Makale

ÖZEL TELEVİZYONA DOĞRU

ÖZEL TELEVİZYONA DOĞRU
Halit Güler

Bildiğiniz gibi ülkemizde radyo 1928’ de, televizyon 1968’ de, yani radyodan 40 yıl sonra yayına başladı. Kalkınmış ülkelerin radyo ve televizyonlarının bizden çok önce yayına başladığı ve o ülkelerle aramızda azımsanmayacak zaman farkının olduğu bilinen bir gerçek.
Çocukluk yıllarımda köyümüzün meydanına yerleştirilen ve yalnızca ilkokulda bulunan radyonun sesini bize ulaştıran hoparlörden yayılan şarkı, türkü ve haberleri köylüyle birlikte dinlediğim günleri çok iyi hatırlıyorum. Avrupa’yı kasıp kavuran İkinci Cihan Harbinin yıldızı Almanlarla ilgili haberleri, su kovasını andıran büyük bir hoparlörün altında grup grup merakla dinleyen köylülerin, savaşla ilgili gelişmeleri evlerine heyecanla ulaştırdıkları günleri düşünüyorum.
Halkımız yeniliklere açık ve teknik gelişmelere yatkın olduğu için, bu durumda olan radyo, kısa zamanda okullardan, halkevlerinden ve muhtar odalarından evlere ve dükkânlara ulaşabilmiştir. Radyo her yere girmenin keyfini tam çıkaramadan kısmen de olsa yerini televi-zyona bırakmıştır.
Önceleri son derece sınırlı ve haftanın belli günlerinde yapılan televizyon yayınları, daha sonra hergün hazırlanır ve yurdun her köşesinde seyredilir hale geldi. Evlerin, apartmanların çatıları antenle doldu. Zamanla vazgeçilmez bir ihtiyaç maddesi halini alan bu sihirli kutunun cazibesine kapılmayan, büyüsüne tutulmayan ve ağına takılmayan kalmadı.
Hele ekran renklenince, kanallar artınca ve koltuktan keyifle yayına kumanda imkânı doğunca ilgi daha da arttı.
Küçük Ağa, Kuruluş, Avrupa’da Türk İzleri, Biz Üç Kıtada İken, İpek Yolu, Mesaj gibi dizi ve belgeseller ve İnanç Dünyası programları televizyonun kendisine kapalı bazı çevrelerle barışmasını sağladı.
Televizyon, evlenecek gençlerin kuracakları yuvaya alacakları düğünlük eşyaların başına, yurtdışından dönen işçilerin getirecekleri eşyaların önüne, salonların ve ofislerin başköşesine hatta çobanların heybesine oturdu. Ev sahiplerini, misafirleri ve yolcuları konuşturmaz oldu. Millet kitap okumayı, eş dost ziyaretine gitmeyi bile bıraktı.
Köy meydanına kurulan radyo bağlantılı hoparlörün altına toplanıp ajans dinlemeye çalışan köylünün hepsinin evine radyo, büyük bir kısmının evine de televizyon artık girmiştir. Evlerimizin başmisafiri, sohbetlerimizin akıl hocası ve göz zevkimizin renkli ve hareketli seyir merkezi olmuştur.
Bu nokta TRT Kurumu için büyük bir yenilik, milletimiz için büyük bir şans, eğitim ve kalkınma için büyük bir fırsattır. Nüfusunun yarısına yakını okuma yazma bilmeyen ve köyünden dışarı çıkmayanların çoğunlukta olduğu bir ülkede, televizyondan daha yaygın ve daha tesirli bir eğitim aracı düşünülemezdi. Hem göze ve hem kulağa hitap eden bu araç; iyiye, güzele, doğruya ve hayra hizmet ettiği sürece büyük bir teknik nimet ve büyük bir kazançtı. Aynı araç; kötüye, çirkine, yanlışa ve şerre vasıta kılındığı takdirde de büyük bir külfet ve büyük bir felâketti. Hem de tahammül edilmesi zor bir külfet ve telâfisi mümkün olmayan bir felâket. Tabii ki külfet ve felâket olan televizyon denen âlet değil, o aletle verilmek istenen hayat tarzı ve yaşayış şekli.
