Makale

YENİ YÜZYILDA UYGARLIKLAR ÇATIŞMASI VE TÜRKLER

YENİ YÜZYILDA UYGARLIKLAR
ÇATIŞMASI VE TÜRKLER

Dr. Talip KÜÇÜKCAN

Yirmibirinci yüzyıla nihayet girdik. Yeni bir yüzyıla doğru ilk adımlar atılırken bütün dünya milletleri geleceğe yönelik planlar yapıyor, projeler üretiyordu. Soğuk savaşın sona erdiği ve globalleşme rüzgarlarının alabildiğince estiği ikibinli yıllarda Türkiye’nin de artık yeni bir vizyonla geleceğe hazırlanması gerekiyor. Eğer Türkiye yirmibirinci yüzyılın şekillenmesine katkıda bulunmak, uluslararası ilişkilerde söz sahibi olmak istiyorsa ilim adamlarının, politikacıların, düşünürlerin ve toplumun nabzını tutan diğer kesimlerin kafa kafaya verip devasa projeler üretmesi ve dünya insanlığına sunması gerekiyor. Ancak üzülerek ifade etmek, daha doğrusu itiraf gerekir ki sayıları oldukça sınırlı bir kesim dışında yirmibirinci yüzyılın şekillenmesine katkıda bulunabilecek tutarlı ve ciddî projelere imza attığımız söylenemez. Dünyanın en uzun süre ayakta kalmış devletlerinden biri olan Osmanlı İmparatorluğu’nun ve modern Türkiye Cumhuriyeti’nin 75 yıllık birikiminin mirasçıları olarak Türk aydınlarının, politikacıların, siyaset bilimcilerin ve strateji uzmanlarının yeni bir dönüşüm projesi hazırlayıp bütün dünyanın beğenisine sunması gerekiyor. Aslında bütün İslâm dünyası da böyle bir beklenti ve ümit içerisinde. Fakat ne yazık ki, kendi kültür havzamızda yapılması gereken tartışmalara aşağıda görüleceği gibi çoğunlukla dış kültür coğrafyalarında rastlıyoruz.
Kurth’a göre gerçek çatışma Huntington’un iddia ettiği gibi Batı medeniyeti ile diğer medeniyetler arasında ve özellikle İslâm ve Konfüçyüs medeniyetlerin oluşturacağı ittifak arasında değil, bizatihi Batı medeniyetinin kendi içerisinde ve hassaten bu medeniyetin günümüzdeki merkezi gücünü oluşturan Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanacaktır. Yazara göre çatışmanın doğru adresi Batı ve Batı dışı medeniyetler ekseni değil, Batı medeniyetinin ta kendisi ve bu uygarlığın iç unsurlarını taşıyan toplumsal mekandır. Yani medeniyetler çatışmasından hakikatte anlaşılması gereken şey, gelecekteki muhtemel çatışmanın Batı medeniyeti ile bu medeniyetin ürünü olarak ortaya çıkmış bulunan çok kültürlü (multicultural) ve feminist hareketlerden oluşan güçlü bir ittifak arasında cereyan edeceği ihtimalinin gün geçtikçe kuvvet kazandığıdır. Daha yalın bir ifadeyle herkesin hararetle tartışmaya koyulduğu çatışma, Batı medeniyeti ile post-Batı (post-Western) medeniyeti arasında yaşanacak çatışmadır.
Geçmişte bu medeniyeti temsil eden Osmanlı İmparatorluğu gibi büyük bir güç vardı. Ancak İslâm dünyasının büyük bir çoğunluğunu temsil eden bu mümessil süper güç Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlup olarak çıkınca, İslam dünyası birbirleriyle iktidar kavgasına düşüveren küçük parçalara bölündü. Yani İslâm dünyasının siyasî ve ekonomik birliğini sağlayıp dış dünyaya karşı jslâm dünyasını temsil edecek güç parçalandı ve merkeziliğini yitirdi. Bir başka ifade ile Batı medeniyetine rakip olabilecek ve bu merkezden kaynaklanan dayatmalara karşı koyabilecek ciddî bir muhalif güç yok günümüzde.
