Makale

DİN ÖĞRETİMİNİN DÜNÜ VE BUGÜNÜ

DİN ÖĞRETİMİNİN DÜNÜ VE BUGÜNÜ

Hamdi mert

DİN öğretiminin dünü bugünü deyince, eski tabiriyle Talim-Terbiye yani, eğitim-öğretim akla geliyor. Biliyorsunuz, eğitim-öğretim, talim-terbiye, insan yetiştirme faaliyetidir.
Eğitim, insan davranışına tesir etme sanatı, insan davranışını yöneltme, yönlendirme sonatıdır, öğretim, bilginin davranış haline gelmesi. Davranış haline gelmeyen bilgi öğretilmiş sayılmıyor. Öğretim kafayı şekillendiriyor, bilgi hazinesini dolduruyor. Eğitim ruhu, karakteri doğuruyor. Biri bilgiyi, diğeri değerleri; ahlaki ve doğru olan davranışı kazandırıyor.
Bilgi, tek başına yetmez, zira bazı kimseler bilgilerini hırsız feneri gibi kullanıyorlar. Fener, nasıl hırsıza yardımcı oluyorsa, bilgi de, ahlâki değerleri kazandırılmamış kişide hırsız feneri gibi kullanılır. Bilgiyi kötülüğe alet ederler. Bilgili kötülük yaparlar. Bu sebeple ahlakçılar, bilgili kimselerin irade, karakter, ahlak kazanmaları konusunda daha çok dikkat gösterilmesini tekli/ etmişlerdir.
İnsanın iki yönü vardır. "Milli" yönü, kişiliği bu kültürle beslenir, "Medeni" yönü yani kişiliği, teknikle beslenir.
Kültürde koruyuculuk, muhafazakârlık, mevcut kültürü korumak, ve yeni nesillere aktarmak vardır. Teknik ise, yenilikçidir, dinamiktir. Milli Kültüre önem vermezseniz kültür buhranı, müstemleke münevveri tipi fanatikler, rejim mutaassıpları, grup-zümre mutaassıpları ortaya çıkar. Hayatın gerisinde kalma olayı ise, yeni buluşlara yani tekniklere sırt çevirmekten doğar.
Eğitimin iki ayağı vardır. Biri millîdir, diğeri dinîdir.
Nitekim, 1920 yılında Büyük Millet Meclisinde kabul edilen eğitim programında, eğitimin dini ve milli hale getirilmesi karan alınmıştır. Hatta, Büyük Millet Meclisinin eğitimin dini ve millî olması kararını aldığı da bilinir. Fakat, ileriki yıllarda bu dikkat, bu disiplin korunamadı ve Türk insanı, Türk Milleti kesin, ciddi bir kültür buhranına düştü. Bunun sıkıntılarını halen yaşıyoruz.
Son yıllarda, din bilgisi derslerinin ilkokullarda, ortaokullarda, liselerde mecburi hale getirilmesi, mecburi dersler arasına ve Anayasa teminatı alana alınması; din eğitimine, din hizmetine Devletçe önem verilmesi ve Din-Devlet münasebetlerinde netlik, berraklık ortaya çıkması bu konudaki mûsbet gelişmelerdir.
Din ve eğitim, tarihte ve bugün her ülkede birbiri ile ilgili iki müessesedir. Din, terbiye sisteminde önemli bir yer tutmuştur. Nitekim, Anayasa Mahkemesinin bir karan var. Kısaca özetleyeceğim ve hocama sözü bırakacağım.
Anayasa Mahkemesine; Laik Devlette Başbakanlığa bağlı resmî bir Diyanet işleri Başkanlığı olmaz; laik Devletin Devlet Memurları Kanununda din hizmetleri sınıfı olmaz; laik Devlet, dinlerden birinin hizmeti için bütçeden para harcamaz denilmiş ve Diyanet işleri Başkanlığının lâğvedilmesi; Devlet Memurları Kanunundaki Din Hizmetleri sınıfının iptal edilmesi; Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilat Kanununun iptal edilmesi için Anayasa Mah-kemesine bir dava açıldı. Birçoklarına biliyor.
Bu davayı Anayasa Mahkemesi reddetti. Gerekçesinde dedi ki; "Din, toplum için sosyal bir disiplindir. Bu disiplini toplumun üzerinden kaldırırsanız o toplumda anarşi, terör ortaya çıkar." Kararın özeti bu„.
Şunu ifade etmek istedim; bugün artık dinin, din öğretiminin, din tahsilinin, din öğretimi müesseselerinin gerekliliği resmen kabul edilmiş bulunuyor.
Bu konularda görüşlerini almak üzere sözü sayın Orhan Karmış hocamıza bırakıyorum.


