çok şahsiyeti ve olayına ayna tutacak şiirlerini topladığı Divan-ı Vassaf gibi şaheserler var. Sefine’yi inceleyenler bilirler ki Türk tasavvuf literatürüne can verecek dev bir eserdir.
Gülzar-ı Aşk sıradan bir metin şerhi değil dedik fakat bunun sebepleri nelerdir biraz da bundan bahsedelim. Hüseyin Vassaf Bey, geleneksel şerh metodunu bilen ve bu kültürle hemhâl olmuş âlim ve ârif bir müelliftir. O, Gülzar’da, Süleyman Çelebi’nin eserinde geçen dinî-tasavvufi kavram ve meseleleri derinlemesine ele almış ve başta Kur’an tefsirleri olmak üzere, hadis, kelam, fıkıh, felsefe, tarih, coğrafya, klasik İslami ve tasavvufi konuları ihtiva eden pek çok kaynaktan istifade etmiştir. Hüseyin Vassaf, Gülzar’da ve diğer eserlerinde Osmanlı Türkçesinin bütün birikimini yansıtan süzme bir kültür dili kullanmıştır. “Şerhin başarısı, Türk-İslam kültür ve üslubunun zenginliği yanında, Hüseyin Vassaf’ın ledünni tecrübelerinden de kaynaklanmaktadır. Eseri hazırlayanlardan Mustafa Tatcı’ya göre, “Vassaf pek çok erkânı görmüş, tanımış bir Uşşaki şeyhidir. O, bu şerhte Doğu’dan gelen Mevlana’nın, Batı’dan gelen İbn Arabi’nin ve Anadolu’nun bağrından çıkan Yunus’un üslubuyla oluşan bir büyük terkibin mirasına konmuştur.”
Hüseyin Vassaf, Arapça ve Farsçaya hakimiyeti neticesinde ana kaynakların tamamını gözden geçirmiş, İslam kültürünün temel kavramlarını söz konusu ana kaynaklardan yapmış olduğu alıntılarla yorumlamıştır. Derin incelemeler sonucu kelimeleri sadece mevlitte geçen anlamı ile değil, tarihî serüveni ile birlikte ele almaktadır. Bu sebeplerden ötürü bu şerh için "arkeolojik ve ansiklopedik bir şerh" tanımlaması yapmamız yerinde olacaktır. Eser tüm bunların yanında okuyucusunu aşk ve irfanla damıtılmış onlarca şiirden seçilen beyit, gazel ve kasideleri ihtiva eden mükemmel bir antoloji ile selamlıyor.
Yine Mustafa Tatcı’ya göre “Eseri okuyup anlayan kişi Hz. Peygamber’in ‘İki kere doğuşu’nu yani maddi ve manevi oluşumunu anladığı gibi, onun şahsında Süleyman Çelebi’nin ve kendisinin oluşum çizgisini de anlayacaktır. Tabiidir ki Çelebi’nin esas hedefi, bu metni okuyan ve dinleyenin kendini gerçekleştirmesinde elinden tutmak, insanın kendini tanımasını, bilmesini sağlamaktır. Mevlit, tarihî bir mevzunun anlatıldığı sıradan bir metin değildir. Bu metin, okuyanın, kendi doğumunu seyrettiği bir aynadır.”
İlerlemek adına değerlerimizin, geleneklerimizin ve pek tabii medeniyetimizin yozlaşmasına alkış tuttuğumuz bir zamanda, bizleri böylesine bir lütuftan mahrum bırakmayan Gülzar-ı Aşk, Hz. Peygamber’in şahsında Süleyman Çelebi’nin; Çelebi’nin şahsında bizim manevi doğuşumuzun serencamıdır.
Gülzar-ı Aşk, mevlit geleneğini şerh eden bir eser değil, Vesiletü’n-Necat’ı şerh eden, anlatan ve anlamamızı sağlayan bir eserdir… Bu eserin, üzerinde durulması gereken iki yönü vardır. Birincisi Vesiletü’n-Necat’ın mevlit geleneği içindeki yeri; ikincisi de Mevlit Şerhi’nin, Şerh Edebiyatı Tarihimizdeki yeridir.
O hâlde sözü uzatmayalım ve gelin hep birlikte, Süleyman Çelebi’nin “Işk ile her kim ki dinlese bunı / Açıla gönlinde rahmet gülşeni” sözlerini dikkate alarak, gönüllerimizi aşkın ateşine sunalım, vesselam.