Makale

Oruç Kalkandır

Oruç Kalkandır
Elif Erdem Diyanet İşleri Uzmanı

Ebu Hüreyre’den nakledildiğine göre Rasulüllah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Oruç kalkandır.”
(Müslim, Sıyam, 162.)

Orucu anlamak, sorumluluğumuzu yerine getirmenin ötesinde bu ibadetin ruhuyla bütünleşerek onun bizi Rabbimizin rızasına eriştirmesini sağlamak için her oruç tutacağımızda hatırlamamız gereken bir hadis vardır: “Oruç kalkandır.”
Orucun anlamını, önemini, nasıl tutulması gerektiğini ve hatta maksadını oldukça özlü bir şekilde ifade eden bu hadis-i şerif, Sevgili Peygamberimiz’in oruçluya yol gösteren hikmet dolu sözlerindendir.
“Oruç kalkandır.” Peki, ama neye/kime karşı? Oruç, Rabbimizin belirlediği süre boyunca yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durmaktır. Bu tanımdan hareketle diyebiliriz ki oruç; öncelikle kişinin nefsani arzularına karşı bir kalkandır. Her ne kadar hem iyiliği hem de kötülüğü ilham etmişse de Yüce Yaratan, “Nefisler kıskançlığa ve bencil tutkulara hazır (elverişli) kılınmıştır.” (Nisa, 4/128.) Dolayısıyla başıboş bırakıldığında nefis, süfli arzuların peşine düşerek insana hep kötülüğü emreder (nefs-i emmare). Açgözlü ve oldukça haris davranır, kendi çıkarları söz konusu olduğunda kimseyi tanımaz, haktan hukuktan uzaklaşır. Başkalarının haksızlığa uğraması pahasına kendi istekleri (heva) doğrultusunda yaşamasını ister; insanın ve böyle yaşadığında çok mutlu olacağını söyler ona. Hâlbuki devamlı nefsini besleyen insanın ruhu aç kalır. Zira bencillikle, cimrilikle, kibir ve gururla azgınlaşan nefis, insanı insan yapan diğerkâmlık, fedakârlık, cömertlik ve tevazu gibi ulvi duyguların kalbe yerleşmesine mani olur. Oysaki ruh, bu latif duygularla beslenir, olgunlaşır. İnsan da ancak cismani ve ruhani yönlerini dengede tutabildiği zaman mutmain olur. Bu nedenle hevasına uyarak yaşayan, Kur’an-ı Kerim’in tabiriyle "hevasını kendisine ilah edinen" (Furkan, 25/43.) kişi aslında kendi kendisine zulmetmiş, haksızlık etmiş olur. İşte bu yüzden Allah Rasulü, akıllı insanın nefsine hâkim olup ölümden sonrası için çalışan kimse olduğuna dikkatleri çekmiş (Tirmizi, Sıfatü’l-Kıyame, 25.) ve şu sözleriyle nefisle mücadeleyi bir tür cihat kabul etmiştir: “Mücahit, Yüce Allah’a itaat yolunda nefsinin isteklerine karşı mücadele eden kimsedir.” (İbn Hanbel, VI, 22.) Oruç, bu kutsal mücadelede insana destek olan eşsiz bir ibadettir. Çünkü oruç, koyduğu yeme, içme gibi yasaklarla nefsin beslendiği en önemli kaynakları, bir süreliğine yok ederek onun güçsüz kalmasını sağlar. Azgınlaşarak kendisini doğru yoldan saptırmasına engel olur. Bu özelliğinden dolayı Rasulüllah, evlenme imkânı bulamayan gençlere oruç tutmayı tavsiye etmiş ve orucun şehveti kıran bir araç olduğunu dile getirmiştir. (Buhari, Savm, 10.) Dolayısıyla kurallarına uygun bir şekilde oruç tutan kişi nefsine karşı bir kalkan edinmiş olur.
