Makale

Oyun İçinde Oyun- Komşu'da Neler Oluyor?

BUGÜNKÜ YUNAN DÜNKÜ YUNAN MI? ÖYLEYSE, BU İBTİDÂİ OYUNLAR NİÇİNDİR?.
Doç. Dr. M. Cihat
ÖZÖNDER

YUNAN ESKİ YUNAN..

OYUN İÇİNDE OYUN

YUNANİSTAN Bugün Avrupa Topluluğuna üye ülkelerden biridir. Osmanlı Devleti’nin zayıflatılması neticesinde, Türk kültür varlığını Balkanlardan geri sürmek maksadıyla Britanya imparatorluğu tarafından kurdurulan bu tampon devletçiğin fonksiyonları 1821 den günümüze kadar değişmeden devam ettirilmiştir.

Osmanlı’nın büyük hoşgörüsü ile kültürel hüviyetini, inanç-ibadet hürriyetini devam ettiren Avrupa’nın şımarttığı bu toplum 1820-21 Mora isyanı ile ekmeğini yediği eli ısırmaya başlamışlar.
Antik Çağ Grekleri ile hiçbir bağı olmayan günümüzün Yunanlıları, halen tampon devletçik fonksiyonuna uygun olarak Türk-Müslüman varlığına tasallut ile varlığını sürdürmeyi temel politika olarak uygulamaya devam etmektedir.
Bu temel politika son 70 yıl içinde çeşitli dönemlerde azgınlaşarak zaman-zaman da sinerek devam ettirilmiş; Rum ve Yunanlılarla içice yaşamaya mahkûm edilmiş Müslüman Türk cemaatlerine, Kıbrıs ve Batı Trakya’da yaşayan soydaşlarımıza baskılar, Bizans oyunları ile çoğunlukla da papazlar aracılığı ile sürdürülmüştür.
Mora isyanında Germanos, Kıbrıs 1821 isyanında Hırisostomos, 1974 öncesinde de Makarios, bugünün Kıbrıs Rum Kesiminde yine Hırisostomos, Gümülcine’de ise Demoskinos bu fanatik din adamlarından sadece bilinen birkaçıdır.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki soydaşlarımız artık bu Ortodoks bağnazlığından kurtarılmış olmakla birlikte, Balkanlardaki "Evlâd-ı Fatihan" henüz bu Megalo idea tasallutundan kurtulabilmiş değildir. İnsanlık dışı baskılar artarak devam etmektedir. Bu bağnazlığın hedefi sadece Müslüman Türk cemaati olmakla kalmamış, Müslüman Pomak Türkleri diğer Türklerle karşı karşıya getirmeye gayret edilmiş, Yunanistan’daki Katolik mezhebine bağlı Yunan asıllılar dahi baskılar karşısında Yunanistan’ı terk etmek zorunda kalmışlardır.
İnsanın en tabii haklarından biri olan inanç ve ibadet hürriyeti, Avrupa Topluluğu üyesi Yuna-nistan tarafından ayaklar altına alınmaktadır. Yunanistan son 70 yılda uyguladığı sinsi politika ile
1923’de 120.000
Müslüman Türkün yaşadığı Batı Trakya’daki nüfusu aynı seviyede tutmuştur. Batı Trakya Müslüman Türk Cemaatinin kendi din adamlarını, cemaat meclisi üyelerini ve Vakıf idarecilerini bizzat seçmeleri hususu önce 14 Kasım 1913 tarihli "Atina antlaşması" daha sonra da "Lozan antlaşması" ile teminat alana alınmıştır.
Ayrıca İstanbul’daki Rumlar ve Bau Trakya’daki Müslüman Türkler 30 Ocak 1923’te imzalanan
"Mübadele protokolü" ile yerlerinde kalabilecekler, her türlü vatandaşlık haklarından faydalanabileceklerdi. Ancak bu protokol, Yunan tarafının uzlaşmaz tutumu sebebiyle ancak 10 Haziran 1930 tarihinde Ankara’da iki devlet arasında imzalanan antlaşma ile yürürlüğe girebilmiştir.
Bu milletlerarası antlaşmalara ilâve olarak Yunanistan hükümeti 1920 yılında 2345 sayılı kanunla Batı Trakya Müslüman Türk Cemaatinin kendi Baş müftülerini, Müftülerini, Cemaat Meclisi Üyelerini ve Vakıf İdarecilerini seçme hakkını da kabul etmiş, bu kanun 1949 yılında Kral idaresi ile uygu-lanmaya başlamıştır. Bu tarihten itibaren Batı Trakya -Müslüman-Türk Cemaati kendi müftülerini kendileri seçmiştir.
