Makale

Kudüs İzlenimleri

Kudüs İzlenimleri

Mehmet Ali Aytekin
Amman Din Hizmetleri Ataşesi

Uzun zamandır hayalimdi Kudüs’ü ve özellikle de Mescid-i Aksa’yı ziyaret etmek. Çünkü bizzat Efendimiz tarafından ziyaret edilmesi teşvik edilmiş (Buhari, Müslim) hatta “Gitme imkânımız yoksa ne yapalım Ya Resülallah?” diye soran Meymune validemize “İçinde yakılmak üzere zeytinyağı göndermeniz, Aksa’yı ziyaret edip orada namaz kılmanız gibidir” buyurmuş (Müsned, İ. Mace, Taberani); burada kılınan namazın diğer mescitlerde kılınan bin/elli bin rekât namaza denk olduğu müjdesini vermişti. (İbn Mace, Taberani.) Nihayet bu mukaddes mekânların, görevli olduğum Amman’a 90 km uzaklıkta olduğunu öğrenince bayram tatilini de fırsat bilerek ailecek buraları ziyaret etmeye karar verdik.
Yolculuk günü hepimizde bir heyecan… 50 km sonra ihtilalci İsrail askerleriyle karşılaşıyoruz Filistin topraklarında. Hepsi tam teçhizatlı, ellerinde uzun namlulu silahlar. Elinizde olmadan ürperiyorsunuz. Yedi yaşındaki kızım “Baba bunlar niçin silah taşıyorlar? Yoksa bizi öldürmek mi istiyorlar?” diye soruyor, masumane bir şekilde. Onu teselli etmek için “Hayır kızım! Bütün ülkelerin sınırlarında askerler bu şekildedir.” diye yalanla karışık bir cevap veriyorum. Pasaport işlemlerini yaptırıyoruz. Sınırda herhangi bir yoğunluk söz konusu değil; buna rağmen sınırı geçmemiz üç saati buluyor. Dört kontrol noktasından geçtikten sonra Filistin topraklarına adım atıyoruz.
Babü’l-Amud’a varınca dimdik ayakta duran tarihî surlar karşılıyor sizi. Etraf Müslümanlarla dolu. Surların önünde ve içinde İsrail askerlerini görünce “Yine mi onlar?” diyorsunuz gayr-i ihtiyari. Otel işlemlerinden sonra odada biraz dinlenip doğru Mescid-i Aksa’ya gidiyoruz. Bu kutsal mabede girerken de dört beş tane işgalci askerle yüz yüze geliyorsunuz. Yüreğiniz cız ediyor; derinden sarsılıyorsunuz. Ve nihayet ilk kıblemize, Babu’n-Nazır’dan adımımızı atıyoruz. Karşımızdan Kubbetü’s-Sahra’da ikindi namazını kılan Müslümanlar geliyor. Selam verip “Mescid-i Aksa nerede?” diye soruyorum. Aldığım cevap beni çok şaşırtıyor: “Buranın her tarafı Mescid-i Aksa. Namazını şu karşıdaki mescitte kılabilirsin.” diye Kıble Mescidi’ni gösteriyor bize. Yıllarca Mescid-i Aksa olarak bildiğimiz mescidin Mescid-i Kıble olduğunu; Mescid-i Aksa’nın, içinde Kubbetü’s-Sahra’nın da yer aldığı üzeri kapalı beş ayrı mescidin, birçok şadırvanın ve zeytin ağaçlarının bulunduğu 144 dönümlük geniş bir mekâna denildiğini öğreniyoruz. Bir tarafta miracın başlangıç noktası Kubbetü’s-Sahra diğer tarafta Mescid-i Kıble. Buranın azameti karşısında yaşadığınız sıkıntıları unutuyorsunuz, içinizde haşyet duyguları… Kıble Mescidine girip ikindi namazımızı eda ediyoruz. İçerde bir hareketlilik var. Bazıları caminin içinde temizlik yapıyor, bazıları içeriye taş taşıyor. Sebebini çok geçmeden öğreniyoruz: Öğle namazından sonra İsrail askerleri Sukot (Çardak) Bayramlarını sebep göstererek zorla Mescid-i Aksa’ya girmişler, gaz bombaları ve plastik mermilerle ortalığı birbirine katmışlar; Müslüman gençler de buna taşlarla karşılık vermişlerdi. İlerleyen günlerde de zalim İsrail askerlerinin zorbalığı artarak devam etmiş ve Aksa’ya girişleri tamamen yasaklamıştı.
