Makale

Zulüm: Ebedî Karanlık

Zulüm: Ebedî Karanlık

Rukiye Aydoğdu
Diyanet İşleri Uzmanı

Sözlükteki her bir kelimeye bir renk bahşedildiğinde, onun payına karanlık düştü. Bundan böyle karanlığın karasıyla anılır oldu adı. Öyle bir karanlıktı ki onunki, yıldızsız geceleri kıskandırıyordu, zindanlar onun yanında aydınlık kalıyordu, dipsiz kuyular onu görünce hâline şükrediyordu. Söylendiği her dilde, yazıldığı her satırda kara bir leke bırakıyordu. Tarihte adının anıldığı sayfalara kara damgalar vuruluyordu. Onun geçtiği sokaklarda evlerin ışıkları bir bir sönüyor, ardında sadece kesif bir karanlık kalıyordu. Küçük sevimli kız çocuğunun altın sarısı saçları, deniz mavisi gözleri, elindeki elma şekeri de kararıyordu. Neşeyi söndürmeyi başarıyor, tebessümler dudaklarda yarım kalıyor, umudun bin bir rengi yerini siyaha bırakıyordu. En ağır günahın kalpte bıraktığı leke kadar koyuydu rengi. Ve aydınlıklardan haber getiren Nebi (s.a.s.), ebedî karanlıklar içinde bırakan bu kelimeye karşı uyardı sahibini, dedi ki:
“Zulümden kaçının; zulüm (zalim için) kıyamet gününde zifiri karanlıklardır.” (Müslim, Birr, 56.)
Lügatler, “Bir şeyi ona ait olmayan yere koyma, sınırları çiğneme, hakkı bırakıp batıla yönelme, haksızlık etme, hak sahibine hakkını vermeme” diye açıkladılar zulmü. (Lisânü’l-Arab, “zlm” md.) Âlimler ise olsa olsa “şirk”tir dediler insanı ebedî karanlıklarda bırakan, Nebi’nin (s.a.s.) işaret ettiği karanlığın sebebini. (Ayni, Umde, 12/293.) Öyle ya, eğer zulüm bir şeyi ona ait olmayan yere koymaksa, insanın sahte ilahlara gönlünde yer vermesi zulmün en hakikisi değil midir? Zulüm, haksızlık etmek demekse, en büyük zulüm insanın kendisini yaratan Rabbine karşı nankörlük etmesi, Rabbinin hakkını başkasına vermesi değil midir? Bundan olsa gerek Lokman (a.s.) “Ey Oğulcuğum! Allah’a şirk koşma. Gerçekten şirk büyük bir zulümdür.” (Lokman, 31/13.) diyerek oğlunu uyarmıştır. Mevlana ise dikeni sulamaktır der zulüm için, ağaçları bırakıp dikenleri büyütmektir. Sessizce dikenlerin büyümesini izlemektir zulüm, ağaçlar kururken dikenlerin büyümesine izin vermektir. Hak etmeyene hak bahşetmek, haklının ise payını esirgemektir.
Zulüm; hakkı, adaleti yok ederek kendi varlıklarını güçlendirmeye çalışanların tabiatıdır. Başkalarına acı çektirirken, vicdanının sesini duyamayacak kadar sağırlaşmış olanların davranışıdır. Zalim, kibrini yüceltmek adına bütün değerleri ayaklarının altına alabilen insandır. Ve dünya, zalimlerin adaletine mahkûm edildiği zaman, zalimin gözünün karalığı kadar karanlığa mahkûm olur. Bazen öyle bir zaman gelir ki o güzelim dünya, arzıyla semasıyla, dağıyla taşıyla zalimlerin birbirleriyle olan yarışına şahitlik eder. Her bir zorba, âdeta hedefe diğerinden önce varabilmek için yarışmaktadır. Daha fazla kan, daha çok gözyaşı akıtılmalıdır. Bu yüzden sesleri kısılana kadar batılı haykırırlar; karanlığın aydınlığa galip gelmesi adına gecelerini gündüzlerine katıp çalışırlar; zulümde yardımlaşmayı ihmal etmeden tek vücut olup mazlumun dünyasını karartırlar. Öyle ki onlardan payını Habil alır, Nuh (a.s.) alır. Musa (a.s.) alır, İsa (a.s.) alır. Sümeyyeler, Ammarlar alır. Yaşama hakkı tanınmayan kız çocukları alır. Sahilde oynarken üzerlerine bombalar yağdırılan dört küçük arkadaş alır. Firavunlar, Nemrutlar, Ebu Cehiller, Ebu Lehepler aslında hiç ölmez, her devirde kıtaları dolaşır ve onların ardında zifiri bir karanlık kalır.
Çocukların hayatı, üzerlerine yağan bombalarla karartıldığı zaman, bugün kararıyor, yarın kararıyor. Gökte yapılıp yere indirilen şehrin seması kararıyor. Peygamberlere şahitlik eden mukaddes sema barut kokuyor. Destanlar yazan şehirlerin adı mazlumiyetle anılıyor. Tarihin sayfalarından mazlumların kanı damlıyor. Kara sıfatlar Allah’ın dinine yakıştırılmaya çalışılıyor; kan kokan kelimeler, Allah’ın dininin adıyla yan yana yazılıyor. İşte o zaman mürekkep kararıyor, Beytullah’ın örtüsü kararıyor…
Peygamberlerin şehirleri yanıyor, yanan her bir şehir kendisini ateşe veren zalimin aleyhine şahitlik yapacağı günü bekliyor. Yükselen sadece dumanlar değil, haneleri viran olan mazlumların ahı da göğe yükseliyor. Mazlum için toprağın üstünü karartan zalim, altının kendisi için daha karanlık olduğunu unutuyor. Ve yeryüzü her bir zerresiyle yapılan zulme şahitken, arş-ı âlâ titrerken, taşlar neredeyse dile gelecekken, insan susuyor. Susuyor ve sadece izliyor. Zulüm kuyusundan sadece ona karşı direnerek kurtulabileceğinden habersiz, derin bir gaflet, anlamsız bir neşe, aşırı bir vurdumduymazlık içerisinde, sahte kaygı gösterilerinde bulunmayı tercih ediyor. Oysa zulmü izleyen herkesin eline kan bulaşıyor, vicdanı lekeleniyor. Zulme tanık olan herkesin insanlığından bir parça eksiliyor ve alnına sürülen bu utanç verici karayla yaşamını sürdürüyor. Oysa kötülük yapmak kadar iyilik yapmamak da zulüm değil midir? Kötülüğü engellemeyenin yapandan bir farkı var mıdır? En küçük bir iyiliği esirgeyerek, kardeşinin zor zamanında ona elini uzatmayan ne kadar Müslümandır? Müslümanız dediğimiz anda omuzlarımıza binen yükün ağırlığını hissetmek zorundayız. Zalimlerin zulmü alkışlarken gösterdiği birlikteliği, bizler de zulme tavır almada göstermek zorundayız. Sevgili Peygamberimizden (s.a.s.) “…Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz ve onu hor görmez.” (Müslim, Birr, 32.) sözünü işittikten, mazlumun duasının da bedduasının da makbul olduğunu öğrendikten sonra (Buhari, Zekât, 63; Tirmizi, Birr, 7.), Müslümanlar olarak mazlumun yanında yer almak tek seçeneğimiz. Aksi hâlde zulmedip durduğumuzun aslında kendi nefsimiz olduğunu fark edeceğiz. Masum çocuklara niçin öldürüldüğünün sorulduğu gün elbet gelecek. Bizlere de çocuklar öldürülürken ne yaptığımız elbet sorulacak.