Makale

İnsan Hakları, Düşünce ve İnanç Hürriyeti

"İNSAN HAKLARI" DEDİLER.
HÜRRİYET ADINA ABİDELER BİLE DİKTİLER» İNSANLARI, İNSANİ DEĞERLERİ, HÜRRİYET DİYE-DİYE KATLETTİLER..
HAMDİ MERT


DÜŞÜNCE VE İNANÇ HÜRRİYETİ

TARİHİ BOYUT
FİKİR ve inanç hürriyeti
"Hayat Hakkj" gibi, "Mülki-| yet Hakkı" gibi, insanın insan olarak, doğuştan sahip olduğu tabii haklardandır.
Fikir ve inanç hürriyeti veya hürriyetsizliği konusu insanın varolduğu günden buyana mevcuttur. Düşünce, fikir, insan olmanın lâzım-ı gayr-ı müfarıkı (değişmez özelliği) dır.
İnsanı diğer varlıklardan ayıran akıl, düşünme meziyetidir. Onun içindir ki, "-fikrin tarihi insanın arz üzerinde mevcut olduğu günden başlar" denilmiştir. .
Fikir ve İnancın suç teşkil etmesi, yasaklanması, harekete dönüşmesine bağlıdır. O fikir ve inanç zararlı da olsa.. Fiile inkılâp etmeyen, düşünce olarak kalan fıkr’in suç olarak görülmesi, yasaklanması düşünülemez, düşünülmemelidir. Hara kınanması, hor görülmesi de..
Fikre, düşünceye, fiil’e inkılâp etmemiş fikir ve düşünmeye zincir vurulamaz. Bunun en güzel misali Galile’dir.
Galile tâ milâdi 1611’lerde kendi eliyle bir dürbün yapmış-, bu dürbünle güneş’in üzerindeki lekeleri tesbit etmiş; bu lekelerin hareketinden, dünya’nın, kâinatın merkezi olmadığı; sabit te olmadığı-, güneş’in etrafında döndüğü fikrine, kanaatına ulaşmıştı.
Romadaki "Sanctum Officium" (Kutsal daire) bu kanaatından dolayı Galile"yi idama mahkûm etti. Tabii bu kanaatini açıkladığı için..

Yakın dostları Galile’yi ikna ettiler İdamdan kurtulmak için büyük bilim adamı SANCTUM OFFİ-CİUM önünde kanaatından vazgeçtiğini söyledi. .. Ve idamdan kurtuldu. Fakat mahkemeden çıkınca EPPUR Sİ MOUVE (Dünya yine de dönüyor) demekten kendini alamadı.
Yani düşünceye zincir vurula-maz. Roma’nın Sanctum Offici-um’una rağmen... Modern zamanlarda en modern zincirlere, fikir ve inançlar için hazırlanmış en modern, en çağdaş prangalara rağmen..
Bunun en güzel örneği, İşte bu Galile misali..
Diyanet Gazetesi, Temmuz 1983 sayısında "Geç Kalmış Bir İtiraf" başlığı ile geniş bir "Haber-Yorum" yayınladı: "Kilise Galilere Haksızlık Etmiştir".

"Geçtiğimiz yıl, aralarında 33 tane Nobel ödülü almış bilim adamının da bulunduğu milletlerarası üne sahip 200 kişilik bir bilim heyeti, Vatikan’da Papa ILjean Pa-ul’a başvurarak davanın geri alınmasını istediler."

Papa, dünyanın döndüğünü kabul etti ve kilisenin namusunu kurtarmak için tarihî bir itirafta bulundu: "Kilise Galile’ye Haksızlık Etmiştir" dedi. Neden sonra değil mi? "Ba’de harab’il Basra".. Halbuki Kopernik’ten 500, Gali-le’den 591 yıl önce yaşamış olan Büyük islâm Bilgini Birüni, Kuran-ı Kerim’in ışığında bu gerçeğe ulaşmış, hatta yerçekimi hesapları bile yapmıştır. Hiçbir müslümandan herhangi bir tepki görmediği gibi, bil’akis devrin Müslüman idarecilerinden alâka ve teşvik görmüştür.
Galile misali tek örnek değil şüphesiz.. Daha önceki ve sonraki çağlarda fikir, düşünce ve inançlarından dolayı zulme uğrayan "Mazlum" lar, "Mağdurlar var.. Çok sayıda var!.
SOKRAT Atina’da fikirlerinden dolayı yargılanmış, idama mahkûm edilmiş.. Dünya, Sokrat gibi bir soylu fikir ve düşünce âbidesinden "Fikir ve Düşüncelere Tahammül Edememe İptidailiği" yüzünden mahrum kalmış..
ARİSTO, hakkında aynı hükmün uygulanacağını farketmiş, Atina’yı terketmiş..
SPİNOZA, İnanç ve kanaatlan sebebiyle yahudi toplumu tarafından aforoz edilmiş.. Bununla yetinilmemiş, Amsterdam’da yargılanmış-, sürgün cezasına çarptırılmış..
YAHUDİ VE HRİSTİYANLAR,
kendi dinlerinden insanlara, ayrı koldan, ayrı mezheptendir diye olmadık zulümler, cezalar uygulamışlar. Yüzkızartıcı Engizisyon Mahkemeleri uygulamaları insanlığı bugün de utandırır..
ROMA İMPARATORLUĞU, 4’ncü asrın sonlarına kadar Yahudi ve Hristiyan’ları canhıraş işkencelere tabi tutmuş.