İkinci gün Halil şehrine gidiyoruz. Ulu Peygamber Hz. İbrahim’in (a.s.) makamını ziyarete. Takriben 35 km Kudüs’ün doğusunda. Şehre varınca çevre yolunda yazan “Harem-i İbrahim” levhasını takip edip sağdan şehre giriyorum. Karşımda İsrail denetim noktası. Asker “Buradan sadece yerleşimciler (Yahudiler) geçebilir.” diyor. Geri dönüp ilerde sağda benzer levhayı görünce oradan giriş yapıyorum. Yine aynı manzara: “Buradan geçemezsiniz!” Anlaşılan işgalciler tıpkı Kudüs’ü böldükleri gibi burayı da ikiye bölmüşlerdi doğu-batı şeklinde. Mecburen geri dönüp biraz dolaştıktan sonra şehre farklı bir noktadan giriyoruz. Camiye yaklaştığımızda karşımızda, ellerinde uzun namlulu silahlarla demir turnikelerin arkasında bekleyen İsrail askerleri… Ürpermemek elde değil. Turnikelerden geçip pasaportumuzu gösteriyoruz. Asker pasaportları inceledikten sonra geçmemize izin veriyor.
Camiye girince sizi Hz. Sare validemiz karşılıyor, Hz. İbrahim’in evine gelen misafirleri karşıladığı gibi. Selam verip ruhuna Fatiha okuyor ve dua ediyoruz. Caminin tam ortasında sağda, Allah’ın bir lütfu ve mucizesi olarak 90 yaşındaki Hz. Sare’den dünyaya gelen Hz. İshak (a.s.), solda da muhtereme zevcesi. Gözler, ailenin babası Hz. İbrahim’i (a.s.) arıyor; refakatimizdeki cami görevlisi “İşte burada!” diyor, Arka odada Hz. Sare’nin yan tarafında. Kendinizi hemen Halilürrahman’ın (a.s.) huzurunda buluyorsunuz. Heyecanlanmamak mümkün mü? Selam verip duamızı yapıyor; Hz. İbrahim’in (a.s.) huzurunda âlemlerin Halikına işgalin ve zulmün bitmesi için yalvarıyoruz.
Halil’den dönerken Kudüs’e 13 km mesafede Beytüllahm şehrini ziyaret ediyoruz. Hıristiyanlar için çok kutsal bir mekân burası. Çünkü Hz. İsa’nın (a.s.) burada doğduğuna inanılıyor ve burada tarihî Mehd Kilisesi bulunuyor. Şehre iki ayrı giriş var. Sağ giriş Yahudilere ait. Sol girişte büyükçe bir levhada “Burada Yahudi yerleşimcilerin canları ve malları için tehlike söz konusu olduğundan onların buraya girmesi yasaktır.” şeklinde üç dilde yazılan uyarıya takılıyor gözüm. Her gün binlerce turistin giriş çıkış yaptığı bir yere bu yazının yazılması sinsice bir plan gibi geliyor bana. Çok farklı bölgelerden gelen turistlerin gözünde Müslümanı cani ve potansiyel tehlike unsuru göstermenin bundan daha iyi bir yolu olamazdı herhâlde. Ömer Camii’nde ikindi namazını kıldıktan sonra karşısındaki Mehd Kilisesi’ne gidiyoruz. Kilise çok büyük olup içi heykel ve resimlerle süslü. Önemli bir kısmı da restorasyona alınmış. Kiliseyi gezdikten sonra Kudüs’e hareket ediyoruz. Kudüs’e girişte tekrar askerî denetimden geçiyoruz.