Prof.Dr. Orhan KARMIŞ

DİN ÖĞRETİMİNİN DÜNÜ-BUGÜNÜ
Özellikle çocuklarımızın ve gençlerimizin yetiştirilmesi açısından din öğretimi büyük ehemmiyet taşımaktadır. ı
Bugün en gelişmiş olanından, gelişmekte olanına ve geri kalmışına kadar tüm ülkelerde dinin, din eğitiminin lüzumu veya ademi lüzumu tartışılmıyor artık.. Din öğretimi mutlak surette insanların gelişmesi, manevî gelişmesi için zarurî mütâlâa ediliyor. Böyle olunca, bu öğretimin en mükemmel bir seviyede yapılması el betteki şayanı arzudur, ve memleketimizde, ülkemizde bundan önceki yıllarda durum nedir? Nasıl bu meseleye bakılmıştır? Şeklinde birtakım düşüncelerle eskiyi muhakeme ve muhasebe etmek için buraya gelmedik Konunun bir tarihçesini yapmak gerekirse, Osmanlıların son döneminden itibaren dinî öğretimin daha sistematik daha mükemmel hale getirilmesi için birtakım çalışmalar yapıldı. Tâ, 1913 yılında medreselerin ıslahı ile ilgili bir nizamname çıkarıldı. Bununla ilgili olarak Medresetül vaizin is-mi alanda, vaiz yetiştirmek maksadıyla din eğitim ve öğretimine doğrudan doğruya katkıda bulunacak kimseler-, bugünkü imam-hatip okullannın esasını teşkil eden bir okul teşkil edilmiştir. Daha sonra bu okul Medresetül Irşad haline getirilmiştir. Ve bu suretle değişen birtakım sosyal şartlar, insanların birtakım kültürel seviyelerinde meydana gelen birtakım ge-lişmeler de nazarı itibara alınmak suretiyle daha etkili ve verimli bir din öğretiminin nasıl yapılacağı konusunda birtakım mülâhazalar, mütâlâalar ortaya koymuş ve sonuç itibariyle bazı ıslahat hareketlerine girişilmiştir.
Benim burada, dileğim maziden gelen, geçmişten bugüne kadar elde edilen tecrübelerin ışığında bugünün eğitimcileri, bugünün öğretmenleri, tarafından bugünkü din öğretimi çok esaslı bir şekilde teşrih masasına yatırılmalıdır. En mükemmel şekliyle din öğretiminin yapılması, bizim ailemizin, gençlerimizin ve toplumumuzun geleceği açısından fevkalâde ehemmiyet taşımaktadır. Bu ehemmiyete binaen, mutlak surette en verimli tarzda, en müspet anlamda gençlerimizin en mükemmel, en sağlıklı şekilde dinî öğretime tabi tutulması için neler yapılması hususu bütün yetkililerce son derece titizlik ve hassasiyetle ele alınmalıdır. Tâ, başlangıçtan itibaren, ilkokul seviyesinden tutun da, ortaöğretimde ve yükseköğretime kadar... Mesele gayet objektif bir şekilde tartışılmalıdır, ve din eğitiminin, dünün belli tecrübelerinden günümüze yansıyan birtakım hususlar, ışıklar altında mesele gayet açık ve net bir şekilde ortaya konulmalı; yapılması icap eden şeyler, yeni kanunî düzenlemeler gerekiyorsa bunlar ciddiyetle ele alınmalı ve bunların üzerinde ehemmiyetle durulmalıdır.
Bugün, Türkiye’nin din öğretimi konusunda problemi sadece kendi ülke sınırları ile kayıtlı değil. 1960’h yıllarda başlamak suretiyle, yabancı ülkelerde işçilik yaparak orada hayatını kazanmak ve memleketimize de faydalı olmak için yurt dışına giden vatandaşlarımızın çocukları da bu konu meyanında mütalaa edilmelidir. Onlar da önemle ele alınmalıdır. Uzun süre ihmal edilmiş bir konudur. Burada acı bir hakikati ifade etmek istiyorum, bizim oradaki çocuklarımızın din öğretiminde gösterilen ihmal âdeta, oradaki gayrimüslim yetkilileri dahi rahatsız etmiştir.
Şunu ifade etmek istiyorum; Alman Anayasasında, Almanya’da herhangi bir dinî öğretim ve eğitimi yapabilmeniz için, o ülkece resmen tanınan bir dinî otoritenin bulunması lâzım.
Mesela, orada Katolik Mezhebine göre öğretim yapılıyor. Katolikliğin merkezi elbette ki Roma’dadır, Vatikan’dadır. Oranın bir yetkilisi var ve onun hazırladığı plan çerçevesi içerisinde, onun sorumluluğu tahtında bu öğretim yürütülüyor.
Protestanların durumu da aynı şekilde.
Yahudilerinkini de, yine hahamlar, onların bu konu ile ilgili ruhanî liderleri idare ediyor.
Almanya’da İslâmiyet resmî bir din olarak tanınmadığı için orada İslâmiyeti temsil edecek bir otorite de söz konusu değil.
Bu bakımdan, Alman Anayasasına göre İslâmiyetin orada resmen okullarda tedris edilmesi, İslâm Dini derslerinin verilmesi mümkün değil. Bu anayasal zorluğa rağmen, Alman eğitimciler, "Türk çocuklarına mutlaka kendi dinleri ile ilgili birşeyler verilebilmelidir. Yoksa bunun sosyolojik yöne, sosyal hayata intikal eden birtakım menfî tezahürlerini görüyoruz ve bunun sıkıntısını biz toplum olarak çekiyoruz" diye düşündüklerinden anadil öğretimi çerçevesi içerisinde din öğretimi imkânlarını araştırdılar ve bununla ilgili olarak Millî Eğitim Bakanlığı ile müşterek bir protokol hazırladılar. Program çalışmaları yapıldı. Konuyla ilgili son derece ciddî girişimler oldu.
Ben şunu demek istiyorum, demek ki, bizim sorumluluğumuz sadece ülkemizle sınırlı değil. Bunun ötesine taşan, başka ülkelerdeki vatandaşlarımızın din öğretimi konusunu da içine alan bir sorumluluğun, vebalin altındayız. Bunu düşünmek lâzım ve bugün gelişen muazzam pedagoji ve eğitim konulan ile ilgili modem gelişmeleri takip ederek, çocuklarımıza bu konuyu onların bugünkü eğitim seviyeleri ile en mütenasip bir tarzda takdim edip, en mükemmel bir şekilde netice alınması hususuna mutlaka ciddiyetle eğilmek mecburiyetindeyiz. Bunu bilhassa belirtmek istiyorum.
Şimdi, din öğretimi konusu üzerinde, memleketimizde küçümsenmeyecek sayıda hem nazariyat açısından teoride, hem de pratikte, uygulamada uzmanlaşmış, yetişmiş elemanlarımız vardır. Bunlardan istifade ile meseleyi bugün, bundan önceki yıllara nisbet-le daha kolay bir tarzda çözümleme şansına sahibiz.
Cemiyet içerisinde birtakım felsefî görüşlerin, düşüncelerin zaman zaman etkisi oluyor. Bir süre materyalist görüş dünyanın önemli bir kısmına hükmetti. Avrupa ülkelerinde biliyorsunuz Hıristiyanlık büyük ölçüde müessirdir. Ama bunun yanında oranın münevverini, entellektüelini şekillendiren, programlayan başka birtakım faktörler vardır. Bunu nazarı itibara almak lâzımdır.
Meselâ, oradaki birtakım nihilist görüşler, edonist görüşler, pragmatist görüşler, I9.ncu asrın kalıntısı olarak intikal eden pozitivist görüşler de insanların hayat görüşüne büyük çapta tesir etmektedir. Bunlar, insanların herhangi bir meseleye eğilmelerinde ve ilgi göstermelerinde etkili olmakta, onlara yön vermektedir. Şimdi, çağımızda, ülkemizde de artık maneviyatçı görüş, maneviyata ve ruha kıymet veren görüş gittikçe ağırlık kazanmaktadır. Bunun sonucu olarak ülkemizde din öğretimi konusunun bugününden ben şahsen ümitli olduğumu ama, bu ü-midin gerekli tedbirlerin alınmasında bizi zaafa düşürecek bir durum olmaması gerektiğini bilhassa belirtmek istiyor ve hepinize hürmetler sunuyorum efendim.