İNSAN HAKLARINA BİR GENEL BAKIŞ


ZENCİ TİCARETİ
AFRİKA’nın çeşitli bölgelerinden Amerika’ya yüzyıllarca zenci ticareti yapılmış. Gemiler Afrika’dan-Amerika’ya bir mal taşır gibi zenci taşımışlar. Bu zenci aşağılamasının yer-yer bugün bile devam ettiği, izahtan vareste..
Amerikalı zenci müslümanlann bu konuyu drama üslubuyla anlatan bir plâklan var. Sözleri şöyle:
"Sen dünyanın en sıcak, en renkli vatanı Afrika’da yaşıyordun.
istediğin meyveyi koparabilir, istediğin hayatı yaşayabilirdin
Adın Ali, Abdullah, Ahmet, Mehmet’ti.
Bir gün kıyıya adamlar geldiler.
Sen onları çiçeklerle karşıladın.
Ama onlar seni demirlere vurup memleketlerine götürdüler; köle ettiler.
Adını Cassius, John, Michel koydular.
Bodrumlara kapattılar.
Hürriyetini elinden aldılar.
Seni alkole ve ahlâksızlığa mahkûm ettiler.
Tekrar hürriyetine, insanlığına dönmek istiyorsan Müslüman ol. Adını değiştir, ahlâkını değiştir, ruhunu değiştir.
Allah’a ve Peygambere
koş!..."
Bu plâk Amerika’daki zenci Müslümanlar tarafından her zaman çalınıp dinlenmekte ve İslâmiyet çığ gibi büyümektedir.
Yeni kıt’a Amerika’daki dram zenci dramından mı ibaret?. Uzun yıllar devam eden Kızılderili avı, tahkir ve terzil edici tarzda bugün de devam ediyor. Bugün sadece şekil/metod değişmiş. Avlana-avlana bitirilen Kızılderili’lerden artakalanlar, büyük parklarda, teşhir yerlerinde toplanmış... Turistlerin seyir ve başka zevklerini tatmin için..
İngiltere’nin Gurka Askerleri, Hindistan’da görülen Parya uygulaması, Ortaçağ’dan kurtulup, güya modernleşen dünyanın insanlık adına yüzünü kızartan modem ib-tidaîlikler değil midir?
ENDÜLÜSTEN BİZE KALAN

Müslümanlann 8 yüzyıl kaldıkları İspanya’da dünyaya parmak ısırtan Endülüs Medeniyetinden geriye bugün ne kalmıştır? Taş-taş üstünde kalmamış...
Müslümanlar Endülüs’te 800 yıl kaldılar. Sadece Kurtuba’da 200 bin hane, 1 milyon nüfus, 80 bin saray ve konak, 600 cami, 80 mektep, 50 hastane, 900 hamam, 600 han bulunuyordu.
Kurtuba Kütüphanesinde 600 bin cilt kitap toplanmıştı. Bunlann sadece katalogu bile 44 cilt tutuyordu.
ilmî gelişmeler öylesine ilerlemişti ki, Fransız, İngiliz, Alman, İtalyan çok sayıda genç Endülüs üniversitelerinde eğitim görüyorlardı.
Fransa’da Bologne, Montpellier, Salerne ve Paris Üniversitesi; İngiltere’de Oxford; Almanya’da Köln üniversiteleri, İslâm medreselerini takliden, İslam ilim, kültür ve me-deniyetinin Batıya aktarılması gayesiyle kurulmuş okullardı..
Bugün bu göz kamaştırıcı medeniyetten tek iz, tek eser yok
Halbuki, bizim 5 yüz, 6 yüz, 4 yüz, 2 yüz yıl kaldığımız Balkanlarda, Doğu ve Orta Avrupa’da kiliseler de ayakta, mahalli-milli gelenekler de, vaftiz ve ibadetler de.. İşte farkımız!..