Yatsı namazı için Mescid-i Aksa’ya gittiğimizde daha kalabalık İsrail askeri ile karşılaşıyoruz. İçlerinden biri bize elli yaşın altındaki erkeklerin girişinin yasak olduğunu söylüyor. Pasaportumuzu uzatıp çocuklarımı da göstererek yabancı olduğumu ve sadece namaz kılmak için geldiğimi ifade ediyorum. Nafile… Tam bir trajedi. Bu durumda karşımızda taş olsa idi yumuşardı; fakat taştan çok daha sert kalplere sahip olan o güruh merhamete gelmedi. Senin için son derece kutsal olan mabedinin önünden geri çevrilmek… Ne kadar acı geliyor insana. Aynı durumu sabah namazında da yaşıyoruz. Belki Cuma namazı için izin verirler diye yine Aksa’nın yolunu tutuyoruz. Yollar âdeta İsrail askeri kaynıyor. Aksa’ya girme çabalarım boşa gidiyor. Tek kelime duyuyorsunuz sadece: “ed-Duhul memnu/ Giriş yasak.”
“Aksa’nın diğer girişlerinden girebilir miyim acaba?” diyerek soldan aşağıya devam ediyorum. Olabilir ya belki içlerinden vicdanlı biri çıkar. Ama maalesef… Neredeyse bütün girişlerde birbirinden merhametsiz İsrail askerleri… Mescid-i Aksa’ya girebilmek için bir kapı ararken Yahudilerin ağlama duvarına çıkıyor yolum. Tipik Yahudi kisveleri içinde yüzlerce Yahudi, bayramları dolayısıyla buraya akın etmiş. Kimi duvara kapanmış ibadet ediyor; kimileri de arkada bayram havasında dans yapıyor. Daha arkada da yüzlerce turist onları izliyor. Kıvrılan yol boyunca vadi içinden yukarıya devam ediyorum. Zeytin Dağı’nın eteklerindeki kadim kiliselerde bir hareketlilik göze çarpıyor. Anlaşılan ziyaretçileri hiç eksik olmuyor. Üstelik kimse bunlara engel de olmuyor, tıpkı Ağlama Duvarı’na gelenlere engel olunmadığı gibi. Ama Müslümanlara niçin engel var? Niçin...? Sorular zihnimde cevapsız kalıyor. Dilimde Rabbimizin “Allah’ın mescitlerinde O’nun adının anılmasına engel olandan ve oraları tahrip etmek için çabalayandan daha zalim kim olabilir.” ayet-i kerimesi. Kutsal mabedinizden geri çevrilmek veya camiye kimlik kontrolünden geçtikten sonra girmek… İfade edilmesi imkânsız bir burukluk. Bunu dünyada hangi insan hakları savunucusu nasıl izah edebilir?
Sonunda benim gibi Aksa’ya giremeyen bir grup Müslümanla birlikte kapalı bir kapının önünde imama tabi olup Cuma namazını eda ediyoruz. Hatibin ikinci hutbede Mescid-i Aksa’nın kurtulması için yaptığı konuşma ve dua, İsrail’in zulmü karşısında çok hafif kalıyor; fakat silahların gölgesinde bu kadarını söyleme cesaretini göstermesi de takdire şayan bir husus. Cumadan sonra Cebel-i Zeytun’a çıkıyoruz. Mescid-i Aksa bir başka görünüyor buradan. Kudüs’ün güzelliğini ve bereketini buradan daha iyi fark ediyor insan.
Bugünün yatsı namazını eda imkânı buluyoruz Aksa’da. Namaz öncesi yapılan konuşmada hoca efendinin “Buraların kurtuluşu için Allah gökten başka varlıklar göndermeyecek. Buralar sizin elinizle kurtulacak.” sözleri çınlıyor hâlâ kulaklarımda. Muhataplarını bu mukaddes mekâna sahip çıkmaya davet ediyordu konuşmasında. Evet… Müslümanların eliyle kurtulacak inşallah. Fakat Kudüs davasında bir avuç insanı kendi kaderiyle baş başa bırakan Müslümanlarla arzu edilen bu özgürlük acaba ne zaman gerçekleşir?