Makale

FITRAT VE GÜZELLİK

İbrahim URAL

FITRAT VE GÜZELLİK


"(Resulüm!) Sen yüzünü hanif (dosdoğru) olarak dine, yani Allah insanları hangi FITRAT üzere yaratmışsa, o fıtrata çevir. Allah’ın yaratmasında (hiçbir) değişme yoktur. İşte dosdoğru djn budur. Fakat insanların çoğu bilmezler."
(Rum Suresi: 30)

LÜGATTE yaratma, yaratılış, yaratılış biçimi vb. anlamlara gelen fıtrat kelimesi terim olarak insanın özü, mayası, doğuştan sahip olduğu yönelişleri vs. için kullanılmıştır. Çeşitli hadis-i şeriflerde fıtrat kelimesi insanların İslâm Dini’ni kabul etmeye temayüllü ve buna kabili-yetli olarak dünyaya gelmesi anlamında kullanılmıştır. Ondokuzuncu yüzyılda Natüralist sanat akımlarıyla birlikte insanın tabiat konusu edebiyatçılar tarafından da işlenmeye başlandı. Materyalist ve Marksist yazarlar insanla tabiatı aynılaştırmaya çalıştılar. Natüralist yazar Emil Zola’nın romanları insanın doğasını keşfetmede (I) rehber olarak görüldü. İnsanın manevî boyutunun görmezlikten gelindiği pozitivist anlayışta; öğrenmenin aracı olan zekâ ve-bütün canlılarda mevcûd bulunan- içgüdüler dışında, başka bir boyuta yer verilmedi.
İslâm bilginleri öteden beri, insan fıtratı ile güzellik kavramı arasındaki ilişki üzerinde durmuşlardır. Ibn Tey-miyyeye göre, insanın cibilliyetinde güzellik kavramına ilgi duymak, kötü olana karşı ise soğukluk duygusu hissetmek özelliği vardır. Onun, bu konuda, "el-lstikame" adlı eserinde (C.1/367.H.1403 tarihli) ifâde ettiğine göre; iyi ve güzel olanı talebetmek, kötü ve çirkin olandan ise soğukluk duymak insanda tabiî olarak mevcuttur. Ibnü’l-Kayyim de İbn Teymiy-ye’yi desteklemiştir. İbnü’l Kayyim, zahir (maddî) güzellikler konusunda "Ravzatü’l-Muhibbîn" adlı eserinin ondokuzuncu bölümünde şöyle söylemiştir: "...Kalpler-âdetâ- güzelliği takdir etmek konusunda tabii olarak yönlendirilmiştir. Sanki gönüller ve kalpler onu beğenip, takdir etmek üzere yaratılmıştır". Büyük bilgin ve mutasavvıf İmam GazâlPye göre ise bu yaratılış özelliği sağlam karakterli-liğin belirgin çizgisidir. Kendisi bu konuda İhyâu Ulûmiddîn adlı meşhur eserinde (c.4/298. Beyrut Dârülmarifet bsk.) şunlan söylemektedir:
"...sağlam karakter sahipleri ve selim huy sahipleri nurlara, çiçeklere, rengârenk güzelliklere, mütenâsip şekillere nakşolunmuş güzelliklere bakmakla lezzet duyar... Hiç kimse güzellik kavramının fıtraten ve tab’an sevilen, talebedilen bir şey olduğunu inkâr etmez."
İslâm bilginlerinin güzelliği kavrama kabiliyetinin fıtrî olduğunu savunmaları evrensel İslâm düşüncesinin doğal bir sonucudur. Güzellik kavramıyla sanatı biribirinden ayırmaya çabalayan bir grup felsefecinin çabası boşunadır. Kaldı ki, Kant ve Alexis Carrel gibi mütefekkirler bu grup felsefecilere karşıdırlar.
Güzellik realite ve duygusunun insan ruhuna çeşitli etkileri sözkonusu-dur. Kur*ân-ı Kerim’in çeşitli kıssaları arasında güzelliğin ve estetik gerçeklerin insan nefsine etkisini anlatan izahlar vardır. Zenginliğiyle meşhur Karun’un servetine hayran olan insanların durumu, Hz Yusuf Peygamberin bedenî güzelliği, Hz. Süleyman’ın sarayının ihtişam ve güzelliği karşısında hayranlık duyan ve bu olaydan sonra tevhid yoluna giren Se-be melikesi Belkıs’ın davranışı v.b. olaylarda sanatsal ve estetik duygunun insan ruhundaki derin etkisini görmek mümkündür. Güzelliğin insan ruhuna ve insan fıtratına en etkili olan bir yanı da sözlü sanatlar sahasıdır. Hitabet, edebiyat ve belagat; sözle ilgili güzel sanatlardır. Mantıkî düşünceyle de yakından ilgili olan belagat, durumun gereğine ve hâle en uygun bir şekilde söz sarfetmek şeklinde tanımlanmıştır. Cümlede kullanılan kelimelerin ses, lafız ve dış güzelliği ise birinci derecede önemli veya asıl matlûb değildir.
Sanat eserinin hâiz olduğu güzellikten güdülecek asıl amaç-, insan ruhu üzerinde yönlendirici ve geliştirici etkisi olmasıdır. Bu, egitici-öğretici ve olumlu bir etkidir. Yoksa insanın doğasını bozucu, başkalaştırıcı bir tesir değildir. Esasen güzelliği (hüsn) kavramak insan fıtratının gereğidir. Bu yetenek insanın cibilliyetinde vardır. İlkel kabile hayâtı yaşayan toplumlarda bile estetik amaçlarla meydana gelen eserlerin varlığı bunun tarihî kanıtıdır. Estetik güzelliğe ilgi ve sevgi duymak sürekli bir duygudur. Bu yöneliş-, içgüdüsel veya faydacı insiyakı" bir davranış değildir. Tam tersine, insanın ruhunu ve şahsiyyetini etkileyen soylu bir etkilenme olayıdır. Bu tür etkilenmenin en geniş kapsamlısı; zaman boyutunda güzel-liğin tecellisi demek olan; "hüsn-ü ân "dır.