(KARTACA İMHA
EDİLMELİDİR!.)

Roma’lı Caton’un bu kararı sadece Kanaca Medeniyeti’nin talanı değil, insanlığın daha bu ilk çağlarda yeşertebildiği ümitlerin imha plânı idi.
M.Ö.5’inci yüzyılın ilk yarısından itibaren Karaçalılar, Magonların ticarî emperyalizmini kırarak Mag-rib’in iç kısımlanna kadar genişleyen güneşli bir ülke kurdular. Toprak ananın cömertliği ile altın buğday başaklarının süslediği bu ak ülkede, Roma ve eski Yunan’ın emperyalist ihtiraslarını kamçılayan bir ak medeniyet kuruldu. Yerli Libyalıların insan kanına bulaşmamış asaletleri ile girişken, atılgan ve denizci Fenikelilerin ka-nşıp birleşmesinden, çalışkan bir millet oluştu. Toprağı yeşerten, insanlığın ilk ve son ana besini mübarek buğdayın zümrüt yeşili ve altın sarısı destanını bu cennet topraklan kazıyarak yazan, toprağın derinliklerini ve uçsuz bucaksız denizin karanlıklarını fetheden bu çalışkan millet, Roma’nın insan kanına bulaşmış hançerinden kur-tulabilseydi, insanlık daha o zamandan, belki de uzayı fetih çağının yolunu açan bir ileri medeniyet atılımı yapabilecekti.
Tunus ve Libya arasındaki topraklarda bugün Kanaca Medeniye-ti’nin yıkıntılannı bile bulmak mümkün değildir.. İnsanlığın sulh ve sükûnuna saplanan hançer, öyle bir kararlılıkla kullanıldı ki, mazlum Kartaca’nın yüzyıllannı vererek kurduğu medeniyet, üzerinden çekirge sürüleri geçmiş buğday tarlaları gibi, yürek parala-yıcı bir enkaz yığını haline geldi.. Enkaz ne demek, enkazın kalıntı-lan bile kazınarak, medeniyet eserlerinin yükseldiği topraklar kin ve ihtirasları tatmin için sabanlarla sürüldü.. Sokaklar cesetlerle; toprak kan birikintileri ile doldu.. Yapılan zulüm, çıkan yangın öylesine canhıraş idi ki, insanlık tarihinin bu sayfasını Appianus’un dramatik tasvirlerinden okuyanlar, cehennemi yangını görmemek; masum ve mazlum insanların canhıraş çığlıklarını duymamak; sokaklan dolduran kan ve ceset kokulannı hissetmemek için gözlerini kapatırlar, kulak ve burunlannı tıkarlar... 1., 2. ve 3’ncü Pön Savaşlan, bu dramı sergiler...
Kuru toprakları yeşertip, dünyanın en münbit buğday tarlaları haline getiren bu insanlan aç, susuz bırakan-, sonunda açlıktan ölmemek için leş yemeye mahkûm eden mecburiyet ne idi? Bu sorular daha uzun yıllar sorulacak..
Hoş, Ortadoğu’dan, Lübnan’dan bugün de aynı ibtidaîlik haberleri

BİR KÜLTÜR SÖMÜRÜSÜ ORNEĞİ
Le Monde Gazetesi’nin, 1986 Şubatında yayımlanan bir nüshasından öğrendik
17-19 şubat 1986 tarihleri arasında Paris’te Fransızca konuşan devletler kongresi yapılmış. Bu kongreye tam 41 devlet katılmış. Bu 41 devlette Fransızca ya resmî veya yarı-resmî dil olarak konuşu-luyormuş. Bu 41 devlet, geçmişte 50 yıl, 100 yıl, en fazla 200 yıl Fransız hakimiyetinde kalmış devletler..
"200 yılı bile geçmeyen bir hakimiyet sonunda bu ne korkunç asimilasyon, bu ne başanlı kültür emperyalizmi" diye sormaktan insan kendini alamıyor.
Osmanlılar Doğu ve Orta Avrupa’da, Orta ve Yakın Şarkta 300 ilâ 600 yıl kaldı. Bu 300,400, 500, 600, hatta daha fazla sürelik hakimiyete rağmen, Türkçe hangi ülkede resmî dildir? "İşte farkımız!" deyişimiz bundan..