Şimdi İslâm dünyasına şöyle bir göz atalım. Acaba Batı medeniyetini temsil eden güç odaklarının çıkarlarına zarar verebilecek, ekonomik ve siyasî yaptırımlarına dur diyebilecek bir İslam ülkesi var mı? İslâm dünyasını temsil etme anlamında liderliğe aday ülkeler arasında İran, Mısır, Türkiye, Pakistan ve Endonezya ilk akla gelen potansiyel ülkeler. İran, Şii kelamı ve kuvvetli etnik kimliği ile kendisini diğer İslâm ülkelerinden soyutlamak suretiyle bu şansını kaybetmiş görünüyor. Saydığımız diğer ülkelere gelince; bu ülke toplumlarının İslâm’a farklı yaklaşımlar, ülkede hakim olan siyasî gelenek ne Batı ne de Doğu medeniyetlerine alternatif bir politika oluşturma peşinde. Bundan çıkacak sonuç şudur: İslâm bir medeniyet olarak var olmaya devam edecektir. Ancak bu varlığını İslâm dünyasının dini politikasını, bu medeniyetin ilke ve gereklerine göre uluslararası platformda temsil edecek gibi bir imparatorluk veya lider ülkeden yoksun olarak sürdürecektir. Bu da şıı demektir: İslam dünyası ile Batı arasında nükleer savaş veya konvansiyonel silahların kullanıldığı cinsten çok ciddi bir çatışma olmayacaktır. Çünkü İslâm dünyasının şu andaki durumuyla bir muhalefet veya rakip olması söz konusu değil.
Konfüçyüs Gelenek ve Liberal Batı Kapitalizmi Karşı Karşıya
Konfüçyüs medeniyetin tarihsel tecrübesi İslâm medeniyetine kıyasla daha farklı olmuş ve bu medeniyet çok fazla parçalanmalar yaşamamıştır. Han hanedanlığından bu yana Konfüçyüs uygarlığın yaklaşık 2200 yıllık tarihinde hemen hemen sürekli bir merkezi güç bu medeniyeti temsil edegelmiştir. Konfüçyüs medeniyetin önemli özelliklerinden birisi, İslam medeniyetinin tarihsel serüveni içerisinde başına gelen kopuklukların aksine, nispeten daha istikrarlı bir süreklilik geleneğine sahip olmasıdır. Günümüzde Konfüçyüs medeniyet kulübüne dahil edilebilecek Kore, Hong Kong, Tayvan ve Singapur gibi küçük ülkeler şüphesiz, Çin’in bu medeniyet kulübünün en güçlü üyesi ve dolayısıyla tabii lideri olduğuna itiraz edecek durumda değiller.
Peki Çin’in lideri konumunda olduğu Konfüçyüs medeniyet ile Batı medeniyeti arasında bir uygarlık savaşı çıkacak mıdır? Kurth’un bu soruya da cevabı olumsuzdur. Yani nasıl ki, uygarlıklar düzeyinde İslam-Batı çatışması muhtemel görünmüyorsa benzer şekilde, Konfüçyüs ve Batı medeniyetleri arasında da bu boyutta bir çatışma vuku bulması muhtemel görülmüyor. Çünkü Çin’in alamet-i farikası komünist olmasıdır. Çin, Konfüçyüs toplumun çoğunlukta devletlerin en güçlüsü olmakla beraber bu ülkenin, ne Konfüçyüs medeniyeti temsil etmek gibi siyasal ve ideolojik bir amacı, ne de bir kaygısı var. Dolayısıyla Çin ve Batı arasında medeniyet temelli bir çatışma meydana gelebilmesi için her şeyden önce Çin’in büyük bir dönüşümden geçmesi, yani komünist kimliğinden sıyrılıp Konfüçyüs bir kimliğe bürünmesi gerekir. Böyle bir dönüşümün yaşanması ise hiç de kolay görünmüyor. Bu şu demektir; muhtemel bir Çin-Batı medeniyeti savaşından önce, Çin’deki komünist ve Konfüçyüs gelenek arasında ciddi ve kökten bir iç çatışmanın ve hesaplaşmanın yaşanması zorunludur. Ancak böyle dahili bir çatışma sürecinden sonra harici bir sürtüşme ihtimali gündeme gelebilir ki, olası böyle bir sürtüşmenin yapısı da doğal olarak çok belirsiz ve tahmin edilenden son derece farklı olabilir. İşte bu nedenlerden dolayı Batı ve Konfüçyüs medeniyetler arasında uygarlık düzeyinde bir çatışmadan bahsetmek pek tutarlı görünmüyor. Bu iki blok arasında olsa olsa Batı tipi liberal kapitalizm ile Konfüçyüs tipi devlet tekelli kapitalist modellerden kaynaklanan uzun süreli ekonomik sistem çatışmaları ve piyasaları ele geçirme mücadeleleri olur .