Hamdi MERT:
İmam-Hatip Liseleri kurulduğu yıllarda iki tereddüt vardı: Bir kesim diyordu ki; "Bu müfredat programı ile, bu öğretim süresi ile bu okullardan gerçek din adamı, mihrap adamı, ehli mihrap yetişmez. Gerçek din adamı yetiştireceksek daha takviyeli yılları, müfredatı bulunan okullar açılmalıdır."
Diğer kesim de şöyle diyordu: "Bu müfredatla, bu okuldaki öğrenciler Devletin, milli eğitimin temel prensipleriyle uyum sağlayamaz; bulutlar üzerinde, havada dolaşan fanatikler yetiştirir."
İşte bu şekilde birbirine karşı, birbirine zıt iki tereddüt.
Şimdi, Sayın Din öğretimi Genel Müdürümüze şunu soruyorum: 40 yıl içerisinde nereye geldik? 40 yıl içerisinde bu iki karşı tereddüt sahipleri haklı mı çıktılar, yoksa imam-hatip liseleri bugün hangi noktalara geldi?
Bir de şunu soruyorum: Bazı basın organlarında, bazı kesimlerde iddialar, polemikler var. Diyorlar ki, "Imam-Hatip Lisesi mezunları kendi alanlarına, branşlarına ve Diyanete intisap etmiyorlar da, üniversitelerin çeşitli dallarını tercih ediyorlar". Bu iddialar haklı mıdır? sözü kendilerine bırakıyorum.

Halil HAYIT

DİN ÖĞRETİMİNDE İMAM-HATİP LİSELERİNİN YERİ
Önce, çok önemli gördüğüm bir gerçeği vurgulamak istiyorum.
Müesseseler vardın Kurulurlar, belli bir süre yaşarlar, gaye ve görevlerini gerçekleştirdikten sonra varlıklarına son verirler. Müesseseler vardır, gaye ve görevleri itiba-riyle ulvîdirler, kalıcı ve devamlıdırlar.
İşte imam-hatip liseleri böyle bir özellik ve nitelik taşıyan kalıcı, devamlı mübarek müesseselerdir. Çünkü imam-hatip liseleri müsbet ve manevî ilimlerle mücehhez elemanlar yetiştirmektedir. Aynı zamanda imam-hatip liseleri Peygamber mesleği olan imamlık ve hatiplik mesleğinin sembolü haline gelmiştir. Hayırlı ve başarılı hizmetleriyle büyük milletimizin teveccühüne, ilgi ve itibarına maz-har olmuştur, milletimize mal olmuştur ve milletimizle bütünleşmiştir. Ben inanıyorum ki, imam-hatip liseleri daha uzun yıllar insanlığa, büyük milletimize, Kur’an’a ve İslâm’a en hayırlı ve en başarılı hizmeti vermeye devam edeceklerdir. Kıyamete kadar da yaşayacaklardır.
1951-52 yılında yedi yerde açılan imam-hatip liselerinin sayısı, 1960’ta 19’a, 1970’te 727e, 1980’de 374’e, halen de 383’e ulaşmış bulunmaktadır. Bu 383 imam-hatip lisemizin lise kısımlarında yüz bin, orta kısımlarında ise 210 bin civarında öğrencimiz eğitim ve öğretimini sürdürmektedir.
383 imam-hatip lisemizin ilk açılışı dikkate alındığında bütün binaları halkımız tarafından yapılmıştır, gerçekleştirilmiştir. Ancak, bu binaların büyük bir kısmı Millî Eğitim Bakanlığı standartlarına uygun olmadığı için eğitim-öğretime elverişli hale getirilmeyi beklemektedir.
Bu arada, son yıllarda bütçeden ayrılan ödeneklerle imam-hatip liselerimizin binaları büyük ölçüde iyileştirilmiştir. 200 civarındaki bina ödeneklerle iyileştirilmiştir. Ayrıca, şu anda 383 imam-hatip lisemizin 210’unda devlet parasız yatılı teşkilâtı bulunmaktadır.
İmam-hatip liseleri açısından son derece hayatî, önemli üç hususa işaret etmek istiyorum. Bu üç konu, imam-hatip liseleri için gerçekten hayati konudur.
1. İmam-hatip liselerinin orta kısımları mesleki" niteliklerini muhafaza etmelidir.
2. İmam-hatip liselerinde meslek dersleri ile kültür dersleri arasındaki denge muhafaza edilmelidir.
3. İmam-hatip liselerini bitiren öğrenciler, mezunlar, imtihanlarını kazanmak şartı ile her türlü yüksek öğretime gidebilmek hakkına sahip olmalıdırlar.
Bu üç temel konuda, hayati ve hassas konuda bir gerileme olmazsa, diğerleri kanaatimce detaydır, teferruattır.
Bu arada, imam-hatip liselerinin özellikle meslekî amaçlarını gerçekleştirebilmesi, genel kültür bakımından da bekleneni verebilmesi için şu dört temel ihtiyacın da karşılanması gerekmektedir. Bu konuda da, Devletin halkla elele vermek suretiyle bu ihtiyaçları karşılamasında zaruret bulunmaktadır.
1. İmam-hatip liseleri temiz, tertipli ve yeterli öğretim binalarına kavuşturulmalıdır.
2. Yeterli pansiyon binaları yapılmalıdır.
3. İmam-hatip liseleri için son derece ehemmiyetli olan, önem taşıyan mesleki" tatbikat camileri inşa edilmelidir.
4. İmam-hatip liselerinde görev yapan idareci ve öğretmenlerimizin lojman ihtiyaçları karşılanmalı ve bu imkân onlara sağlanmalıdır.
Bu dört imkân sağlandığı zaman, biraz önce Sayın Başkanın ifade ettiği imam-hatip liselerinin gerek meslek, gerekse genel kültür bakımından daha iyi elemanlar yetiştirmesi mümkün olabilecektir.
Şimdi Sayın Oturum Başkanının sorularına geliyorum:
Kurulduğu zaman, imam-hatip liselerinin beklenen ve istenen elemanları yetiştirip yetiştiremeyecekleri hususundaki tereddütler artık bugün zail olmuştur. Çünkü imam-hatip liseleri Diyanet İşleri Başkanlığının istediği ve beklediği elemanları, meslekî açıdan iyi yetişmiş elemanları yetiştirmektedir. Bunun yanında, genel kültür bakımından da iyi yetişen öğrencileri-miz yükseköğretime gitmede de büyük başarılar göstermektedir. Bu bakımdan, herhangi bir endişeye gerek yoktur. Bu konuda tereddüt edilmesi de söz konusu olmamalıdır.
İmam-hatip lisesi mezunları Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilâtına geçme konusunda, yani meslekî alanı tercih konusunda da fevkalâde isteklidirler. Nitekim, Türkiye’deki meslek liseleri alanında kendi alanlarını tercih eden öğrenciler arasında, oran itibariyle en yüksek oranı teşkil etmektedirler.
Meselâ, endüstri meslek liselerinde kendi alanlarını tercih eden mezun oranı sayısı %29, ticaret liselerinde %23, kız meslek liselerinde %13, teknik liselerde %25, imam-hatip liselerinde ise %50’dir. Yani, Türkiye’deki meslek okulları arasında kendi alanlarını tercih eden okullar arasında imam-hatip liseleri en yüksek orandadır. Bu bakımdan hem kendi meslek a-lanlarını tercih etmeleri, hem de gayelerini gerçekleştirmeleri bakımından herhangi bir tereddüte mahal bulunmamaktadır.