Batı Trakya’da müftülük konusunda ilk müdahale Dedeağaç’ta görülmüş, buraya tayinle Yunan taraftarı bir müftü getirilmiştir. Bu kanunsuz uygulamaya bir tepki gösterilmeyince Yunan hükümeti bu defa Gümülcine Müftüsünün ölümü üzerine kendisine yakın bir şahıs olan ’Meço Cemali" yi Müftü olarak atamıştır.
Bu durum Batı Trakya Müslüman Türk Cemaati tarafından kabul edilmemiş, uzun süren bir mü-cadeleden sonra, Gümülcine’de toplanan azınlık Yürütme Kurulu, 28 Aralık 1990 Cuma günü bölge-deki bütün camilerde yapılan bir seçim sonunda İbrahim ŞERİF’i Gümülcine Müftülüğüne oylann %95’i ile seçmiştir.
Cemaat tarafından 28 Aralık 1990 günü seçimin yapılacağı ilan edilir edilmez, Yunan meclisinin Noel tatilinde olmasına rağmen telaşa kapılan hükümet, daha önceden hazırlanmış olan ve cemaate şantaj yapabilmek amacıyla yürürlüğe sokulmayan kanunu, 24 Aralık 1990 tarihinde resmi gazetede "Kanun hükmünde kararname" şeklinde yayınlayarak yürürlüğe koymuştur.
Bu kararname ile 2345/20 sayılı kanun feshedilmekte ve yeni getirilen hükümlerle azınlığın kendi din adamlarını seçme hakları tamamen gasbedilmektedir.
Yeni kararnamede, yetkilerin tamamı Yunan Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Kavala’daki azınlıklar ile ilgili daireye verilmekte, bu dairenin onayı ile Vali başkanlığında 11 kişilik bir heyetin teşkil edilmesi öngörülmektedir. Bu heyet, Yunan makamlarınca "Müslüman din adamları" ile, müslüman azınlıkta itibarı olan "azınlık ileri gelenleri" arasından teşkil edilecek; tamamiyle Yunan makamlanna hoş görünecek, azınlık haklan ile belki de hiç ilgilenmeyecek kişilerden oluşacaktır.
Kararnamenin altıncı maddesinde, Batı Trakya’daki müftü sayısının İçişleri, Adalet, Eğitim ve Din işleri Bakanlarının teklifi üzerine Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile belirleneceği ifadesi yer almakta-dır. Yedinci madde de ise bütün yazışmaların Yunanca yapılması şartı getirilmektedir. Kararname 22 Ocak 1991 günü kabul edildi. Batı Trakya’da Türklerin dini lideri Yunanistan Eğitim ve din işleri ba-kanlığınca atanacak
Bu kararnamenin Noel tatilinin bitimi beklenmeden, telaşla yürürlüğe konulması ve akabinde yapılan Gümülcine Müftülüğü seçimini İbrahim ŞERİF gibi azınlığın tamamı tarafından sevilen, sayılan liyakatli bir din adamının kazanması, bölgede gerginliği, tedirginliği ve Yunan baskılannı arttırabilecek gibi görünmektedir.
İnsanca yaşamak kendi kültürel hüviyetine ve bu meyanda inanç-ibadet hürriyetine sahip çıkmaktan başka hiç bir talebi olmayan 19-21 Kasım 1990 tarihinde Paris’te imzalanan "Yeni bir Avrupa için Paris yasasındaki haklarını isteyen "Batı Trakya Türk-Müslüman Cemaati"nin bu haklı mü-cadelesine, insan haklanna saygılı olduğunu iddia eden herkesin sahip çıkacağına, oradaki insanlarımızı yalnız bırakmayacaklarına inanıyor, bu konuda Gümülcine Müftüsü İbrahim ŞERİF’e Cenab-ı Hakkın yardımlarıyla muvaffakiyetler temenni ediyoruz.


İSLAM NE DİYOR

KAN NAKLİ SUT EMZİRMEYE BENZER Mİ?

Karı koca arasında kan alış verişi gerçekleşirse, bu durum evliliğe zarar verir mi? Ayrıca, henüz sütten kesilmemiş iki çocuk arasında gerçekleştirilen kan nakil, ileride bunların evlenmelerine engel oluşturur mu?
Dinî hükümlere göre, birbirleriyle evlenmeleri caiz olmayanlar. Nisa Sûresi’nin 22 ve 23. âyetlerinde belirlenmiştir. Bu âyetlere göre, evlenme engelleri neseb, sıhriyet ve süt hısımlıklarından ibarettir. İster süt çağında, ister daha sonra olsun; kan nakli sebebiyle, kan veren ile kendisine kan nakledilen kişi arasında -evliliğe engel- hısımlık meydana gelmez.