Televizyonda gösterilen yabancı dizilerdeki tiplere kendilerini benzeten, onlar gibi giyinmeye özenen gençler ve çocuklar sokaklarda görülmeye başladı. Ekranda gördüklerini hayata uygulamaya kalkanların başına çeşitli musibetler geldi. Ailesini terk eden kızlar, sokak çeteleri kuran gençler, mağazaların vitrinlerini yere indiren işsizler, üniversite öğrencisi dansözler, mini etekli sekreterler, kocasını aldatan kadınlar çoğaldı. Hatta ve hatta işi daha ileri götürerek büyük şehirlerimizde harlem özentisi gençler benzeri sokaklar yarattılar ve bu sokakları cinayetlerle, esrar partileriyle yerlerde sürünen kadın saçlarıyla ve araba alevleriyle süslediler.
Bilindiği üzere TRT Kurumu’nda 1950 yılından bu yana radyoda, 1975 yılından bu yana da televizyonda kültür ve ahlâk ağırlıklı dinî programlar yer almaktadır. Yani radyomuz yayına başladıktan 22 yıl sonra, televizyonumuz da radyodan biraz daha insaflı olarak yayına başladıktan 7 yıl sonra programlarında dinî konulara da yer vermeye başlamışlardır.
Takdir edersiniz ki, radyo ve televizyonun yayına başlar başlamaz dinî programlara yer vermemiş olmaları büyük bir eksikliktir.» Sesli ve görüntülü yayınların Türkiye’ye ithalindeki gecikme, görgü ve bilgi açısından nasıl bir kayıp ise, ülkemizin en ücra köşesine kadar ulaşan programlarda dinî ve ahlâkî konulara yer vermekte gecikilmiş olması da manevî eğitim açısından büyük bir kayıptır.
Yukarıdaki tarihlerle başlayan yayınlarda din ve ahlâk konularına yer verilmiş olsaydı, bu tür de diğer yayın türleri gibi bu vakte kadar alt yapısı tamamlanmış, gelişmiş, güçlenmiş ve kendisini yenileme aşamasına girmiş olacaktı.
Bugün radyodaki dinî programlara ilâveten televizyonun değişik kanallarında her hafta İnanç Dünyası, İslâm ve İnsan, Gönül Sohbetleri, Merhaba Çocuklar, İnsan ve Ahlâk başlıkları altında dinî programlar yayınlanmakta, hiç olmazsa diğer programların yıkıcı ve yıpratıcı tesirlerini biraz azaltmaktadır. Bütün bu yayınların hafta içerisindeki toplam zamanı 2 saat 20 dakika televizyonda, 2 saat radyoda olmak üzere 4 saat 20 dakikadır. Ramazan, bayram ve mübarek gecelerdeki dinî program saatleri bunun dışındadır.
Radyo ve televizyonda yer alan dinî programların yayın saatlerini vermekten maksadım; gecenin geç saatlerine ve bazan sabaha kadar devam eden genel yayın içerisinde din ve ahlâk yayınlarına ayrılan vaktin süresini tesbit etmek ve sizleri diğer yayınlarla mukayese yapabilecek dokümanter bir bilgiye sahip kılmak içindir.
Dinî yayın saatleri yerinde saymakta ise de, diğer yayın saatleri artmakta ve yayın kanalları da çoğalmaktadır. İnsanları özellikle gençleri durmadan tepindiren çılgın müzik türünden, aile bağlarını koparan ve aile içi güveni sarsan, her şeyiyle kaldırımlara dökülmüş, namus ve dürüstlük mefhumunu gecelerin karanlığına ve sokakların insafsızlığına terk etmiş esrarkeşlerin hayatını çoğu yerde örnek gösteren dizilerden tutun da mayo reklamını yapan üryan mankenlere varıncaya kadar dinî ve millî geleneklerimize ters düşen bir dünyayı evimize, okulumuza, fabrikamıza getiren kanallar ve özel televizyon.