Hamdi MERT:
Ben Diyanet mensubu olarak da i/ade ediyorum, "İmam-hatip lisesi mezunları Diyanet kadrolarına iltifat etmiyor, intisap etmiyor" sözü yanlıştır. İmam-hatip lisesi mezunları bizim başımızın tacıdır. "İmam-hatip lisesi mezunlarından gerçek din adamı olmaz" şeklindeki endişeler de yersizdir. Bugün, Allah’a çok şükür camilerimizden Kuran kurslarımıza, Diyanet işleri Başkanlığımızın bütün kadroları imam-hatip lisesi mezunları ile mücehhez durumdadır. Genel Müdürümüze katılıyoruz, teşekkür ediyoruz.
Söz sırası Sn. Ethem Ruhi FIG-LAU Hocamızda.
Ona da bir sorum var: Kendileri Siyasal Bilgiler Fakültesine girmişlerdi, Siyasal Bilgiler Fakültesini tercih etmişlerdi; mülkiye, siyasal bilgiler öğrencisi iken, oradaki öğrenciliklerini bıraktılar, İlahiyat Fakültesine öğrenci olarak intisap ettiler. Bunun sebebi ne idil ilahiyat Fakültesine intisap ederken neyi onuluyordu? İdeali ne idi? o idealine ulaşabildi mi? İlahiyat Fakültesinden beklentilerini bulabildi mi? Halkımızın bugün ilahiyat Fakültesinden beklentisi nedir? Kendisinin beklentileri nedir?






Prof. Dr. E. Ruhi FİĞLALI

HALKIMIZIN İLAHİYAT FAKÜLTELERİNDEN BEKLENTİLERİ
İmam-hatip liseleri veya din öğretimi Türkiye’de, gerçekten bir semboldür, bir sembol. Neyin sembolü? Sadece insan olmanın, inanma hürriyetini de taşıma ile eşdeğer olduğunun sembolüdür.
Ben eğitimde tuba ağacı misaline inanan bir insanım. Bir kurum için. Kurduğumuz bir müessese için yöneticileri, öğreticileri hazırlamazsanız, onları çok iyi bir şekilde yetiştirmezseniz, o müesseseler uzunca bir süre belki hayatta kalabilirler ama verimli olma, yaratıcı olma, yapıcı olma, inşa edici olma açısından belki çok zayıftırlar.
Siyasal Bilgiler Fakültesinde okuyorduk Bizim Fakültenin arka tarafında Hukuk Fakültesinin bitişiğinde, Hukuk Fakültesinin bir sundurmasında İlahiyat Fakültesinin levhasını gördüm, birkaç arkadaşımla dolaşırken ve fakültenin başlayışının 2 nci ayında. Bu İlahiyat Fakültesinin varlığı beni her ne pahasına olursa olsun, tahsilimi terk ederek oraya geçmeme teşvik etti veya sebep oldu. Neden? Biraz önce sözlerime başlarken ifade etmek istediğim duygulardan dolayı. Buraya gidişim duygusal bir sebebe dayalıdır.
Bizim Milletimiz söz konusu olunca değerli kardeşlerim, dini behemehal, ama mutlaka gündemde tutmak zorunluluğumuz vardır. Çünkü Türk Milleti bir manada bütün varlık gücünü İslâmda bulmuş, İslâm da dirilişini, yayılışını ve canlanışını ancak ve ancak Türkle birlikte varetmiştir. Bu ikisini birbirinden ayıramazsınız.
Eğer uzunca bir zamandanberi Türk Milleti, tarihinde gerilemeler kaydetmiş ise ve bunu okumuş isek lise çağlarında bunlarla yetişmiş isek, o takdirde bu gerileyişin birtakım sebepleri olmalıdır. O da benim kanaatımca kütlelere rur ve can veren dinamizm kazandı ran dinden uzaklaşmaydı. O halde din müessesesini yeniden ihya e derseniz, din müessesesine doğuş zamanlarındaki dinamik karakterlerini, boyutlarını getirirseniz ve bunu yaşar hale sokarsanız, insanlarımız bunu şekil olarak değil, formel bir din anlayışı içinde değil, duyarak hisseder ve inanarak ortaya koyarsa o takdirde, Türk Milleti yeniden eski canlılığına kavu şabilir. Çünkü, inanan insan kadar güçlü hiç bir varlık yoktur. Ve inanma, sadece ve sadece insanın vasfıdır. Çünkü, Cenabı Allah’ın kendisini muhatap kıldığı yegâne varlık insandır. 0 halde, inanma ile alâkalı meselelerin en üst seviyede çözümlenebileceği, çözülmesi ve yapılması icap eden yer de fakültelerdir.
İlahiyat Fakültesi, esasen 1949 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edildiği zaman bu maksada yakın ifadelerle kanunlaşıyordu. Ve deniyordu ki, din meselelerinin sağlam ve ilmî esaslara göre incelenmesini mümkün kılmak, meslekî bilgilerle donatılmış elemanları hazırlamak için Ankara’da bir İlahiyat Fakültesi kurulur. Kanunun ifadeleri yaklaşık budur.
Ancak bir milletin resmî tarihinde 20 yılın üstündeki bir dönem örgün eğitim kurumu olarak din eğitimini yapamamış iseniz, o takdirde din öğretimsiz geçen bir 20 yılın vebalini siz ancak 40 yılda karşılayabilirsiniz. Çünkü eğitimdeki inkıtalar ve fasılalar misliyle ancak canlılığını kazanmaya başlar.
