Makale

CAMİLERİMİZİN SOSYAL YÖNÜ

CAMİLERİMİZİN SOSYAL YÖNÜ

Fikret Karaman
Erzincan Müftüsü


Cami, sözlük olarak bir yere toplayıcı ve bir araya getirici anlamına gelmektedir. Toplumun ibadet ihtiyacını karşılamak açısından ele alındığı zaman ise; diğer dinlerde olduğu gibi ulûhiyete ve yüce bir varlığa saygı göstermek için inşâ edilen yapı ve mekanlardır. İşte Islâm’da Allah’ın emrine uyularak mü’minlerce imar edilen bu mekanlara ve mâbetlere cami veya mescid denir. (1)
Camiler, tarih, sanat ve ibadet yönünden toplumun birliğine, beraberliğine, tanışmasına, konuşmasına, yardımlaşmasına, eğitim- öğretimine, iktisâdî kalkınmasına, çalışmasına, sosyal hareketliliğine özellikle aydınlatılmasına katkısı olan kurumlardır. Biz bu yazımızla konuya farklı bir biçimde yaklaşarak camilerin çalışma düzeni, ticarî, iktisâdî ve sosyal hayatın akışı üzerindeki etkilerini incelemeye çalışacağız.
Cenab-ı Hak mü’minlere; sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı olmak üzere günün belirli zaman dilimlerinde namazı farz kılmıştır. Bu namazların cemaatle ve camilerde kılınması, yalnız başına ve evde kılınan namazlara tercih edilmiştir. Diğer yandan cuma ve bayram namazlarının da cemaatle kılınmasının zorunlu olduğu dikkate alındığında İslâmî hayatın camiyle sürekli iç içe olduğu görülmektedir. Günün, haftanın ve yılın belirli gün ve saatlerinde insanların aynı amaçlarla ve aynı yerlerde toplanmalarında sosyal bir hareketlilik ve canlılık göze çarpmaktadır.
Bu noktalarda ve bölgelerde nüfus yoğunluğu kendiliğinden ortaya çıkar. Buna bağlı olarak beşerî ihtiyaçların karşılanması için ticarî ve iktisâdî amaçlı pazarlarla zorunlu bir çalışma mesaisi gündeme gelir.
Yüce Allah (c.c.) bir ayet-i kerimede, insanların camiyle irtibatlı olduğu vakitlerin aynı zamanda bir geçim kaynağı olduğunu belirtmiştir. "Gündüzü de (yaşamanız İçin) kazanma zamanı yaptık." (2) Diğer bir ayette ise, namaz vakitlerinin günün bütün mesâisini kapsadığını haber vermektedir. "Gündüzün güneş dönüp gecenin karanlığı bastırın- caya kadar (belli vakitlerde) namaz lal; bir de sabah namazını. Çünkü sabah namazı şahitlidir.” (3) Müfessirlere göre bu âyet beş vakit namazı ifade etmektedir. Şöyle ki; güneşin dönmesi, yani zeval vaktinden sonra, öğle ve ikindi namazı, güneşin batmasından sonra akşam ve yatsı namazları vardır. Sabah namazı ise ayrıca zikredilmiş ve bu namazın şahitli olduğu belirtilmiştir. Çünkü tef- sircilerin beyanına göre, gece melekleri ile gündüz melekleri sabah namazında buluşur. Hep birlikte bu namazın kılındığına şahit olduktan sonra gündüz melekleri kalır, gece melekleri ise semâya yükselirler.
Cuma günü ise; ezanla birlikte iş hayatının bırakılarak toplayıcı, birleştirici ve Allah’ı hatırlatan hutbeyi dinlemek üzere cuma namazına bir yarış ve sürat içinde hareket edilmesi emredilmektedir.
