Makale

Hafız İbrahim Aslan

Hafız İbrahim Aslan
Mehmet Pelvan İmam-Hatip Tavşanlı / Kütahya

Tavşanlı’nın Kayı Köyü’nde Arifağaların Ahmet Ağa ile Şerifağaların Fatma Hanım’ın 1939 yılında bir oğulları dünyaya gelir. Ebeveyni bu yavruya isim olarak; bir zamanlar Alay müftüsü olan dedesi İbrahim Ethem’in adından esinlenerek ‘İbrahim’ verirler.
İbrahim, küçük yaşlardayken ailesi onu, ‘Dedesinin adını aldı, inşallah kişiliğini de alır.’ diyerek 1951 yılında köylerinin imamına Kur’an-ı Kerim öğrenmeye gönderir. Talebesinin zekiliğini ve sesinin güzelliği fark eden hocası, bu çocuğun hafız olmasını ister. Bunun üzerine Tavşanlı Çavuş Camii İmam-Hatibi Hafız Abdurrahman Adıgözel’e gönderilen İbrahim, 1953 yılında bu Hocaefendiden hafızlığını bitirir.
O yıllarda Tavşanlı’da başka ders alacak hoca da bulunmadığından, İbrahim Hoca kırk lira maaşla (1953-1955) Aşağı Tekke Camii’ne fahri müezzinliğe başlar. Görev yaptığı yıllarda İstanbul Beyoğlu, Ağa Camii Başimam-Hatibi Rahmi Şenses Hocaefendi Tavşanlı’ya gelir ve İstanbul’a götürüp yetiştirecek hafızlar araştırır. Halktan bazı kişiler Hocaefendi’ye İbrahim’i tavsiye ederler. İbrahim’in okuyuşunu ve sesini, sedasını dinleyip beğenen Rahmi Hoca, “bu çocuğun üstüne düzgün bir elbise yaptırılıp İstanbul’a gönderilmesini” ister.
Üstünü başını biraz çekip çeviren ve sırtına da bir kat ‘içirik yatak’ yüklenen İbrahim 1955 yılında akrabası Hamamcı M. Ali Ağa’nın velayetinde İstanbul yollarına düşer. O günün İstanbul’unda tashih-i huruf, aşere-i takrip ve makam üstatlarından olan Hafız Rahmi Şenses, Beyoğlu Ağa Camii Başimam-Hatipliğinin yanında aynı zamanda İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünde Kur’an-ı Kerim hocalığı da yapmaktadır.
İşte Hafız İbrahim böyle bir ustanın ateşinde pişip eriyecek ve ondan çıkan cevherler en güzel kalıplara dökülerek bu hünerli elle işlenip mücevher yapılmaya çalışılacaktır.
Beyoğlu Ağa Camii dâhilindeki odalardan birine yerleşen İbrahim’in oda arkadaşı M. Ali Sarı’dır. Hâlen Haseki Eğitim Merkezinde Kur’an-ı Kerim ve Dinî Musiki hocası olan Dr. M. Ali Sarı, o yıllarda Rahmi Şenses hocadan kıraat derslerini bitirip İmam-Hatip Okulunda okumaktadır. Bir nevi ağabey konumunda olan M. Ali Sarı’nın İbrahim’e desteği çok olmuştur.
İbrahim, önce tashih-i huruf dersleri almaya başlar. Gün geçtikçe üzerindeki tortular, paslar temizlenir, okuyuşu düzelir, ses ve sedasındaki nağmelerin güzellikleri meydana çıkmaya başlar. Bu durum hocasını ziyadesiyle memnun eder.
Aradan bir yıl geçtiğinde; birgün arkadaşıyla sohbet eden Rahmi Hocaefendi’nin dilinden: “Eğer ses tonlarımız uymuş olsa ve araya bir perde çekilip İbrahim ile ben Kur’an-ı Kerim okusak, onunla benim okuyuşum ayırt edilemez.” sözleri dökülür.
Birgün Yer Altı Camii İmam-Hatibi meşhur Üsküdarlı Hafız Ali Efendi, Ağa Cami’ne gelir. Ali Efendi ile Rahmi Şenses Yüksek İslam Enstitüsünde Kur’an-ı Kerim dersleri vermektedirler. Bu sebeple Ali Efendi, yaşı ileri olmasına rağmen zaman zaman Rahmi Hoca’nın yanına hasbihâl etmeye gelir. Onun her gelişinde İbrahim de alt taraftaki kahveden ona ıhlamur söylemeye iner.