İlahiyat Fakültesi, uzunca bir dönem, yaklaşık bir 20 yıla yakın sancılı bir biçimde hayatını sürdürmüştür. Bizler o sanalı dönemin öğrencileriyiz. Ancak bu sancılı dönem, bütün sancılı hadiselerin insanları pekiştirmesi gibi, bugünleri hazırlamıştır.
1982 yılında 41 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile birlikte aynı ismi taşımaya başlayan İslâm Enstitüleri, İlahiyat Fakülteleri, Erzurum İslâmî İlimler Fakültesi ile birlikte bugün Türkiye’nin 9 yerinde İlahiyat Fakültesi vardır. Ve bu fakülteler henüz daha benim dü-şündüğüm ve özlediğim anlamda kendi geleneksel yapılarından kurtularak İslâmı doğuş dönemlerinin dinamik boyutları içerisinde ele alamamaktadırlar.
Bu 40 yılın sonucunda ümit ediyorum ki, bu fakülteler gelecekle alâkalı olmak üzere ülkenin varlığını yeniden ihya edecek, yeniden ortaya koyacak yapılanmaya kavuşabilirler.
Problemlerimiz çoktur İlahiyat Fakültelerinde. Az problemler değil. Bunların başında kadro meseleleri gelmektedir. Ben şahsen buradaki basın organlarının, basın mensuplarının şimdi söyleyeceğim hususlara lüften biraz dikkatli bir şekilde not alarak ilgili mercilere ulaştırmasını dilerim.
Türkiye Büyük Millet Meclisinde-demokrasinin bir gereğidir, parlamenter düzenin tabiî bir sonucu-dur-sayın milletvekillerimiz canlarının istediği şekilde, akıllarına geldiği biçimde üniversiteler ve fakülteler kurmaktadırlar. Bunlar arasında 8 tane daha İlahiyat Fakültesi teklifi vardır. Şu andaki 9’un üstüne. Ancak bu sevgili ve sayın milletvekillerimiz-en az 10 yıldan beri, yani 41 sayılı Kanun Hükmünde Kararname çıktığından beri mevcut İlahiyat Fakültelerinin kadro problemlerine lüften ve merhameten eğiliniz. Bu müesseseleri öldürmek istemiyorsanız, kısır bırakmak istemiyorsanız, güdük bırakmak istemiyorsanız, bunları kadro ile zenginleştirin dediğimizde, "Hayhay" deyip hiç bir şeyi yapmazken; bugün bunların üstüne 8’ini daha kadrosuz bir biçimde inzimam etmek için yarış etmektedirler. Bu resmen ve alenen din öğretimi kurumlan ile alay etmek demektir, vatandaşı, sadece ve sadece ben size İlahiyat Fakültesi kuruyorum diye aldatmak ve kandırmaya çabalamak demektir. ("Bravo" sesleri, alkışlar)
Samimiyeti olan insanlar, bu meselenin icabı olan hallere de tevessül ederler.
Yüksek Öğretim Kurumunda 1 yıldan beri hizmet veren bir arkadaşınız sıfatı ile müteaddit defalar Devlet Personel Dairesine ve Başbakanlığa kadro talebinde bulunduk Her defasında "Evet efendim "le cevabımızı aldık Ama bunun yanında değerli kardeşlerim, İlahiyat Fakültesinde çalışan arkadaşlarım kadrolarının darlığına rağmen, yükselme ümitlerini kaybetmiş bulunmalarına rağmen son derece özveri ile çalışmaktadırlar. Çünkü onlar için esas olan, Türkiye’nin inanç haritasında bir yeniden dirilişini, şahlanışını görmektir. Özveri ile diyorum. Üniversite zihniyette, üniversite hayatta kadro meselesi son derece önemlidir. Çünkü, ilmî çalışma son derece çileli bir iştir. Aile hayatınız, evinizin düzeni, herşeyiniz bozulur. O ilmin zorluğu, araştırıcılığın getirdiği sıkıntı sizi perişan eder.
Eğer, ilim yolunda çalışan bir insanın, doktorasını verdikten sonra yardımcı doçent olmak için kadrosu yoksa, yardıma doçent olanın doçentliğe yükselebilmek için kadrosu yoksa, doçent olanın profesör olabilmesi için kadrosu yoksa- ki bunlar bilimde birer teşvik konusudur- o zaman siz ilmî müesseseleri memur gibi sadece kendine verilenle bir kurum haline getirmiş olursunuz.
İşte İlahiyat Fakültelerinin bugün büyük sıkıntısı budur. Ama, buna rağmen diğer fakültelere kıyasla, diğer eğitim kurumlarına kıyasla şayanı şükrandır ki, bizim kurumlarımızda çalışan arkadaşlarımız gerçekten bu memlekete din adına, İslâm adına ve yaşanan gerçeklere uygun bir anlayışı getirmek adına ciddî biçimde çalışmaktadır.
Bu çalışmaların ümit ediyorum ki, artık bir kabuk değiştirme durumunda bulunan Türkiye’de, yani sanayileşmeye doğru adım atan ve belki sanayileşmeyi başardıktan sonra bilgi çağına dönecek olan Türkiye’nin insanına ve hayatına, inanç dünyasına hitap edebilen metodolojiyi de geliştirebilsin ve fakültelerimiz, Türkiye’deki 9 fakültemiz çok daha müsmir-sadece Türkiye için değil, İslâm dünyasına da uzanan, onlara da ışık tutan-bir hale kavuşabilsin.