Dünya ve ahiret dengesini birlikte düzenleyen İslâmiyet, ibadet amacıyla camilerde meydana gelen bu yoğun insan kitlesinin namazdan sonra yeniden yeryüzüne dağılmalarını tavsiye ederek çalışmalarını ön görmüştür. "Namaz bitince yer yüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan İsteyin. Allah’ı çok zikredin. Umulur kİ kurtuluşa erersiniz." (4) Namaz kılınınca artık, alış-veriş, mesaiye dönme, hasta ziyareti, iâde-i ziyaret, toplantı, ziyafet ve çeşitli konularda görüş teatisinde bulunmak üzere her alanda bir sosyal hareketlilik göze çarpmaktadır. Tarih boyunca memleketimizde cuma günleri, büyük köy, kasaba, ilçe ve şehirlerde kurulan semt pazarlarının temelinde, cuma namazlarının kılındığı bu merkezî ve selâtin camilerinin rolü büyüktür. İnsanlar mezra, köy ve mahallelerden pazarlanabile- cek her türlü eşya ve gıda maddesini bu camilerin çevrelerinde sergilemeye çalışırlar. O gün insanlar için bir bayramdır. Alan ve satan herkes memnun. Birlik ve beraberlik ruhu doruk noktada. Ezan sesi, cuma namazı ve hutbesi de bu insan selini özellikle ticarî ve İktisâdi hayatı disipline eden ve kuşatan İlâhî bir atmosferdir.
Islâm tarihinde çevresine bu sosyal hareketliliği getiren ve toplumun her sahadaki ihtiyacını karşılayan ilk cami; şüphesiz ki "Mescld-I NebevC’dir. Hz. Peygamber (a.s.)’ın fiili katılımı ve emriyle inşa edilip hizmete açılan bu mâbed hakkında İslâmî kaynaklarda çok bilgiler vardır. Biz sadece gün geçtikçe önemi ve fonksiyonu artmaya devam eden bu mescid hakkında bir fikir vermesi bakımından AvrupalI* tarihçi Sir William Mayor’un şu tesbitini zikretmekle yetinmek istiyoruz: "Kuruluşu ve malzemesi bakımından gayet basit ve Ibtldal olarak yapılmış bir bina olan Mescid-i Nebevi sadece Islâm tarihinde değil, dünya tarihinde de büyük rol oynamıştır. Hz. Muhammed (a.s) ve O’nun Ashabı, zamanlarının çoğunu bu binada geçirmişler, İşlerin çoğunu da burada görmüşlerdir. Bu bina İlk başta Islâm için usûlü gereğince namaz kılınan bir yer olarak kullanılmıştır. Bütün Müs- lümanlar Allah’tan gelen yeni vahyi duymak ve vakit namazlarını kılmak için, son derece hürmet ve saygı İle bu binaya toplanırlardı. Hz. Peygamber (a.s), savaş ve fetih planlarını da burada hazırlardı. Burada, mağlup edilmiş olan kabileler ve feth edilmiş bulunan ülkelerin mümessilleri ve heyetleri Resûlüllah’ın huzuruna kabul edilirdi. Burası bir İbadethane, bir dersa- ne, bir karargâh, bütçenin düzenlendiği bir Beytü-I mal, aynı zamanda bir devlet başkanının sarayı gibi bir yerdi. Burada verilen hükümler, dünyanın bir çok uzak ülkelerine ulaşır ve gerektiğinde bütün Arabistan’ı harekete geçirirdi." (5)
Caminin toplum üzerindeki bu fonksiyonu, Islâmiye- tin gelişmesi ve dünyada yayılmasıyla orantılı olarak günümüze kadar artarak devam edegelmiştir. Müslümanların bu fırsatı ve imkânı çok iyi değerlendirmeleri gerekir. Cami sabah ezanından yatsı ezanına kadar insanın uyanık ve hareket halinde olmasını temin ederek günlük beşeri ihtiyaçlarıyla iç içe yaşamasını sağlamaktadır. Camii, içinde başıboş oturmayı, tembelliği, rehaveti, gevşekliği, gafleti, işsizliği ve sorumsuzluğu asla kabul etmez. Nitekim Hz. Ömer (ra) bir grup insanın cuma namazından sonra Allah’a tevekkül ettikleri iddiasıyla camide oturduklarını görünce öfkelenmiş ve onları şu sözleriyle ikaz etmiştir:
"Sizden hiç biliniz nzık hususunda, "Allah’ım beni rızıklandır" diyerek oturmasın. Şunu İyi bilin ki; gökten ne altın yağar, ne de gümüş."