Elveda Hıristiyanlık Hoş Geldin Batı Uygarlığı
İslâm ve Konfüçyüs medeniyetlerden sonra sıra Batı medeniyetini mercek altına almaya geldi. Yazının başında da belirtildiği gibi Kuıth, medeniyetler arası çatışma tezine karşı çıkıyor ve en ciddî çatışmanın Batı medeniyetinin kendi içerisinde cereyan edeceğini savunuyor. Yazarın gerçek çatışma dediği bu çatışma ona göre zaten ilk işaretleri zuhur etmekte olan tam bir medeniyet işi çatışma olacak. Kurth’un, Batı medeniyetinin serüvenini anlatırken ilk dikkat çektiği hususlardan birisi bu medeniyetin Huntington’un medeniyetler listesinde yer alıpta coğrafi bir mekanı ve alanı ifade eden tek medeniyet olmasıdır. İslâm, Hindu, Konfüçyüs, Ortodoks medeniyetler denilince ilk akla gelen değerlendirme bu medeniyetlerin dinî birer nitelik ve muhteva taşıdığı yönündedir. Yazara göre ‘Batı’ kavramı bir uygarlık kavramının özünü oluşturan derin, yoğun, köklü ve zengin bir muhtevadan daha çok bir kısıtlılığı, sınırlılığı, çıkmazı ve soluksuzluğun pençesinde can çekişen boşluğu çağrıştıran bir muhteva taşıyor. Batı medeniyetini diğer medeniyetlerden ayıran en önemli özellik ise şüphesiz Batı medeniyetinin belirgin bir şekilde din-dışı özellikler taşımasıdır. Bundan üçyüz yıl önce Avrupa’nın göbeğinde yaşayanlar da dahil olmak üzere hiç kimse, Batı medeniyeti diye bir medeniyet tanımıyordu. Avrupa’ca bilinen bir medeniyet vardı ve o da “Hıristiyanlık” olarak adlandırılıyordu. Ancak onsekizinci yüzyılın sonlarında başlayan ve Avrupa ülkelerini çepeçevre kuşatarak bu ülkelerde köklü değişikliklere yol açan Reform, Rönesans, Aydınlanma, Fransız İnkılâbı ve Sanayi Devrimi’ni takip eden dönemlerde “Hıristiyan medeniyeti” kavramının yerini “Avrupa medeniyeti” kavramı almaya başlamıştır. Bu kavramın kullanımı da çok uzun sürmemiş ve bu defa yirminci yüzyılın başlarında yerini “Batı medeniyeti” kavramına bırakmıştır. Kurth’ a göre, dini tamamen devre dışı bırakan bir özellik taşıyan bu medeniyeti belirtmek için kullanılan “Batı medeniyeti” kavramının doğuşu aslında, bizatihî bu medeniyetin farklı bir düzlemde çöküş başlangıcının ilk habercisi olarak kabul edilmelidir. Öyle ki, Batı medeniyeti kavramının ilk kullanılmaya başlandığı yıllarda Oswald Spengler’in The Decline of the West (Batı’nın Çöküşü) adlı kitabı yazması ( 1918) tesadüf değildir ve yukarıdaki argümanı destekler niteliktedir. Zaten Amerika’nın katkısı olmasaydı ve bu kavram sadece Avrupalıların kullanışı ile sınırlı kalsaydı şimdiye kadar çoktan ortadan kalkardı.