Hamdi MERT:
Şimdi söz sırası Sayın Ahmet Gürtaş’ da. Kendileri yaygın Din Eğitimi konusunda konuşacak. Birkaç hususu sormak istiyorum. Yaygın Din Eğitimi ile görevli müesseseler; yani Kuran Kursları, Diyanet işleri Başkanlığı ve TRT de yapılan neşriyat konusunda resmî olarak neler yapılıyor?

Ahmet GÜRTAŞ
YAYGIN DİN EĞİTİMİ
Yaygın eğitim bizim müessesemizdir. Yani İslâmi bir müessesedir. Niçin? Beşikten mezara kadar ilim tahsil edilmesi prensibini ortaya koyan İslâm dini, yaygın eğitimi dünyaya ilk getiren kurumdur. Yani bizim dinimizde tahsil okulla başlayıp, hangi dereceden olursa olsun o okuldan diplomayı aldıktan sonra bitmemektedir. Yani, "Beşikten mezara kadar ilim" dediniz mi, işte yaygın eğitim kabul etmişsiniz, bu müesseseyi kurmuşsunuz demektir.
Yaygın eğitim için şu anda mevcut konular içerisinde biri Diyanet İşleri Başkanlığı olarak diğeri kitle iletişim araçları içerisinde, özellikle TRT olmak üzere çok önemli iki müessese görüyorum. Tabii bu arada, esas Türkiye’de eğitimden sorumlu, eğitim ve öğretimden sorumlu Milli Eğitim Bakanlığımız vardır.
Milli Eğitim Bakanlığının yaygın eğitim hizmetleri içerisinde de mutlaka din eğitimine eğilmesine ihtiyaç var. Yaygın eğitim programları içerisinde bugüne kadar Millî Eğitim Bakanlığının din eğitimi konusuna eğilmesi mümkün olmamıştır.
Şimdi, bakanlık olarak bizim yaygın eğitim konusunda, din eğitimi konusunda, TRT konusunda ne yapmakta olduğumuzu, ne yaptığımızı sayın başkanımız sordular. Onunla ilgili birkaç şeye temas etmek istiyorum.
Efendim, biz devlet bakanlığı olarak Diyanet İşleri Başkanlığından sorumlu bir dönemimiz geçti. Diyanet İşleri Başkanlığının icraatını kanunî dayanaklara oturtmak üzere bir teşkilat kanunu tasarısı hazırladık ve fakat konuyu takip etmeye Sayın Bakanımızın bakanlık görevinde geçirdiği süre yetmedi.
Efendim, Kuran-ı Kerim kursları konusunda da yine o günkü dönemde birlikte müşavir olarak çalışmış olduğumuz bir arkadaşımız Türkiye’de Kuran kurslarını taradılar ve Kuran kurslarının durumunu ıslah etmek üzere alınması lâzım gelen tedbirler konusunda bir rapor tanzim etmiş idiler. Keza Devlet Bakanımızın süresi sona erdiğinden şu anda yapılan birşey yok
Eğitimin tabiî çok unsurları var; ama en önemli iki unsurundan biri öğretici, diğeri de öğrencidir. Eğitimde öğretim faaliyetini yapacak, öğretmenlik yapacak olanla ona öğrencilik yapacak olan iki ana unsur vardır. Diğerleri; binadır, araçtır, gereçtir, programdır, vesairedir, onlar vasıta. Diyanet İşleri Başkanlığının burada bir şanssızlığı vardır. Onu teslim etmemiz lâzım. Türkiye’de birtakım müesseseler kendi istihsal edeceği elemanı kendisi yetiştiriyor. Yani, Sağlık Bakanlığının kendisine bağlı okulları vardır. Hemşiresini oradan yetiştirir, sağlık memurunu oradan yetiştirir. Tabiî hizmette istihdam ettiği elemanlarının bir kısmını, hepsini değil. Sağlık Bakanlığı doktorunu da tip fakültesinden elde eder mesela. Yani, hizmette istih-dam ettiği elemanın tamamını kendisi yetiştirir demek istemiyorum; ama, en azından, kendi yetiştirdiği elemanlar, yani kendi hizmete aldığı elemanları yetiştirdiği müesseseye sahiptir. Fakat, Diyanet İşleri Başkanlığımız, hizmeti için, kendi din hizmeti sahasında istihdam edeceği elemanı Millî Eğitim Bakanlığından alır. Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde hizmet edecek olan imamdır, hatiptir, hatta müezzindir, vaizdir, müftüdür ve merkez teşkilatında çalışacak olan üst düzey görevlileridir. Bütün bunların formasyon aldığı müesseseler Diyanet İşleri Başkanlığının kontrolünde olmayan, idaresiyle, programlarıyla, herşeyiyle onların idaresinde olmayan, tamamen Millî Eğitim Bakanlığına bağlı müesseselerde yetişir. Yani, İmam-Hatip okullarıdır, İlahiyat Fakülteleri tabiî üniversitelere bağlı. Fakat, Diyanet İşleri Başkanlığına tabiî hizmet içi eğitim imkânı vermiştir devlet Hizmet içi eğitim imkânları vardır. Bugün eğitim merkezleri vardır Diyanet İşleri Başkanlığının. Fakat bu eğitim merkezlerinin faaliyete geçişinin üzerinden şöyle böyle bir 20 yıla yakın zaman geçmiştir. Diyanet eği tim merkezleri bu 19 yıllık tecrübe içerisinde bugünkünden daha gelişmiş durumda olmalı idi. Bunu ivedilikle ele almasına ihtiyaç var.
Şimdi gelelim sorunun diğer tarafına. TRT bu görevi kullanıyor.
Yani, TRT toplumu din konusunda aydınlatma işi içinde Diyanet İşleri Başkanlığından müstakil çalışıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan biz şunu isteriz: Yetkisine ve sorumluluğuna sahip çıksın. Yetkisine ve sorumluluğuna Diyanet işleri Başkanlığı sahip çıkacak. Kanun bu yetkiyi ve bu sorumluluğu Diyanet İşleri Başkanlığına vermiştir. Devlet ne vermiş? Kanunen yetki ve sorumluluk hududunu tayin etmiş. Bir başka devlet kuruluşu eğer bu yetkiye ve sorumluluk hududuna tecavüz ediyorsa hakkını korumak Diyanet İşleri Başkanlığı’na düşer.






Hamdi MERT:
O zaman bize verilen o yetkiyi, Diyanet Kanununa konulan o yetkiyi TRT Kanununa da koymak lazım. TRT Kanununda olmadığı için TRT Diyanet İşleri Başkanlığı Kanunundaki o yetkiyle kendisini bağımlı saymıyor. TRT Kanunu değiştirilmem