Osmanlılar döneminde de yapılan bütün eserlerin arasında, camiye özel bir itina gösterilmiştir. Cami şehrin en hareketli ve merkezî yerinde yapılırdı. Onu çevreleyen imâret, hastahane, kütüphane, aşevi, öğrenci yurtları, arasta ve bedestenler "Külliye" diye bir bütünlük oluşturuyordu. Arasta ve bedestenler burayı ekonomik ve ticarî yönden bir cazibe merkezi haline getiriyordu. Üstü kapalı bu çarşılarda altın, gümüş, saat, ipek, halı, kilim, kumaş, silah, vs. gibi, kıymetli eşyalar satılırdı. Her gün sabah namazından sonra dükkan sahipleri ve müşteriler camilerden çıkarak bu iş merkezlerinin önünde toplanır, "Duacı" ismi verilen "Bö- lükbaşı" tarafından dua edilerek merasimle açılır ve akşam yine merasimle kapanarak camiye gidilirdi. İstanbul Suttan Ahmet Camisinin arka tarafında Süley- maniye Camisinin yanında, Edime Selimiye Camisinin bitişiğinde ve dana Jirçoıv merkezi camilerde diğer sosyal tesislerle birlikte ticarî amaçlı iş yerleri de yapılmıştır.
Bir örnek olması bakımından Fatih Sultan Mehmet Han’ın, Fatih Camii ve İmaretini yaşatmak için hazırladığı Vakfiye metninde; "İstanbul’un çeşitli semtlerinde toplam 4130 ev, 2466 dükkan, 3 han, 54 değirmen, 57 oda, 26 mahzen, 2 kapan ve 9 bahçenin gelirini vakfettiğini açıklamıştır." Aynı örnek diğer tarihi camiler için de gösterilebilir. Günümüzde bazı eklentileriyle Dirlikte hizmete açılan Kocatepe Camii’nde de benzer özellikleri görmek mümkündür.
Camilerin toplumun çalışma ve sosyal hayatı üzerindeki etkisi hiç bir devirde tamamen yok olmamıştır. Belki insanların camiye olan ilgileriyle orantılı olarak azalmış veya çoğalmış olabilir. Doğru ve toplumun yararına olanı da bu hareketliliğin devam etmesidir. O halde insanımızı yeniden günün vakit namazlarıyla, haftalık cuma namazı, yılın bayram namazlariyle, camilerle tanıştırmak ve kucaklaştırmak gerekir. Cami içindeki hutbe, vaaz, irşat ve Kur’an tilaveti gibi hizmetler, insanları kendiliğinden oraya yöneltecek şekilde verimli hale getirilmelidir. Yeni yapılacak camilerin yer tesbiti ve seçiminde ise; yol güzergâhına, merkezi olmasına, özellikle uygulanacak projenin insanın gözüne, ruhuna ve zevkine ters düşmemesine dikkat edilmelidir.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; mü’minin camiye olan ihtiyacı, balığın suya olan ihtiyacı gibidir. Balık susuz, su da balıksız olmaz. Her ikisinin iç içe olmasıyla maksat hasıl olur. Tıpkı bunun gibi cami ve toplum da birbirine muhtaçtır. Camiye göz, kulak ve gönül vererek bağlanan her zaman kazançlı olur. Çünkü cami, insanı ezan ile çağırır. Namaz ile Allah’ın huzuruna çıkarır. Kur’an ile ziyafet sunar. Vaaz ve hutbesiyle çalışma ve iş hayatının düzenlenmesine rehberlik eder.
Yazımızı Yahya Kemal’in "Süleymaniye’de Bayram Sabahı" isimli şiirinden bir beyitle bitirelim.
"Ulu mibed seni ancak bu sabah anlıyorum.
Ben de bir varisin olmakla
bugün mağrurum."

1- Abdurrahman KÜÇÜK, Diyanet Dergisi, C.24,Sayı:3
2- Kufan-ı Kerim: 78/11
3- Kufan-ı Kerim: 17/78
4- Kur’an-/ Kerim: 62/10
5- Meviâna Muhammed, Islâm Yayılış Tarihi, Tere. (A. Genceli) Toker Yayınları, İST. 1971, S.318
6- Yusuf El-Kardavf, İbadet, (Tere:
H. Cemal) Çığır Yayınlan,
İST. 1974, S.322