Yeni Dünya (Amerika)’nın keşfi Batı medeniyetine taze bir canlılık kattı. Amerikalılar, Batı medeniyetine yeni bir muhteva kazandırdı. Artık Batı medeniyeti, Amerikalıların inancı haline gelen bireyselcilik, liberalizm, eşitlik, özgürlük, hukukun üstünlüğü, demokrasi, serbest piyasa, devlet ve kilisenin ayrılmasını araştırıyordu. Yani Batı medeniyeti Amerikanlaştırılmıştı. Amerika, sahip olduğu güç sayesinde yeni bir muhteva kazanan Batı medeniyetini bütün dünyanın gözünde meşrulaştırmaya çalıştı. İkinci Diinya Savaşı ve takip eden yıllardaki soğuk savaş işte Batı medeniyetine üstünlük sağlayan Amerika’nın bu gücü sayesinde kazanıldı. Ancak şimdi bu dönem de kapanmış bulunuyor. Artık Avrupalılar, Amerika’nın dünya siyasetinde etkin olma gayretlerine karşı çıkmaya başladılar bile. Körfez Savaşı, Bosna çıkmazı ve Afrika’daki sonu gelmez olaylar konusunda Avrupa ve Amerika arasında politika farklılıkları, karşılıklı duyulan güvensizliği daha da belirginleştirmiş bulunuyor. Bütün bunlardan daha önemlisi Batı medeniyeti kavramı. Amerikanın kendi içinde dahi bir enerji ve canlılık kaynağı olamıyor, bu nedenle de Amerikalılar nazarında Batı medeniyeti kavram olarak meşruluğunu kaybetmiş görünüyor. Batı medeniyeti kavramının meşruluğunu kaybetmesi demek aslında bu medeniyetin daha derin bir çıkmaza sürüklenmekte olduğunun işaretidir. Bu düşüş süreci aşağıda kısaca özetleyeceğimiz 1990’lı yıllarda meydana gelen bir dizi olay ve değişim zinciriyle ilintilidir.
Büyük değişimler uygarlığın yenilgisi ve barbarlığın zaferi
1990’lı yıllara bakıldığında, soğuk savaş döneminin kapanmış olması ilk göze çarpan olaylardan birisidir. Gözlemcilerin çoğu uluslararası ilişkiler, uluslararası güvenlik ve millî çıkarlar açısından bakıldığında soğuk savaşın sona ermesini en önemli olay olarak değerlendiriyor. Halbuki aynı yıllarda, uluslararası güvenlik ve millî çıkarlar açısından önemli olmakla beraber bunların da ötesinde, medeniyetler çatışmasına şekil verebilecek kadar ciddi sonuçlar doğurabilecek başka değişimler de yaşandı. Bunlardan birincisi, gelişmiş ülkelerin sanayi ekonomisinden sanayi- sonrası (post-industrial) ekonomiye geçmeleri, modern toplumlar olmaktan sıyrılıp post-modern toplumlara geçiş yapmalarıdır. İkinci önemli değişim ise uluslararası ekonominin gerçekten küresel bir ekonomiye dönüşmüş olmasıdır. Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısındaki en önemli olaylardan birisi hiç şüphesiz, tarım ekonomisinin işgücü kaynağını oluşturan çalışanların, sanayi devrimiyle birlikte kurulmaya başlanan fabrikalara, bir anlamda evden ayrılmayı ifade eden transferleri olmuştur. Yani sosyal ve kültürel hayatın coğrafyasını değiştiren mekansal bir kayma yaşanmıştır. Tarım ekonomisinden, büyük oranda erkek işgücü istihdam eden sanayi ekonomisine geçiş daha sonraki yıllarda önemli siyasî ve sosyal hareketlere kaynaklık etmiştir. Yirminci yüzyılın ikinci yarısındaki en önemli değişim ise, sanayi ekonomisinin erkek işgücünü tarladan alıp fabrikalara sürüklemesi gibi, kadın işgücünün, hizmet ekonomisinin sonucu olarak, evden ayrılıp büroda çalışmaya başlaması şeklinde gerçekleşmiştir. Tarım ekonomisinden endüstriyel ekonomiye geçiş, geniş ve yaygın aileyi küçültüp çekirdek aileye dönüştürmüştür.