Ahmet GÜRTAŞ:
Ona geleceğim efendim. TRT’nin dinî yayınlarına baktığımız zaman. Diyanet İşleri Başkanlığının bu konudaki tedirginliğine, serzenişine katılmamak mümkün değil. Şunu belirtmek istiyorum: Mesela; Türkiye’de tabip yetiştirme yetkisi ve görevi üniversiteler içerisinde tıp fakültelerine verilmiştir. Onlar doktor yetiştirir ve fakat op fakülteleri kalkıp da "Türkiye’nin sağlık politikasını yönetecek yönlendirecek olan biziz" diye böyle bir yetkiye talip olmaz, böyle bir sorumluluğu üstlenmeye kalkmaz. O, tıp alanında, sağlık alanında hizmet verecek elemanı yetiştirir; ama bu hizmetin politikasını yapma işi, planlamasını yapma ve yürütme işi devletin bir başka kuruluşuna aittir. Kime?.. Sağlık Bakanlığına. Tıp fakültesinden mezun olan elamanı alır Sağlık Bakanlığı, Türkiye şartla rina göre kendisinin tespit etmiş olduğu bir hizmet politikası çerçevesinde bu elemanı istihdam eder.
İmam-hatip okulları kanalıyla Millî Eğitim Bakanlığı, ilahiyat kanalıyla da üniversiteler din hizmeti alanında hizmet verecek elemanı yetiştirir. İmam-hatip olacak kimseyi yetiştirir, müftüyü yetiştirir, vaiz olacak elemanı yetiştirir-, ama, bunların hizmete sokulması, hizmet politikasının tayin edilmesi Diyanet İşleri Başkanlığına ait bir yetkidir. Onu orası planlar. Bu çerçeve içerisinde yine TRT Türkiye’de yayın görevine ve hakkına, sorumluluğuna, yetkisine sahip bir kuruluştur. Onların yayın prensipleri var, tamam; ama. istiklalinden, bu özgürlüğünden, yani özerk bir kuruluş oluşundan kendi tabiriyle söyleyelim bilistifade kendisine kanunun vermediği yetkiyi ve sorumluluğu kullanamaz ve üstlenemez. Üstlenmemesi ve kullanmaması lâzım gelir. Eğer TRT din yayını yapacaksa bunu Diyanet İşleri Başkanlığı ile işbirliği yapmak suretiyle yürütmek mecburiyetindedir. Yani, işbirliği meselesi önemli. Yani şimdi, TRT’nin dinî yayınlarında hizmet veren arkadaşlarımız hakikaten kendilerini takdir edeceğimiz arkadaşlarımızdır. Sayın Hocamız Orhan Beyi zaman zaman TRT’nin o programlarında seyretmişizdir, Ruhi Bey Hocamızı o programda seyretmişsinizdir. Keza, İlahiyat Fakültelerinin güzide elemanları, Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilatında görev yapan mümtaz arkadaşlarımız bu hizmetlerde zaman zaman görev almaktadırlar; ama, bu görev alışın şekli tamamen TRT’nin kendi yetkisi ve insiyatifi içerisinde. Hangi konuyu tespit ederse ve bu konu için kimi seçerse o tarzda yürütülmektedir. Halbuki, bir de TRT’nin yayınladığı eğitim programları vardır. Bu eğitim programlarında TRT Millî Eğitim Bakanlığı ile işbirliği yapıyor. Ne demek işbirliği?.. Millî Eğitim Bakanlığı programı hazırlıyor, Millî Eğitim ilkeleri ve amaçları açısından programı denetliyor, yayınlanmak üzere TRT ye veriyor, TRT Millî Eği-timden gelen programı yayınlıyor. Dinî yayınlarda da aynısı olması icap eder ve Diyanet İşleri Başkanlığı ile TRT dinî yayınlar konusunda, kanunî bir mecburiyet olarak, işbirliği yapmak suretiyle programını Diyanet hazırlar, TRT’de bunu yayınlar. Yani, bunun sağlanması icap eder. Geçirdiğimiz yıllar bu işbirliğini sağlamaya yetmemiştir-, ancak, zaman zaman şahısların tutumlarına bağlı olarak yardımlaşma söz konusudur. Yani, mesele, hizmetin müesseseleşmesi, hizmetin kurumlaşması, şahısların takdirine bağlı olmaksızın müşahhas halde kim gelirse gelsin değişmez prensiplere oturtulması meselesidir. Yoksa, şu şahıs, bu şahıs meselesi değildir. Bugün ben gelirim bugün benim takdirime bağlı olarak iyi olur veya kötü olur, yarın bir başkası gelir başka olur. Böyle olmamalıdır. İş, objektif prensiplere bağlanmak suretiyle hizmet müesseseleştirilmiş olmalıdır. TRT konusunda, TRT’nin din eğitimi konusunda öze dönük ola-rak söyleyeceğimiz budur.
Bir de programların muhtevası var ki, onlar ayrı bir âlem. Programın eğitici olması lâzım, pedagojik olması lâzım. Bu da belli bir bütünlük içerisinde konuların ele alınmasına bağlıdır. Aklınıza estiği zaman, aklınıza esen program yaparsanız bunun eğitici tarafı olmaz. Elbette bazı önemli günler, haftalar, şunlar, bunlar için özel günler tertip edilebilir; ama, yapılan programların birbirini tamamlayıcı, birbirini bütünleyici nitelikte olması lâzım gelir, dinleyiciye bir şey vermesi lâzım gelir ve esas dinî yayın konusunda söylemek istediğim bir husus şudur: Dinî yayın deyince bugünkü yapılan uygulamasıyla bir "İnanç Dünyası Programı", ikinci kanalda yayınlanan bir "İslam ve Toplum Programı "nı hatırlamak yanlış. Yani, din programı bundan ibaret değildir. Din eğitimi ve dinî konuda toplumu aydınlatma söz konusu olduğu zaman bütün yayınların bu esasa göre yönlendirilmesi icap eder. Haftada bir 10 dakika veya 15 dakika dinî yayın adı altında konferans gibi, takipçisi, seyircisi gayet az, cazibesi gayet eksik, noksan, dinleyenin belki kapatmaya yeltendiği bir program yaparak din eğitimi yapağını zannetmek yanlıştır, eksiktir. Bir taraftan 10 dakikalık bir yayınla din eğitimi verdiğimizi zannediyoruz, öbür taraftan, bunun dışındaki, bütün programlarda bu programda verdiğinize aykırı yayın yapıyorsunuz. Bu eğitimcilik değildir. Eğitimde programların birbirini bütünlemesi icap eder. Mesela; besmelenin fazileti konusunda oturup 10 dakikalık konferans çekmek bir şey ifade etmez; ama, siz bir film çeviriyorsunuz o filmde evinden çıkarken, evine girerken, işine başlarken, sofraya otururken eğer çocuğuna, babasına, annesine besmele çektirebiliyorsanız sizin yarım saat besmelenin fazileti hakkında vereceğiniz konferanstan çok daha müessirdir o. Dikkat edin yabancı kaynaklı dizilere, onlar dini eğitimlerini bu tarzda veriyorlar. Bir "Küçük Ev" dizisini hatırlayın, benzeri dizileri hatırlayın. Nasıl dini mües-seselerini onore ediyorlar, nasıl din adamlarını onore ediyorlar. Mesela; bir kilisede icra edilen bir ayinin nakline dikkat edin. Dini açıdan tetkik ettiğiniz zaman bir hata bulamazsınız; ama, gelin bizim Türk filmleri içerisinde bir mevlid sahnesine, bir namaz sahnesine, ne secdeye varışı secdedir, ne selâm verişi selâmdır, ne selavatı selavat-ur, ağzına harf sığmaz. (Alkışlar) Yani, bu programcılıkla, bu eğitimcilikle din eğitimi yapıldığı zannediyorsa bu, kendi kendimizi al-datmaktan başka bir şey değildir. TRT’nin bir yayın prensibi vardır, dinin de kendine göre bir prensibi vardır. Türkiye’deki yayının, eğitimin bu prensipler açısından da değerlendirilmesine ihtiyaç var. Eğer hakikaten din eğitimini fantazi veya angarya değil ya da mecburen çekilmiş bir yük olarak değil de milletin, ferdin, vatanın ihtiyacı olan bir hizmeti olarak görüyorsak bu açıdan meseleye bakmak ve buna göre bir düzenlemeye gitmek mecburiyetindeyiz, hem muhteva hem mevzuat açısından. Özür dilerim, ben sözümün başlangıcında dedim, bu konular birkaç dakika içerisinde ifade edilecek hususlar değildir. Tabiî o birkaç dakika içerisinde söylenecek tarafları var, oraya sığmayacak tarafları var.
Onun için. ben dedim ki, bu başlangıcın devam etmesi lâzım. İlerdeki tarihlerde eğer bu konular daha ayrıntılı ele alınacak olursa problemler daha detaylı deşilir, çözüm yollan da ona göre bulunur.