DOKTRİNER BOYUT
MODERN İNSAN HAKLARI METİNLERİ

Fikir ve İnanç Hürriyeti-, istediği gibi inanmak, istediği gibi düşünmek hakki; fikir ve düşüncelerini serbestçe yaşama serbestliği, tarih boyunca çetin mücadelelere sebep olmuştur.
Bugün gelinen nokta, sosyal mukavele, hatta resmî mukavele noktasıdır. Fikir ve inanç hürriyeti ni de içine alan tabii haklar, ve
topyekûn insan hakları, Magna Charta’dan başlayarak, çeşitli milletlerin üzerinde ittifak ettikleri, 30’dan fazla resmî metinde yer almıştır.
1776 Amerikan, 1789 Fransız İnsan Hakları Beyannameleri, insan haklarını teorik manada ele alan metinlerdir. Bu haklar 1830’dan sonra Batı Anayasalanna da girebilmiştir.
Fikir ve inanç hürriyetine geniş yer verilen İnsan Haklan Evrensel Beyannamesinin tarihi ise, henüz 1948’dir.
"Fikir ve İnanç Hürriyeti" ve topyekûn "İnsan haklan" açısından bugün gelinen nokta "teorik manada" iyi bir noktadır. İnsanlık bu seviyeye yüzyıllann emekleri, bin yılların çabalanyla gelebilmiştir.
Fakat bu metinler çoğunlukla kâğıt üzerinde, metinlerde, raflarda, kitap sayfalannda, yani nazariyede kalmaktadır.
Nitekim, bugün bir çok ülke halen savaş halinde. Bu savaşlarda her ay binlerce kişi ölüyor. 1 dakikada 40 çocuk açlıktan ölürken, güya ileri, çağdaş dünya silahlanmaya her 2 dakikada 1 milyar lira ayırmış. Sovyetler Afganistan’dan elini henüz tam çekmemiş; Vietnam Kamboçya’dan.. Iran Irak’la-
Irak İran’la henüz kalıcı sulha ulaşmamış. İsrail Filistin’de, Mescid-i Aksa halâ işgal altında.. Lübnan içeriden ve dışarıdan körüklenen cehennemi ateşin ortasında... Kuveyt’in işgali, dünyayı hâlâ meşgul ediyor. 35 milyonluk Siyah Güney Afrika, 2 buçuk milyonluk müstev-lî beyaz azınlığın istilâsında... Şimdi oralarda da hürriyet meş’aleleri yakılıyor.. Bulgaristan Türklüğü, Halterci Naim SÜLEYMANOĞLU’nun kaçış serüveninden bin beter. Azerbaycan, Doğu ve Batı Türkistan’la aramıza, üşenilmemiş, demirden perdeler çekilmiş..
Şimdi onlar da bir-bir yıkıldı, yıkılıyor.. Yıkılacak! Göreceksiniz zulüm payidar olmayacak; sonunda Allah’ın dediği olacak.
Hiroşima ve Nagazaki’yi vuku-buldugu 40 yıldan bu yana anar, lanetleriz. Öyleyse, adına süper denilen bazı devletler, nükleer silâh imaletmeye hâlâ niçin devam ederler? sadece iki büyük devletin elinde bugün mevcut nükleer güç, ihtiyar dünyayı 20 defa imha etmeye yeter seviyede.
Gerçi şimdi, "Silâhların azaltılması"; "Güçlerin indirimi" gibi makûl yaklaşımlar da gündemde.. Allah’ın iradesine ters bu gidişten kurtulmak için, inşallah yeni gelişmeler de gündeme gelecek.
Demek insan haklarını, fikir ve inanç hürriyetini, nazariyede, kâğıt üzerinde resmî mukaveleye, sosyal mukaveleye bağlamak yetmez. O da bir merhaledir, fakat kâfi değil.