İnsanlar üzerinde böylesine köklü etkilere sahip bulunan güzellik kavram ve gerçeğinin eğitim açısından da önemli boyutlara sahip olması tabiidir. Özellikle Din Eğitimi açısından konunun ayn bir önemi vardır. İslâm açısından olumlu ahlâkî hedeflere ulaşmak için, konular, güzellik boyutuyla birlikte yani davranışların insan ruhundaki müsbet yanlarıyla birlikte işlenebilir. Tasavvufun fertler üzerindeki etki ve başarısı-büyük ölçüde- bundan kaynaklanmaktadır. Sanatı gerçeğe ulaşmada bir aracı olarak gören ve sanata ilimlerin fonksiyonlarına benzer görevler yükleyen mütefekkirlere göre estetik eğitimi de gereklidir. Esasen eğitim bilimi artık pozitivizmin katı akılcı-rasyonalist tutumundan kurtulup, insanın ruhuna hitabeden gerçekçi metotlara yönelme eğilimleri göstermektedir. Eğitimi bile üretim i-çin bir vasıta olarak gören pragmatik yaklaşımların artık 2000’li yıllarda rağbet bulamayacağını, geleceğe yönelik temayül araştırması yapan kuruluşların raporlan bile yazıyor. Artık "Sanat sanat için midir, yoksa cemiyet için midir?" türünden yüz yıllık münakaşaları bırakıp, bilginin elde edilmesinde ve sunulmasında estetik ve psikolojik unsurların da değerlendirilmesi gereğini savunmalıyız. Klâsik İslâm bilginlerinin, yazmış oldukları eserlerin adlarını uzun, kafiyeli, seçili olarak koymaları bile onların diksiyon ve aliterasyon vasıtasıyla okuyucularla öğrenciler üzerinde, daha işin başında olumlu bir etki, ilgi ve sempati temin etmek amacını gözettiklerini göstermektedir.
Kulağa hoş gelen bu sâde ve tabiî melodiyi kolaylıkla hissediyoruz
Sanat eleştirmenleri-genellikle-başarılı, hattâ klâsik eser adayı ürünleri seçerken bazı temel hususları gözönünde bulundurmuşlardır, özellikle edebî eserlerde "insanda değişmeyeni bulup, yazmış olmak" büyük bir basan olarak görülmüştür. Meselâ La Bruyer, "Karakterler" adlı eserinde her devirde bulunan insan tiplerini sergilemiştir. Ünlü romancı BalzaCın asıl başarısı tasvir ettiği insan tiplerinin gerçek ve tabiî tipler oluşudur. Knut Hamsun "Benoni" i-simli romanında insan nefsindeki para ve kazanç hırsının Batı Uygarlığındaki boyutlarını bir roman içinde, psikolog gözüyle yansıtmayı başardığı için büyük sanatkâr olarak görülmüştür. Batıcı tenkidçilerin; "insanda değişmeyen şeyler" diye tarif etmeğe çalıştıkları kavram, bizim "fıtrat" dediğimiz gerçeğin noksan bir tasviridir. Müslümanlar her doğan insanı İslâm’a yatkın bir fıtratta kabul ederlerken, Batılılar ve Batılı zihniyet mensupları olumsuz örnekleri ve davranışları da fatalist bir anlayışla-fıtratın gereği olarak yorumlarlar...
Sanat felsefesi ve estetik düşünce çağımız İslâm bilginlerince yeterince etüd edilmemiştir, ülkemiz için de aynı hüküm geçerlidir. Bu konunun otoritelerinden sayılan Suud Kemâl Yetkin bile, geniş tetebbûâtına rağmen, İslâm Estetiğine fazla bir katkı sağlayamamıştır. İSAV adlı vakfın 1991 yılı içinde tertiplediği "Görsel Sanatlar ve İslâm" konulu seminer iyi bir başlangıç olmuştur. Fıkıh ağırlıklı çalışmaların yanı sıra, İslâm Sanatının insan, tabiat ve toplumla ilgili ana temalarının belirlenmesi gerekir. Merhum Seyyid Kutub, "Fi Zilâl’il -Kur’an" adlı eserinde bazı âyetlerin tefsirinde bu tür bir yol izlemiştir. "Içtimaî-edebî" tefsir kategorisine giren yeni tefsirlerde de bu çeşit izahlara rastlanmaktadır.
Sanat eğitiminin de fıtrî yetenekleri keşfetmekle yakından ilgisi vardır. İslâm Dünyasındaki kabiliyetli gençleri seçip, değerlendirme hususunda IRCICA’ya önemli görevler düşmektedir. "Global Dünya Düzeni" sloganlarının yaygınlaştığı günümüzde hümanizm (insâniyetçilik) akımının da bir tür mâneviyâtçılık şeklinde empoze edilmeğe çalışıldığı görülüyor.

Geçmişte "insan-ı Kâmil" kavramını geliştirmiş olan İslâm Kültürünün başka uygarlıklardan insaniyetçilik dersi almaya ihtiyacı yoktur. Meleklerden de, hayvanlardan da farklı bir yaratılışa sahip olan insanoğlunun ruhî ve manevî hayatının keşfedilmemiş veya işlenmemiş nice güzellikleri vardır... çevre ve tabiat konusu için de aynı şeyler söylenebilir.