“Oruçlu, saygısızlık yapmasın, ahlaksızca konuşmasın. Eğer biri kendisiyle dövüşmeye veya sövüşmeye kalkışırsa, iki defa, ‘ben oruçluyum.’ desin.” (Buhari, Savm, 2.) diyen Sevgili Peygamberimiz orucun günahlara ve şeytanın telkinlerine karşı da bir kalkan olduğunu bildirmektedir. Oruçlu kişi, Rabbine ibadet hâlinde olduğu bir günlük zaman diliminde O’nun hoşlanmayacağı her şeyden uzak durur. Sadece büyük günahlara düşmekten çekinmekle kalmaz; gündelik hayatta umursamadan işleyebildiği günahları bile, ibadetine zarar vereceği endişesiyle terk eder. Böylece oruç, kişinin günah işlememe konusundaki hassasiyetini geliştirir. Müminin elini harama uzanmaktan, dilini yalana ve gıybete alet olmaktan, kalbini kötü duygularla kararmaktan korur. Helal olan yiyecekleri yemesine bile izin vermediğinden haram olanlara yaklaşmasını imkânsız kılar.
Müminin nefsine (nefs-i emmareye), günahlara ve şeytana karşı kalkan olmakla oruç, aslında “yalnızca Allah’a kul olarak” yaşamayı öğretir insana. Onu bu yolda eğitir, geliştirir. Zira oruç tutan insan, Rabbinin rızasını tercih ederek nefsinin isteklerine gem vurur ve onu hâkimiyeti altına almayı öğrenir. Normal yaşantısında gün boyu yemeden içmeden duramazken, yalnızca iki öğünle beslenmeye başladığında, aslında ihtiyacının ne kadar fazlasını tükettiğini anlar. Böylece nefsinin "zaruri" olarak dayattığı bazı şeylerin “ihtiyaç”tan ziyade, "isteğe bağlı tercihler" olduğunu fark eder; azla yetinmeyi, şükretmeyi öğrenir. Sabırla tanışarak nefsini terbiye eder. Oruçla gün boyu ibadet hâlinde olan insan, her an Allah ile birlikte olduğunu tekrar hatırlar ve O’nun sınırlarını aşmama konusunda daha dikkatli davranır. Şeytanın telkinlerine karşı daha uyanık olur ve günahlara dalmadan helal sınırlar içerisinde yaşamanın zevkine varır. Belki de varlığını bile unuttuğu iradesini fark eder, onu diriltip güçlendirir. Nefsinin esiri olmaktan kurtulduğu gibi şeytanın esiri olmaktan da kurtularak sağlıklı düşünmeye başlar ve Rabbinden gelen hakikatleri daha iyi anlamaya hazır hâle gelir. O’na karşı sorumluluklarının bilincinde olarak yaşama gayretinde olur ve böylece Yüce Allah’ın razı olacağı kâmil bir mümin olma yolunda ilerler. Zaten, birtakım emir ve yasaklara uymakla tutulan orucun nihai hedefi de inananları bu seviyeye eriştirmektir. Rabbimiz oruç yükümlülüğümüzü bildiren ayetinde bunu açıkça beyan etmiştir: "Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı." (Bakara, 2/183.)
Oruç, kalkan olma vasfıyla iradeyi kuvvetlendirerek, müminin bu kalkanı kalıcı bir korumaya dönüştürmesine yani takva zırhına bürünmesine yardımcı olduğunda, asıl amacına ulaşmıştır. “Yalanı ve yalana göre hareket etmeyi terk etmeyenin yemeyi içmeyi bırakmasına Allah’ın ihtiyacı yoktur!” (Buhari, Savm, 8.) diyen Rasulüllah bu hususa dikkatleri çekmiş ve böyle olmadığı takdirde orucun değerini yitireceğini şu sözleriyle ifade etmiştir: “Oruç tutan nice kimseler vardır ki oruçtan nasibi sadece aç kalmaktır.” (İbn Mace, Sıyam, 21.) Ne mutlu orucu nefsine, şeytana ve nihayetinde cehenneme karşı kalkan edinerek Reyyan kapısına ulaşanlara!