HÜRRİYETTE FERDİ BOYUT

Buraya kadar sunulanlar olayın bir boyutu, devletler planındaki boyutu.. Bir de ferdî plândaki boyutu var ki, o da hürriyetlere lâyık olmak, hürriyetlerin yüklediği mes’uliyeti kaldırabilmek, hürriyetleri hazmedebilmektir.
Erich Fromm, 20. asrın dramını, "Hürriyetlerin getirdiği sorumluluğu taşıyamamasrnda görür. Ve buna "hürriyetten kaçış!" der. Kitaplarından birine de bu adı verir: "Hürriyetten Kaçış.."
Şunu kasteden "İnsana birtakım hürriyetler vermek, şüphesiz iyi birşeydir. Fakat ferdi de buna hazırlamak lâzımdır."
Üsküdarlı Tal’ât Bey, bu liyakatsizliği şöyle hicveder:
"Adem olmazsak, kalırsak biz bu istidatta,
Devr-i hürriyet te birdir, devr-i istibdat ta.."
Merhum Akif de, bu başıbozuk hürriyetten yakının
"Bir de İstanbul’a geldim ki bütün çarşı-pazar.
Naradan inliyor., öyle ya hürriyet var..
Kim ne derse, hemen el • vurup-alkjşlanacak
"YAŞASIN! Kim yaşasın? Ömrü olan.. Şak, şak, şak.."
20.Yüzyılın noksanı budur. Hürriyetin arka plânı, tabir caizse altyapısı hazırlanmadan ferde hürriyet verilmesi, sonuca ulaşmaya yetmez. Hürriyete lâyık olabilmek için ferde şahsiyet vermek lâzım. Hürriyetin ilk şartı, ona lâyık olmaktır.
İnsanımızı hürriyetin getirdiği sorumluluğu taşıyacak seviyeye ulaştıramazsak ne olur?
O zaman, işte bugünkü manzara ortaya çıkan "Kapalı Grup Yapıları" oluşur.
Hürriyetin getirdiği sorumluluğu yüklenmeyi göze alamayan nesiller, sığınacak yerler ararlar.
Yakın geçmişte emsallerini çok gördüğümüz, bugün de bazı illerimizde yeniden tırmandırılmaya çalışılan terör odaklan, şer hücreleri, işte böyle oluştu.
Hiçbir mes’ûliyet taşımadan emir almak, sadece emredileni yapmak kolay-, hayatın sorumluluklarını idrak ederek, o sorumlulukla yaşamak zordur. Mutlaka daha şerefli, daha değerli, fakat zordur.
Mes’ûliyetten kaçan insan, emir kulu olmaya hazır insandır. Şu veya bu kampa, şu veya bu hücreye kapılanmaya, hazır insandır.
Yapılacak şey, insanımıza, şahsiyet kazandırmaktır, sadece bizim değil, butun dünyanın problemi budur.
Dünyanın en modern, en zengin ülkesi ABD’de bunalıma düşmüş, arayış içinde büyük kitleler mevcut. Sahte Peygamberler türemiş. Uyuşturucu salgını başını almış gi
diyor. Avrupa da öyle.. Bu tehlikeler Türkiye için de kapıya dayanmış.