SONUÇ

Hamdi MERT:
Sn. Gürtaş’a teşekkür ediyorum. şimdi konuşmacıların sundukları mesajları kısaca özetle-mek istiyorum:
Sayın Prof Dr. Orhan karmış hocamız, "din eğitim Öğretimi Türkiye’nin, dünyanın bugünkü şartlarında yeniden yeni düzenlemelerle ele alınmalıdır" dedi. Bunun için Batıyı da örnek gösterdi, Türkiye’nin bugün geldiği noktayı da anlattı, "Kendimizi küçümsemeyelim" dedi, "iyi noktadayız. Bu iyilikleri geliştirelim, bu iyiliklere layık olalım" diye de ilâve etti.
Sayın Genel Müdürümüz Halil hay7t Beyefendi, İmam-hatip Liselerinin mübarek, devamlı, peygamber mesleğini temsil eden müesseseler olduğunu ifade etti ve kıyamete kadar yaşayacağını da belirtti, inşallah yaşayacak diyoruz.
İki soru sormuştum:
İmam-Hatip Lisesi mezunlarının Diyanet’e intisap durumları nedir, din adamı olma ehliyetleri nedir diye, cevabını aldım, iyidir, olabileceğin en iyisidir. Şunu ifade edelim: Sayın Genel Müdür "İmam-Hatip Liseleri Türkiye’nin, millet irfanının, millet imanının, millet mis-yonunun temsilcisidir" dedi. Ben de kendisine samimi kanaatimi ifade ederek söylüyorum; kendileri de İmam-Hatip Liseleri hizmetlerinin teminatıdır. Kendisine teşekkür ediyorum.
sayın Prof. Dr. E. Ruhi Fığlalı Hocamız, ilahiyat Fakültelerinin kamuoyu nezdindeki misyonunu anlattı, güzel anlattı. Din müessesesinin insanlık için vazgeçilmez yerini ifade etti. Türk milletinin nasıl yükseldiğini, "Ki, dinle yükseldik" dedi. Türk Milletinin niçin gerilediğini, "Ki, dine lakayt kaldığımız için geriledik" dedi. İmam-Hatip Liselerinin bu çizgideki yerini, rolünü fonksiyonunu anlattı; ilahiyat Fakültelerinin geliştirilmesini istedi; nasıl geliştirileceğini de ifade etti.
Sayın Ahmet Gürtaş" Hükümet olarak, devlet olarak ne yapılıyor?" sorusuna çok güzel cevap verdi.
"Millet işine sahip çıksın" dedi. iyi dedi. gerçekten iyi dedi. biz de katılıyoruz, sahip çıkalım. Devlet nedir?.» Sizin, yani milletin şahs-ı manevisidir. hükümet nedir?.. Sizin, yani milletin temsilcileridir. Öyle ise şahsı manevinizi, sizi temsil edenleri takip edin, iyi yönlendirin, iyiye yönlendirin. Hocamızın mesajı bu, katılıyoruz. (Alkışlar) Nedeni.. Millet iyi olursa, yetişkin olursa devlet te iyi olur. Millet iyi olursa devlet de ona ters düşmez, devlet-millet uyum halinde olur. Hocama Diyanete siz neyi veriyorsunuz dedim, o da nezaketle şunu şunu verdik demedi: Ben ifade edeyim. Devlet, Diyanete hakikaten çok güzel imkânlar vermiştir, veriyor. Diyanet işleri Başkanlığının kadro imkanları bugün birçok bakanlıkların önündedir. Bu bir.
İkincisi; Diyanet İşleri Başkanlığının bütçesi de diğer bazı bakanlıkların önündedir.
Bunları şükran-ı nimet, takdis-i nimet olarak söylüyorum. Sn. Gürtaş’ın en doğru, çok doğru bir sözü de şu oldu: TRT deki hatada yarım saatlik, 15 dakikalık, 20 dakikalık, siz onu bir saatlik, iki saatlik yapın; değişmez- dinî yayınlarla sakın yetinmeyin. TRT’de dinî yayın yapılıyor, daha iyi program yapalım, ama genel yayınlarda şu Amerikan filmleri; Brezilya dizileri; nikâhsız yaşamayı, çok erkekli yaşamayı, telkin eden yayınlar sürdükçe genel yayın saatinden fazla dini yayın yapsanız gene hiçbir yere varamazsınız. Genel yayınları düzeltiniz... onu söyledi. "Dini yayınlarla genel yayınlar paralel olmalıdır" dedi. İnşallah öyle olacak.
Efendim, gerçekten güzel bir program oldu. şimdi şurada karşımızda Eskişehir ve çevresinin nezih insanlarını görüyorum. Bursalılar var. Ankara’dan gelenler var. Din Öğretimi Genel Müdürümüzün kurmay heyeti var. Üniversite mensupları var. Evlatlar var, boalar var, nezih, yetişmiş iyi dinleyen, alıcı bir dinleyici karşısında kendimizi gerçekten mutlu hissettik. Türkiye’nin en seçkin hocaları burada Eskişehir’i niçin tebrik ediyorum; şu sahneyi, şu töreni, şu saatleri, şu mutluluğu bize yaşattılar. Allah razı olsun ve Türkiye’de 40. yıl törenleri yapılacak, Edirne’den Hakkari’ye kadar yapılacak.
İşte, ilki burada yapılıyor. Eskişehir buna lâyıkmış. Niçin lâyıkmış?.. Şurada bir Uludere Köyü var. Uludere Köyünde Osmanlı ceddimizin kurucusu, gerçek kurucusu, Şeyh Edebali’nin dergâhı var. Eskişehir hakikaten o şeyh Edebali ruhaniyetini, maneviyatını halen temsil ediyor. Ediyor ki, şu ilki bize yaşattılar..
İmam-Hatip Liseleri, Diyanet işleri Başkanlığı olarak bizim başımızın tacı, gönlümüzün tahtı. İmam-Hatip Liseleri olmazsa daktilo memuru da olmaz bizde. Daktilo memurundan masada oturan sıradan memuruna; kalifiye memuruna, cami görevlisine; imam-hatibine, müezzin- kayyımına-, Kuran kursu öğreticisine, vaizine ve müftüsüne kadar bütün Diyanet kadroları bu okul mezunları ile doludur.
Sayın Genel Müdür "Kıyamete kadar yaşayacak" dedi. İnşallah bu müesseseler yaşayacaktır. Hiçbir ayırım gözetmeden, ilkokullar da, ortaokullar da bizimdir. Biz diyoruz ki "İmam-Hatip Liseleri de bizimdir."
Efendim, yeniden buluşmak üzere, daha iyi günlerde, nice 40. yıllarda buluşmak üzere hepinizi Allah’a emanet ediyorum.