Nihat Hatipoğlu
Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı


“KOMŞU DA NELER OLUYOR?”

JİVKOV’dan sonra işbaşına gelen Bulgar idareleri, soydaşlarımızın isimlerinin iade edilmesini; dil, din, örf ve âdetlere ilişkin yasaklarla kısıtlamaların kaldırılmasını kararlaştır-mışlardır.
Bu husus, 15 Ocak 1990 tarihinde, Bulgar Millet Meclisinde görüşülerek oy birliğiyle kabul edilmiştir.
Söz konusu kararlar ve son gelişmeler çerçevesinde, Bulgaristan tarafından Müslüman Türk azınlığa karşı uygulanan politikanın ana unsurlarının özetle şu şekilde tesbit edildiği anlaşılmaktadır:
a. Türk azınlığın varlığına ilişkin iddialar, Bulgaristan’ın İçişlerine karışmak ve toprak bütünlüğünü tehdit etmek olarak algılanacaktır.
b. Hakların iadesine ilişkin kararlar, demokratikleşme çerçevesinde ve milletlerarası normlara uyum amacıyla alınacaktır.
c. Etnik haklar uygulanacak, ancak azınlık haklan sözkonusu olmayacaktır.

d. Kişiye ait self-determination hakkı mevcuttur.
1990 Eylül ayında, Antalya’da yapılan toplantıdan önce, Başbakan LUKANOV’la yapılan görüşmelerde ise;
1. Bulgaristan’da azınlık teriminin bölücülükle irtibatlandırıldıgı, ve bu konudaki bir müdahalenin içişlerine kanşmak sayıldığı-,
2. Bulgaristan’da azınlık teriminin kullanılmasına karşı oldukları, ancak "Türk Etnik Grubu" teriminin artık kullanılmaya başlandığı ve bu konuda önemli mesafenin kaydedildiği;
3. Meselenin, geçmişteki yanlışlıkların birikimi olduğu, demokratik süreç içerisinde çözümlenebileceği beyan edilmiştir.
Bu görüşmeler, Bulgar tutumunda önemli bir değişikliğin olmadığını-, meselenin ve çözümün Avrupa Güvenlik ve işbirliği Konferansı (AGİK) çerçevesinde sınırlandığını; Türkiye’nin azınlık konusuna doğrudan ilgisini ve ikili ilişkilerde bu konuyu ön şan: olarak ileri sürmesini kabul etmediklerini-, buna mukabil Türkiye’nin dolaylı ve ılımlı ilgisini zımnen kabul ettiklerini ortaya koymuştur.
Son bir yıl içinde, soydaşlarımızla ilgili bazı değişiklikler olmuştur. Bunlar arasında önemlileri şunlardır.
a. Türkçe konuşma yasağı-nın.kaldırıldıgı ilân edilmiştir.
b. 23 Kasım 1990’da, soydaş isimlerinin sonuna "EV, OV, EVA, OVA" takıların eklenmesi ile isim değişikliği için mahkemeye başvurma gereğinin kaldırıldığı ve idari usûlle değiştirilmesinin kabul edilmiş olduğu açıklanmıştır.
c. Dini kısıtlamalar kısmen kaldırılmıştır.
d. Ekim 1990’da Sofya Yüksek İslâm Enstitüsü, 4 Ekim 1990 da Şumnu İmam Hatip Okulu açılmış ve 1956’da son verilen dinî eğitime başlanmıştır.
e. "Hak ve Özgürlükler Hareketi" isimli teşkilat kurulmuş, seçimlere iştirak etmiş ve 23 Milletvekili çıkarmayı başarmıştır.
f. Bulgaristan Başmüftülüğü, 26 Nisan 1990’da, "Müslümanlar" başlıklı bir bülten çıkarmış, bunun ikinci sayısını 23 Kasım 1990’da üçüncü sayısını da 28 Aralık 1990’da yayınlamıştır.
g. Önceleri Türkçe, sonraları Bulgarca çıkan "Yeni ışık" (Nova Svetlina) gazetesinin 1991 yılında Türkçe ve Bulgarca yayınlanması öngörülmüştür.
h. Türkiye ile Bulgaristan arasında köprü olmak üzere "Türk Bulgar Dostluk Derneği" kurulmuştur.
i. "Hak ve özgürlükler Hareketinin seçimlerde sağladığı başarı Bulgar milliyetçiliğini tahrik etmiş; bazı müessir gösterilere neden olmuştur. "Hak ve Özgürlükler Hareketinin bölünmesini sağlamak ve Müslüman Türklerin bir kuruluşta toplanmalarını önlemek amacıyla "ALEV" isimli demek ve "insan Haklarının Korunması için Demokratik Lig" adlı kuruluşlar teşkil edilmiştir. Maalesef bu yönde, Bulgaristan Başmüftüsü Nedo Gencev gibi, bazı kişilerin de kullanıldıkları dikkatleri çekmektedir.
Yukarıda açıklanan hususlar çerçevesinde, Bulgaristan da müsbet yönde bazı değişikliklilerin olduğu ifade edilebilir. Ancak vatandaşlık haklarının verilmesi, Türkçe neşriyat yapılması; Türklerin anadilini serbestçe konuşması-, okullarda Türkçe eğitim yapılması Türk isimlerinin geri alınması-, Müslüman Türkleri Türk, Pomak, Tatar, Gaga-uz vb. bölmek için büyük bir kampanyanın yürütülmesi ve Bulgar Müslümanları kavramına öncelik verilmesi gibi meseleler devam etmektedir. Bütün Bulga-ris’tan Türkü "Yeni bir Avrupa için Paris Yasasındaki" Bulgar yöneticilerin imzalarına sadık kalmalarını beklemektedir. Bunların yanısıra, Bulgaristan’ın istihbarat ve güvenlik teşkilâtlarının teşviki ile Hristiyan fanatiklerin, aşın Bulgar milliyetçisi ve komünistlerin, Müslüman Türklere karşı nefret ve kinle hareket ettikleri dikkatleri çekmektedir. Bu gelişmelerden hareketle, Bulgaristan’ın, soydaşlarımıza bazı haklar verdiğini ilân etmesinde:
1. Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkelerinde meydana gelen değişikliklerin; Bulgaristan’ın iktisadi çöküntü içinde olmasının; Milletlerarası ilişkilerde daha iyi bir yere gelme ve yardım alabilmesinin; islâm ülkeleriyle ticari ilişkileri geliştirme ve kredi sağlama politikasının etkili olduğu,
2. Soydaşlarımıza isim, dil, din serbestisi gibi bazı haklann verildiğinin ilân edilmesine rağmen, bu hususlann henüz sağlıklı bir tarzda yürürlüğe girmediği. Bulgaristan’ın Müslüman Türkleri, kendi politikası doğrultusunda, sosyo-kültürel, iktisadî ve politik olmak üzere yeni usûllerle Bulgarlaştırmaya devam edeceği sonucuna varmak güç değildir.