VAHİY BOYUTU
İSLAMIYETTE FİKİR VE DÜŞÜNCE HÜRRİYETİ

işte tam burada karşımıza İSLÂMİYET çıkıyor,
İslâmiyet, hürriyeti getirmekle kalmıyor, hürriyetin atmosferini de getiriyor. Yani hürriyetin sosyal şartlarını... Hürriyeti, hayatın temel ve ön şartı kabul ediyor..
Hürriyet, tecezzi kabul etmez bir bütündür.
Hürriyet vardır ama, hemen yanında ferdî ve vicdanî mes’ûliyet de vardır.
İslâmiyet insanı hürriyetleri ve sorumluluklan ile olgunlaştırmayı hedef alır. Hedef Insan-i KÂ-MİL’dir. Onun da şartı, "Bilgi" ve "İman"ın sentezidir.
İslâmiyet iyi, doğru ve mükâfatını da, yanlış, günah ve mücâzatını da göstermiş; "Cüz’î lrade"yi ise, bu doğru ve yanlışı tercihte hür bırakmıştır.
"İçtihat" müessesesi, Islâmiye-tin fikre, kanaata saygı hududunun ne kadar geniş olduğunu gösteren bir örnektir. Kuran ve Sünnetin yorumunda, müctehit derecesinde dünyada ne kadar insan varsa, o kadar farklı yorum çıkıyor, bu karşı görüşlerin arkasına yüzmilyonlarca insan takılıyor da karşılıklı kavga, kınama, küçümseme görülmüyor. Hatta, farklı yorum sahipleri, karşı görüş ve kanaat belirtenleri hep saygı, rahmet, dua ile anıyorlar.
İşte bir farkımız da bu...
Batı’da aynı dinin, aynı Hristiyan-lığın 2 mezhebi arasındaki kanlı kavgalar, bu kavgaların kanlı izleri, Batı toplumundan bugün de silinebilmiş değil...
İslâmiyet ise, insana "insan" olarak, değer vermiş-, inanç ve kanaatler üzerine zecrî tedbir, devlet terörü, resmî zincir vurulmasını temelden reddetmiştir.
Gerçekten "Kuran" ve "Sünnet" temeline dayalı İslâmiyet, yüzyıllarca sonra "Magna Charta" ve "İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi" ile ele alınabilen ve çeşitli metinlerle hâlâ savaşı sürdürülen insan haklarının gerçek teminatını getirdi.
"Hayat Hakkı" ile, insan hayatı kutsallaştı. Haklı sebep olmaksızın cana kıymak, büyük günahlardan sayıldı.
"Eşitlik Hakkı" ile her türlü imtiyaz kaldınldı. Kanun önünde eşitliğin, mahkeme önünde eşitliğin kesin tedbirleri getirildi.
"Hürriyet Hakkı" ile, şahıs hürriyeti, mülkiyet hakkı, rey (görüş) hürriyeti, eğitim-öğretim hürriyeti, içtimâi sigorta hakkı teminat alana alındı.
Müslim-gayrimüslim farkı gözetmeksizin getirilen bu klâsik, sosyal hak ve teminatlar, Kuran ve Sünnetten kaynaklanan dinî kararlar olarak yazılı metinlerde, uygulamalarda ve valilere gönderilen talimatlarda yeraldı.
Hicret’in ilk yılında Medine’de yürürlüğe konulan 47 maddelik ana metinde (M.Hamidullah bu metnin dünyada ilk yazılı anayasa olduğunu belirtir), içtimaî muavenet (sosyal yardımlaşma), din hürriyeti, can-ırz-mülkiyet emniyeti, anarşi, cinayet ve iç harp yasağı getirildi.
Valilere gönderilen talimatlarda, belirtilen haklar tekrarlandı, yerli halka zulüm yasaklandı ve vergi adaleti öngörüldü.
Vedâ Hutbesi’nde, İslâmiyet’ten önce insan haysiyetine reva görülen bütün cahiliyet âdetlerinin kal-dınldığı duyuruldu, Arab’ın Arab olmayana, Arab olmayanın Arab’a üstünlüğü kaldınldı. Bütün insanlar kardeş ilân edildi. Kan gütme dâvalan, piyasayı alt-üst eden ri-bâ, her türlü zulüm yasaklandı. Can ve malın kutsallığı belirtildi. Kadın haklan yüceltildi.
Beşer aklının ancak 1789 yılında Fransız Kurucu Meclisi’nce yayınlanan "insan ve Yurttaş Hakları Demeci" ile bir kısmına ulaştığı; 1948 tarihli "İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi" ile teoride tes-bit edilen "İnsan Haklan", gerçek teminatını İslâmiyet’te buldu..
İslâmiyet, düşünce ve inanç hürriyetini de teminat altına almıştır. Bu konudaki âyetlerden bazılan şunlardır:
"Dinde zorlama yoktur." (Bakara suresi:256)
"Ya Muhammedi Sana düşen sadece duyurmaktır. Hesap görmek bize düşer." (Ra’d Suresi:40)
"Yâ Muhammedi Eğer Rabbın dileseydi, yeryüzündeki insanların hepsi iman ederlerdi. Böyle iken sen, hepsi mü’min olsunlar diye insanları zorlayıp duracak mısın?" (Yunus Suresi:99)
"Mü’minler, Rabbımız Allah’tır dediler diye haksız yere yurtlarından çıkarılmışlardır. Allah bazı insanların serlerini önlemeseydi manastırlar, kiliseler, havralar ve camiler yıkılıp giderlerdi" (Hacc Suresi:40)
"Ben sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim ibadet ettiğime kulluk etmezsiniz. O halde sizin dininiz size, benim dinim bana." (Kâfırûn Sureshö)
Şu hadis, Islâmiyette Müslüman olmayanlara ve onlann inançlanna gösterilen müsamahanın bir örneğidir:
"Sizden herhangi biriniz gayrimüslim teb’adan birine zulmederseniz, biliniz ki, ben Kıyamet Günü’nde zulmedilen o kimse tarafında olacağım."
Bu örneklere bugün bile ulaşılabilmiş değildir.

“BEŞER AKLININ ANCAK 18-19. YÜZYILLARDA ULAŞTIĞI
İNSAN HAKLARI, GERÇEK TEMİNATINI İSLÂM’DA BULDU”