“Üsküdarlı Hafız Ali Efendi, Abdülhamit Han’ın saray hafızlarındanmış. Abdülhamid Han’ın huzurunda ramazanlarda Kur’an-ı Kerim okunurmuş. Orada her hafız ezberine kolay gelen yeri okurmuş, Ali Hoca Efendiyse kendisinden önceki hafızın bıraktığı yerden alır ve devam edermiş. Bu durum Abdülhamid Han’ın gözünden kaçmamış. Okumalar bittikten sonra herkes padişahın elini öpüp caizesini alıp giderken Padişah, Ali Efendi’nin sırtını sıvazlamış ve “Muammer olasın evladım (uzun ömürlü olasın)” demiş. Padişahın duasını alan Hafız Ali Efendi yüz yaşına kadar yaşamış. 1976’da hakka yürüyen Ali Efendi’ye yaşı sorulduğunda “El bereketü fi’l-meçhul (bereket bilinmeyendedir.)” dermiş.
İşte bu ziyaretlerden birinde Hafız Ali Efendi, Rahmi Hoca’ya; “İbrahim bir aşır okusun da dinleyelim.” der. Rahmi Hoca da İbrahim’e “oku” diye işaret eder. İbrahim kime Kur’an okuduğunun farkındadır. Euzü-besmele çeker ve okumaya başlar. O okurken Ali Efendi bir yandan huşu içinde onu dinlerken diğer yandan da onun okuyuşunu tasdik anlamında devamlı başını sallar. Hafız Ali Efendi onun okuyuşundan çok hoşlanmış olmalı ki bir yere geldiğinde “tam oldu anlamında (hıııııh)” diyerek beğenisini ifade eder. Abdülhamit Han gibi bir padişahın beğenisini kazanan bir üstadın beğenisini kazanmak elbetteki İbrahim için de büyük bir paye olmuştur.
Rahmi Şenses yukarıda belirttiğimiz özelliklerinin yanında aynı zamanda İstanbul’un rağbet ettiği hafızlardandır. Bu sebeple gittiği merasimlere beraberinde artık Hafız İbrahim’i de götürerek ona aşırlar okutmaya başlar.
Hafız İbrahim Hoca ramazanlarda, Yeni Camii ve Nur-u Osmaniye gibi camilerde mukabeleler okumaya başlar.
Hocası Rahmi Şenses, İbrahim’e sadece kendi okuyuş tarzını vermeyi yeterli bulmaz. Onun, İstanbul’un her bir üstadından farklı bir makam ve nağme alıp kendine has bir tavır oluşturmasını ister. Bu sebeple gelişinin ikinci yılından itibaren artık Hafız İbrahim İstanbul’un ünlü mevlithanları Nihat Uluğ, Hüseyin Sebilci gibi hocaların yanında farklı farklı ortamlardaki mevlitlere gidip oralarda aşr-ı şerifler okur. Onun birlikte mevlit okumaya gittiği üstatlardan birisi de Kani Karaca’dır.
Rahmi Şenses, aynı zamanda erbab-ı kalemdir ve yayınlanmış kitapları vardır. Bu kitaplardan birisi de 1965 yılında yayınlanan “Bugünün Meşhur Huffaz-ı Kiramı ve Mevlithanları” adlı kitabıdır. O yılların bilinen ve tanınan en meşhur hafız ve mevlithanları özellikleriyle beraber bu kitapta toplanmıştır.
Bu kitapta Rahmi Şenses, talebesi Hafız İbrahim’in özelliklerinden methüsena ile şöyle bahseder:
“Hafız İbrahim Efendi, Cenab-ı Hakk’ın en güzel nimetlerinden olan öyle güzel ve yakıcı bir ses nimetine nail olmuştur ki, bu güzellik dil ile tarif edilemez. Kur’an-ı Azimüşşanı tilavet ederken tabiatındaki nağmeler ve hançeresindeki o bülbül gibi makaralar dinleyenlerin kalplerinde derin bir yara açar ve bunun tesiri ile de gayriihtiyari gözlerden yaşlar akar. Hafız İbrahim Efendi, sesinin güzelliği kadar simaca da güzel olup yüzünden nurlar akan gözlerinden zekâ fışkıran fevkalade edep, hayâ, terbiye, ciddiyet ve vakar sahibi bir efendidir.”