Hizmet ekonomisinin kadını evden koparıp bürolara taşıması ailenin küçülme sürecini daha da hızlandırdı ve neticede bir taraftan çocuklar ve anne-baba arasında uçurumlar doğmaya ve diğer taraftan da karı-koca arasında aile çekirdeğini tamamen parçalayan kopukluklar kendisini göstermeye başladı. Sonuçta, dağılan çekirdek ailenin yerini ‘ailesizlik’ almaya başladı. Peki boşanmaların artması, çok sayıda çocuğun aile ortamlarında ya sadece annesi veya sadece babası ile yapayalnız yaşaması, boşanmış çiftlerin gittikçe artan bir oranda “ailesizlik” ortamına katılmaları ne tür sonuçlar doğurabilir? Profesör Kurth’un gözlemlerine göre bu gelişmelerin neticesi çok açık: Nüfusunun çoğunluğu böyle bir özellik taşıyan Amerika’daki büyük kentlerde artık Batı Medeniyeti’nin ya da uygarlık ve kibarlığının izlerine çok az rastlanılmaktadır’ diyor Kurth. Binlerce yıldan beri medeniyetin beşiği olan şehirler, günümüz Amerika’sında barbarlık ve şiddetin merkezleri haline gelmiştir. Son yıllardaki bir başka önemli değişim de, uluslararası ekonominin küresel ekonomiye dönüşmüş olmasıdır. Bir başka ifade ile üretimin ulusal olmaktan çıkıp küresel bir ölçeğe ulaşması, yani endüstriyel üretim merkezlerinin, işçi gücünün pahalı olduğu gelişmiş ülkelerden ayrılıp, kalifiye işçi gücünün ucuz olduğu yeni sanayileşmekte olan ülkelere kaydırılması demektir. Üretim merkezlerinin değişmesi ise bir anlamda gelişmiş ülkelerin tekrar başa dönmesi yani deindustrialize olması anlamına gelmekledir.
Amerika’da çok kültürlülük kimliği ve Batı uygarlığından kopuş
Kurth’a göre Amerika Birleşik Devletleri’nin günümüzdeki etkili siyasî elit ve düşünürleri artık Amerika’yı Batı medeniyetinin lideri kabul etmedikleri gibi bir üyesi olarak dahi görmüyorlar. Bunun da ötesinde akademik çevrelerde Batı Medeniyeti yıkılması gereken zalim bir hegemonya olarak değerlendiriliyor. Amerika’daki siyasî elit ve düşünürlere göre Amerikan toplumu çok kültürlü bir kimliğe sahiptir. Bu ülkede daha çok Afrika-Amerikan, Latin- Amerikan veya Asya kökenli Amerikan kültürü ön plana çıkıyor. Bunların hiçbirisi de Batı kültüründen esinlenmiyor. İşte 1980’li yıllardan itibaren ivme kazanarak güçlenen çok kültürlü Amerikan ideolojisi, bu ülkede Batı medeniyetini entellektüel planda, üniversite çevrelerinde ve medya organlarında marjinalleştirmeyi başarmıştır.
Bütün bu gözlem ve yorumlardan sonra Kurth, medeniyet ölçeğindeki çatışmanın İslam-Konfüçyüs medeniyetlerinin oluşturduğu ittifak ile Batı medeniyeti arasında olmayıp bizatihi bu medeniyetin kendi içerisinde yani, Batı ve post-Batı medeniyetler arasında olacağını tekrarlıyor. Zaten yukarıda özetlenen gelişmeler Amerika’daki aydınlar sınıfının fikir dünyalarında böyle bir çatışmanın çoktan başladığını haber veriyor. Bu çatışma şimdi teoriden pratiğe, yani düşünceden Amerikan siyasetine doğru yayılıyor.
Medeniyetlerarası sürtüşme ve çatışma teorileri tartışılırken ister istemez Türkiye’nin konumu ve özellikle de sürtüşmelerin azaltılması konusunda üstlenebileceği etkin rol gözden kaçırılıyor. Türkiye jeokültürel ve jeo-politik açılardan doğu ve batı uygarlıkları arasında bir köprü kurabilecek bir konuma sahip. Bu anlamda Türkiye uygarlıklar çatışmasına değil, uygarlıklar buluşmasına ev sahipliği yapabilir. Bunun yolu ülkemizin buluşma ve kaynaşma noktası olduğunu dünyaya anlatıp Türkiye’yi uluslararası ilişkiler ağının periferisinden (kenar/çevre) kurtarıp merkeze taşımaktan geçiyor. Şüphesiz bu görev sadece Türkiye’de yaşayanlarla sınırlı kalmamalı. Özellikle Avrupa’daki üçmilyonluk diyasporik Türk lobisi başta olmak üzere Türkiye dışındaki her Türkiyeli’nin ülkemizin uygarlıkları buluşturma potansiyeline sahip olduğunu anlatması gerekiyor. Türkiye’nin, farklı uygarlıkları buluşturması çatışma ve sürtüşmelerden bıkıp usanan dünya insanlığına yeni bin yılda verebileceği en büyük armağan olacaktır.