TATBİKAT ÖRNEKLERİ

Kur"an-ı Kerim ve hadislerde ye-ralan bu hükümler, Hz. Peygamberin hayatıhdan başlayarak bütün İslâm tarihi boyunca uygulanmıştır.
Hz.Peygamber, bütün tatbikatında ayn dinden insanların inanç ve ibadetlerine müsamaha göstermiştir. Hudeybiye Muâhedesi’nde müşriklerin ileri sürdükleri şartları anlayışla karşılamış; Hayberin fethinde ganimet olarak ele geçirilen "Tevrat" nüshalannı sahiplerine iade etmiş-, ibadet edenlere, rahib ve zâhidlere dokunulmamasını emretmiş-, fethedilen topraklarda yaşayan gayrimüslimleri kendi inanç ve ibadetlerinde serbest bırakmıştır.
Mağlûp milletlerin inanç ve ibadetlerine müsamaha gösterilmesine en canlı örnekler, Kudüs ve İstanbul’un fethi üzerine yerli halka tanınan din hürriyeti olmuştur.
Kudüs’ün fethinden sonra yerli halk, âyin ve ibadetlerinde tamamen serbest bırakılmışlardır.
İstanbul’un fethinden sonra ise yerli Hristiyan halka şu imtiyazlar tanınmıştır.
" 1-Başta Patrik olmak üzere, bütün psikopos, papaz ve Sinod Meclisi azalan her türlü taarruzdan masundur. 2-Patrik, düşmanlarına karşı devletin himayesindedir. 3-Bütün ruhaniler her türlü vergiden muaftır. 4-Ortodoks kilisesi kendi nizam ve kanunlarına göre idare edilecektir. 5-Patrikhane’nin Sinod denilen millî ve ruhanî meclisi, kilise ve cemaat bütçelerini tanzim ve idare edecek, psikoposların ka-rarlanna karşı temyiz mahkemesi vazifesini ifa edecektir. 6-Nikâh, defin, vasiyet ve miras muameleleri kilise kanunlarına göre Patrikhane tarafından ifa edilecektir. 7-Kilise Hristiyan cemaat arasında ortaya çıkacak hırsızlık, gasp, do-landırıcılık, gibi suçları da yargılayacak, bu gibi suçlulara ancak kilisenin tayin ettiği müeyyideler uygulanabilecektir. 8-Ayinler bütün şehir ve köylerde eskiden olduğu gibi alenen ve mutad merasimle tes’id edilecektir. 9-Hiçbir kiliseye dokunulmayacaktır. 10-Hristiyan halk, makul bir cizye ve haraç vergisi dışında hiçbir mükellefiyetle yükümlü olmayacaklardır."
Bu haklar-imtiyaz değil belki ama-bu hak ve hürriyetler gayrimüslim vatandaşlanmıza bugün de kâmil manada tanınmıştır. Azınlık okullan var, neşriyatlan var, kijise, havra ve ibadethaneleri var.
İsmail Hami DANİŞMEND’in İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi’nin i.Cildinin 275’inci sayfasında bir anekdot var:
Fatih Rumeli’de fetihlerine devam ediyor. Sırbistan hududuna gelmiş. Ortodoks Sırbistan, Osmanlılarla katolik Macarlar arasında sı-kışıp-kalmış. Sırbistan yutulacağının farkına varmış. Ne yapsın? Katolik Macaristan’ı mı, Müslüman Osmanlı’yı mı tercih etsin... Bir tercih yapacak?
Ortodoks Sırp Kralı Brakoviç, Macar Kralı Hunyad ve Fatih Sultan Mehmet’e elçiler gönderir, soran"-Size İltihak etsem, Ortodoks halkımın dinî hayatı hakkında teminat verir misiniz?"
Hunyad’ın cevabi: "-Ne teminatı? Ortodoks kiliselerini yıkıp, yerine Katolik kiliseleri yapacağım."
Fatih’in cevabi: "-Müslüman için cami ne ise, ortodoks için kilise odur. Cami ile kilise, Müslüman ile Hristiyan yanyana, kardeşçe yaşayacak. Bu benim dinimin emridir."
Fatih’in bir sözü var: "-Te-b’amdan müslümanlan camide, Hristiyanlan kilise’de, Musevileri havra’da görmek isterim", öyle di-
yor. İstanbul’daki Hristiyan teb’aya kiliselerinde istedikleri gibi ibadet edebilecekleri konusunda teminat veriyor.
Fatih kime dayanıyordu? Bu müsamaha Fatih’le mi başladı?
işte Hz.Ebûbekir (R.A)’ın ordu ku-mandanlanna gönderdiği talimat:
"-Gayr-ı müslimlerden, teb’amız olan kimseleri, sakın ha, dinlerini bırakmaya, Islama girmeye zorlamayım. Papazlan kiliselerinde serbest bırakın! Onlara baskı ve eziyet etmeyin! Onlara baskı ve eziyet elinizi uzatmayın!.."
Fatih’in hareket noktası işte bu!
Islâmiyetin fikir ve inançlara tanıdığı bu geniş müsamaha. Batılı yazarlar tarafından da itiraf edilmiştir. Buna dair bazı örnekler şunlardır:
"Muhammed (a.), kumandanlan-nı rahibleri öldürmekten menetti. zira onlar, dua eden insanlardı. Ömer Kudüs’ü aldığı zaman Hristi-yanlara hiçbir fenalık yapmadı. Haçlılar Kudüs’e hâkim olduklan zaman ise bütün müslümanları katlettiler, Yahudileri ateşte yaktılar." (George Rivarie)
"Hristiyan milletler dinî müsamahayı Müslümanlardan öğrenmişlerdir. (Michoud)
"Kuran’ın yayılmasında kuvvetin hiçbir tesiri olmamıştır, zira Müslümanlar mağlûp milletleri dinlerinde serbest bırakmışlardır. Eğer Hristiyan milletler Islâmiyeti kabul etmişlerse bunun sebebi, Müslümanlann kendilerine karşı, eski hükümdarlanndan daha âdil ve müsamahalı davranmalandır." (Gustave le Bon)
Sonuç olarak fikir ve inanç hürriyeti, insanın doğuştan sahib olduğu tabii haklardandır. İslamiyet bu hakları beşerî sistemlerden çok önce teminat alana almıştır. Gayri müslimlere tanınan fikir ve inanç hürriyetine dair haklar Kufan’da, Sünnet’te, yazılı metinlerde, uygu-lamalarda, talimatlarda ve pratik hayatın her safhasında yer almıştır.