1957 yılında Rahmi Şenses, İzmir Hisar Cami‘ne Kur’an-ı Kerim okumaya davet edilir. Rahmi Hoca beraberinde Hafız İbrahim’i de götürecektir. Uçakla İzmir’e varılır. O gün Hisar Camii tıklım tıklım doludur. Hafız Rahmi Şenses, o günlerde hafif bir kaza geçirdiği için kürsüye çıkmakta zorlanacağından yerine kürsüye Hafız İbrahim Hoca‘yı çıkararak ona Kur’an-ı Kerim okutturur. Olayın bundan sonraki kısmını yine bu kitaptan bir alıntıyla aktaralım:
“…1957 senesinde kendisiyle birlikte İzmir’e gittiğimizde, Hisar Camii şerifinde Kur’an-ı Kerim okuyup Müslümanların bunalmış gönüllerini ferahlandırmış, kara kalpleri aydınlatmış, ölü yürekleri diriltmiştir. Etrafını saran âşıklar, sanki İbrahim Efendi‘yi bir anda yutacaklarmış gibi kim olduğunu anlamak için üzerine saldırıyor, hüviyetini öğrenmek istiyorlardı. Ramazan-ı şerifi İzmir’de geçirmesi için ricada bulunuyorlar, o üzerine yüklenen bu kalabalığı dağıtabilmek için mütemadiyen beni göstererek Hocam bilir, demekle iktifa ediyordu...”
Hafız İbrahim Hoca, İstanbul‘da ikinci yılının sonlarına doğru yaklaşmış, tashih-i huruf derslerini bitirerek ilm-i kıraattan aşere-i takrip okumaya başlamıştır. Fakat tam da böyle bir zamanda İbrahim Hoca rahatsızlanır ve üç ay gibi uzun bir zaman hastanede yatmak zorunda kalır. Hastaneden çıktıktan sonrada bir müddet istirahata ihtiyaç duyduğundan memleketine döner.
Askerlik dönüşü 1961 yılında kadrolu olarak ilk görevini alan Hafız İbrahim, Tavşanlı Pazar Cami‘ne imam-hatip olarak atanır. O günden sonra Hafız İbrahim Hoca; ilahî sadasını Pazar Cami‘nden dalgalandırarak hemşehrilerinin gönül dünyalarının semalarında yankılandırmaya başlar. Yedi yıl kadar Pazar Cami‘nde görev yaptıktan sonra 3 Kasım 1967 de Aşağı Tekke Cami‘ne atanır. O tarihten itibaren emekli olana kadar burada görev yapacak olan Hafız İbrahim Hoca‘nın ismi âdeta Aşağı Tekke Camisiyle özdeşleşecektir.
Kandil gecelerinde Ulucami‘nde düzenlenen mevlit törenleri onun okuduğu aşr-ı şeriflerle nurlanır. Ramazan aylarında mukabeleler okur. Teravih namazlarını Enderun usulü diye bilinen usulle kıldırır.
Tekke Cami‘nde sadece imam-hatiplik yapmakla yetinmeyen Hafız İbrahim Hoca, kendi hocalarının usulünü takip ederek Tekke Camisi‘nde devamlı talebe okutur. Tavşanlı halkı da çocuklarını, “İbrahim Hoca‘nın okuyuşunu alsın” diye ona Kur’an öğrenmeye gönderirler. O talebelerine sadece Kur’an öğretmekle yetinmez ve burada hafızlar da yetiştirir.
Hafız İbrahim Hoca yetiştirdiği hafızlara 1980 yılında Ulu Cami‘de bir hafızlık merasimi düzenler. Bu merasime şeref konuğu olarak Türkiye’nin meşhur kıraat üstadı Hafız Abdurrahman Gürses Hocaefendi davet edilir. Çok çoşkulu geçen bu merasimde Abdurrahman Gürses Hocaefendi, Kur’an-ı Kerim okuyarak Tavşanlılılara manevi bir ziyafet çeker.
Nihayet yıllarını Kur’an ve din hizmetine harcayan Hafız İbrahim Aslan Hocaefendi, 1 Nisan 1985 tarihinde emekli olur. Hâlihazırda Hocaefendi bir yandan talebe okutmaya devam ederken diğer yandan da üç aylar ve ramazan ayı geldiğinde Tavşanlı Ulu Camii, Arif Ağa Camii ve Yunus Emre Camii gibi camilerde mukabeleler okuyarak hoş sadasını hâlâ dalgalandırmaktadır. Biz de Kur’an âşığı bu hocamıza Abdülhamit Han‘ın duasıyla dua edelim ve “Muammer olasın hocam.” diyelim.