İSLAM NE DİYOR?

ALIŞVERİŞTE VADE FARKI UYGULAMASI KONUSUNDA DİNİMİZİN HÜKMÜ NEDİR?

Vadeli alış verişlerde satıcı, ya müşteriye peşin fiyattan daha fazla bir fiyat söylemekte; ya da "peşin alırsan şu kadar, veresiye alırsan şu kadar" diye iki fiyat belirtmekte, müşteri de vadeli fiyat üzerinden malı almaktadır.
Vadeli satışlardaki bu ikinci uygulama şeklinin faize sebebiyet vereceği konusunda zaman zaman tereddütler ortaya çıkmaktadır. Bu tereddütler ise, genellikle Hz. Peygamber (a.) ın bir satış akdiyle iki satış yapmayı yasaklayan hadisinin yanlış yorumlanmasından kaynaklanmaktadır. Halbuki bu hadis-i şerifte, vadeli satıştan, ya da pazarlık ve akit öncesi ikili bir fiyat teklifinden söz edilmemektedir. Hadisin söz konusu ettiği yasak uygulama, ya, "sen bana şu malı şu fiyata satarsan, ben de sana bu malı şu fiyata satarım" şeklindeki, tek bir bedel üzerinde mutabakata varılmayarak, bedelin belirsiz olduğu satışfır.
Bizim sözünü ettiğimiz durumda ise, müşteri kendisine teklif edilen iki fiyattan birini kabul etmekte, satış o fiyat üzerinden gerçekleşmekte, dolayısıyla bir akit içinde iki satış söz konusu olmamaktadır.
Bu sebeple; belli bir fiyat ve vade üzerinde anlaşmak, müşterinin zor durumda oluşundan yararlanmamak kaydıyla, vadeli satışlarda, peşin fiyattan farklı bir fiyat uygulamak dinen caizdir.

Halil ALTUNTAŞ
Din işleri Yüksek Kurulu Uzmanı