FİKİR HÜRRİYETİNİN İSTİSMARI

Massachusetts Kanunnamesinde Hürriyet şöyle tarif edilir: "Doğru ve iyi olanı yapmak hakkı."
VVintrop’un deyimiyle iki türlü hürriyet var:
Biri "Bozuk.." Hayvan da, insan da kullanabilir bu hürriyeti...
Bu, hoşuna gideni yapmak demek Böyle bir hürriyet, her iyiye, her otoriteye, her kurala düşmandır. Hak ve hakikata da, barışa da, müsamahaya da...
Her semavî din gibi, İslâmiyet de yasaklamışür bu başıbozuk hürriyeti... Zira sonunda keyfîlik vardır, daha önemlisi hürriyetsizlik vardır.
Bir de medenî ve ahlâkî hürriyet vardır. Gücünü Haktan, doğrudan, güzelden, iyiden, en doğrusu semavî boyuttan, dinden, son hak din Islâmiyetten, Allah’ın emirlerinden, objektif bilimden alan hürriyet... Yüzyılların, bin yılların kavgası, işte bu hürriyet üzerinedir.
Fikir hürriyeti, zehir hürriyeti değildir.
Hiçbir eczacı, önüne gelene avuç avuç zehir saramayacağı gibi, hiçbir gazete, hiçbir dergi, hiçbir yayın organı, hiçbir şahıs-kurum-teşkilât da millî ideali zehirleyen fikirleri piyasaya sürmemelidir.
En kuvvetli uzuvdan, en kuvvetli bünyeden bile kuvvetli bir zehire karşı mukavemet beklenemez.
Millî bünyeyi zehirli fikirlere karşı korumak hürriyet kalkanı, hürriyet zırhı ile bile gelse millet efkârını fitne ve fesat fikirlere karşı muhafaza etmek bu bakımdan lüzumludur.
Fikir hüm’yeti, İnanç hürriyeti, fitne ve fesat hürriyeti değildir.
Fikir hürriyeti derken, inanç hürriyeti derken, basın hürriyeti derken, bu hürriyetlerin nerede başlayıp, îıerede bittiğini iyi hesap etmelidir.
Bizde hümyet’in felsefî ve ilmî münakaşası yapılmamıştır. Hürriyetin sosyal şanları incelenmemiştir.
Batı’da bu inceleme iki asra yakın zamandır yapılıyor. Bu konuda Batinin binlerce eserine karşılık bizde bir tek eser bile yok.
Gazetelerde, mecmualarda hürriyet için yazılanlar, fikir kınntılarıdır. Ekmek kırıntılarından sandviç yapılamayacağı gibi, fikir kınntılanyla da gerçek hürriyet ortamına, atmosferine girmek imkânsızdır. İşte onun için birbirimize tahammülümüz yok Onun için birbirimize, hatta kendimize saygımız, itimadımız yok Saygımız yok ki, inancından, ibadetinden kıyafetinden, tercihinden dolayı birbirimizi kınıyoruz.
Hürriyet hakkındaki bilgilerimiz beyliktir. Bu beylik lâfların, son derece çapraşık girift sosyal şartlar karşısında bir metelik değeri yoktur.
Fikirsiz bir memlekette, fikir hürriyeti olamaz!
Halbuki bizim tarihimiz bu konuda da aydınlık bir tarihtir.
Hürriyete talip olmadan evvel, ona lâyık olmaya çalışılmalıdır.


"FİKİR" HÜRRİYETİ, "ZEHİR" HÜRRİYETİ DEĞİLDİR. EN KUVVETLİ BÜNYEDEN BİLE KUVVETLİ BİR ZEHİRE KARŞI MUKAVEMET BEKLENEMEZ. HÜRRİYETİN NEREDE BAŞLAYIP, NEREDE BİTTİĞİ, İYİ HESABEDİLMELİDİR.