Dünyadaki gelişmeler ve ülkemizdeki eğilimler özel televizyona hemen geçileceğini gösteriyor. Türk Televizyonu kısa zamanda Batı Ülkeleri yayın standartlarına ulaşmak için çaba sarf edecek, ister istemez yayın kanallarını daha da artırma yoluna gidecektir. Nitekim müteakip kanalları devreye sokmak için çalışmalar sürdürülmektedir. Bu kanallardan birkaçını özel taleplere, dünya televizyonlarında olduğu gibi, TRT de açmak zorunda kalacaktır.
Bildiğiniz gibi dünya beyaz kutu ve benzeri teknik buluşlar sayesinde çok küçüldü. Uydular aracılığıyla yapılan televizyon yayınları, basit alıcılar sayesinde evlerimize kadar girdi.
Türk insanı bir arayış içerisindedir. Kendine dönme, dinî ve millî kimliğine kavuşma çabası günden güne hissedilmektedir. Televizyon yayınları daha da beynelmilel hale geldiği vakit, bu yayınlardan bıkan ve yayınlarda kendilerini bulamayan toplumlar, işin tâ başına dönmek ihtiyacını duyacaklardır. Dinî muhtevalı, millî kökenli yayınlar daha cazip hale gelecektir. Bu gidişle Türk toplumu televizyon yayınlarında mazisini, tarihini, kültürünü, inancını, faziletini ve tek kelime ile kendi değerlerini arar hale gelecektir. O zaman bu programlar değişecek veya o tarz programların yayınlanmasını sağlayacak özel televizyonlar kurulacaktır. Çılgınlıklarla açılan ekranlar olduğu gibi, Türk insanının karakteristik özelliklerini aksettirecek ekranlar da olacaktır. İnsanı dejenere eden müzik görüldüğü gibi, insanı yücelten müzik de görülecektir. Münkirler konuştuğu gibi, mü’minler de konuşacaktır. Kiliseyi değil, camiyi görmek isteyen de aradığını bulacaktır.
Köylü yaşlı dayım bir gün oğluna:
"Beşinizin de evinde radyosu var. Açıyorum, açıyorum hiçbirisinde, şöyle gönlüme göre bir türkü çıkmıyor" demiş. Demek ki, çıkanlar dayımın gönlünü okşamıyormuş. Dayım bu sözü yıllar önce söylemiş. Yalnız dayım değil, millet böyle söylemiş. Ama değişen bir şey olmamış. Gönlümüzü okşamayan radyoların yerini, gönlümüzü tırmalayan televizyon almış. Almış ama biz hâlâ gönlümüzü okşayacak sesleri ve nefesler bekliyoruz. Dayılarımızdan, emmilerimizden esirgenenin bizden esirgenmemesini gözlüyoruz.
Şu halde televizyon yayınlarında millî kültürü, yerli ruhu az bulanların veya hiç bulamayanların bir hazırlık içerisine girmelerinde zaruret vardır. Bu işlerin lafla yürümediğine, manevî değerlerimizi ve millî hasletlerimizi yiyip bitiren yıkıcı yayınların dedikodularla önlenemediğine ve önlenemeyeceğine de hepimiz şahidiz.
Bu konuda Diyanet İşleri Başkanlığının ve T. Diyanet Vakfı’nın yürüttüğü çalışmalar ümit vericidir. Bu örnekler, bir özel televizyonu besleyecek şekilde çoğaltılmalıdır.
Şimdiden bu işe yönelik yerli sermayeli şirketler kurulmalı, genç kabiliyetlere sahip çıkılarak teknik kadro yetiştirilmelidir.
Bu tarz teşebbüslerin varlığını bilmiş ve duymuş olmaktan mutluyuz. Bu teşebbüslerin kısa zamanda neticeye gitmesi samimi bekleyiş ve dileğimizdir.