Makale

DİNİMİZİN EĞİTİM-ÖĞRETİME VERDİĞİ ÖNEM

ŞÜKRÜ ÖZBUGDAY / Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

DİNİMİZİN EĞİTİM-ÖĞRETİME VERDİĞİ ÖNEM

İnsanların dünyaya gelişi sebepsiz değildir. Yaradılışın gayesi; -insanın önce kendisini yoktan var eden ve sonra yine kendisine döndürecek olan- Allah’a inanması, O’nu bilmesi ve O’nun emir ve yasaklarına uyarak dünyada mutluluğu, ebedî hayatta da huzuru tatmak için çalışmasıdır,
İnsanın bu gayeyi hedef seçerek yaşaması ise-, onun her şeyden önce hak ve sorumluluklarının şuuruna varacak ciddi bir eğitim alması ile mümkün olabilir. İşte bunun için İslâm’da ilk emir “Oku” şeklinde gelmiş; böylece daha başlangıçta Hz. Peygamber (s.a.s.)’e gelen ilk vahiy ile okumak emredilmiş ve insanın bilmediğini öğrenirken istifade ettiği kalemden bahsedilmiştir.1
Cehaletin yaygın olduğu ve okuma yazmaya hiç ilgi gösterilmediği, eğitim ve öğretimin aileden çocuklara taklitle intikalinin çerçevesi dışına çıkamadığı bir toplumda, yeni dinin bu ilk emirleri ile, bu konuda inkılâp diyebileceğimiz bir değişmenin olduğuna işaret edilmiştir. Bu bakımdan tarihin izâhı zor hadiselerinden biri olarak kabul edilen, İslâm’ın başlangıçta gösterdiği çok hızlı gelişmesini, büyük çapta Hz. Peygamber (s.a.s.)’in ilme, insan terbiyesine, eğitim ve öğretime verdiği önemde aramak icabe- der.2
İslâm cehâlete karşı savaş açmıştır. İslâm’ın en büyük düşmanı cehâlettir. Onun için İslâm öncesi Arap sosyal hayatına câhiliyye ismi verilmiştir. İslâm, câhiliyye dönemine son vererek ilim ve irfan çağını açmış, ümmiliği yok etmek için mücadeleye girişmiş, okur-yazar sayısını artırmak için tedbirler almıştır. Fidye vererek, hürriyetlerine kavuşamayacak durumda olan Bedir Savaşı esirleri, on müslümana okuma-yazma öğretmeleri karşılığında serbest bırakılmışlardı. Böylece İslâm, savaş halinde olduğu putperestlerin müslümanlara öğretmenlik yapmalarını bile kabul etmiştir.3
Hz. Peygamber (s.a.s.), toplumun eğitimine ve eğitimin yaygınlaştırılmasına bilhassa önem vermiştir, çünkü yeni nizamın başarısı önce toplum fertlerinin onu öğrenmesine, esasları ışığında eğitilmesine bağlıydı. Bu sebeple O, kendisinden öğrenilenlerin başkalarına da öğretilmesini emir ve tavsiye ederdi. Bu hususa işaret eden bazı hadisler şöyledir:
“Benden bir ayet bile öğrenseniz, onu başkalarına da öğretiniz.”,4
“Burada bulunanlarınız, benden işittiklerini, bulunmayanlarınıza duyursun. Olur ki, burada bulunan bir kimse, işittiğini, kendisinden daha akıllı birisine ulaştırmış bulunur." ,5
"Sizden birinize bildiği bir şey sorulduğunda onu derhal söylesin."6
Bu hadislerden anlaşılıyor ki, Hz. Peygamber, kendisinden öğrenilenlerin toplum içinde yayılmasını tavsiye etmektedir. Eğitim ve öğretim bu sayede yaygın hale gelmiş, onun bu teşvik ve tavsiyeleri, beklenen sonucu vermekte gecikmemiş, daha Hz. Peygamber devrinde eğitim- öğretim bariz bir şekilde yaygın hale gelmiştir. Yine bu sayede İslâm âleminde hadis, tefsir, fıkıh ve kelâm gibi birçok ilim dalları meydana gelmiş, eski medeniyet mensuplarının kurdukları birçok ilimler de Arapça’ya tercüme edilerek geliştirilmiştir. Büyük İslâm medeniyetinin temeli bu ilimler olmuştur. Daha İslâm’ın ilk devirlerinde astronomi, hesap, ferâiz, tıp, antropoloji gibi müsbet ilimlerin öğrenilmesi teşvik edilmiştir.
İlim, âlim, öğrenme, öğrenci Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i şeriflerde yüceltilmiştir. Al-i İmrân Suresi 18. ayette Allah ve meleklerden sonra üçüncü sırada alimler zikredilerek şöyle buyurulmuştun "Allah, melekler ve adaleti yerine getiren ilim sahiplen, O’ndan başka tanrı olmadığına şahitlik etmişlerdir..."
Diğer bazı ayetlerde, bilginlerin derecelerinin yükseltildiği 7”, bilenlerle bilmeyenlerin hiçbir zaman aynı olamayacağı8’, gerçek anlamda Allah’tan korkanların bilginler olduğu, 9 verilen misallerden ancak bilginlerin ibret alacağı10 ifade edilmektedir.
Hadislerde de; ilim öğrenmek, ibadetten üstün sayılmış ibadete gösterilen önemin, öğretimde de gösterilmesi istenmiş, alimlerin kalemlerinden akan mürekkebin, şehitlerin kanlarına eşit olduğu "12, ilim tahsil ederken ölen bir kimse ile Peygamberler arasında Allah katında sadece bir derece fark bulunduğu 13 vurgulanmıştır.
Hz. Peygamber (s.a.s.)-, alimleri peygamberlerin vârisleri kabul etmiş "14, öğrenenin de, öğretenin de ecir ve mükâfaatta eşit paylara sahip olacağını "15 ve insanların en hayırlıları sayılacağını "16 belirtmiştir. Hatta başlangıçta maddî bir karşılık bekleyerek ilim öğretmek ayıplanmıştır.
Yine Hz. Peygamber (s.a.s.), erkek olsun, kadın olsun bütün toplum fertlerinin öğretim ve eğitimine özel bir önem vermiş ve böylece her fert, eğitim-öğretimden nasibini almıştır. Ayrıca yeni müslüman olmuş kabilelere öğretmenler gönderilmiştir.18
İlim ve fenler aklî seviyeyi geliştirdiği için İslâm, ilmi bütün müslümanlara farz kılmıştır, herkesi bununla mükellef tutmuştur. İslâm’da eğitim-öğretim, bir mecburiyettir. Câhilin sorması ve öğrenmesi, âlimin öğretmesi ve bildiğini söylemesi görevidir. İslâm’a göre bilenin ilmini esirgemesi ve câhile bildiğini söylememesi (ilmi ketmetmek) yasaklanmıştır.(19)
Bugün toplumlarda eğitim-öğretim toplumsal meselelerin başında geldiği gibi, insana ve insanın yetişmesine verilen önem de; eğitim-öğretime verilen önemle birlikte İncelenmektedir. Ekonomik faaliyetlerin ve teknolojinin öne çıkarılması, insanın ve insanın eğitilmesi konusunun önemini azaltamamıştır. Tam tersine bütün toplumlarda yetişmiş ve verimli personel ihtiyacı, eğitim-öğretimin gerekliliğini daha kuvvetli olarak ortaya koymuştur.
Eğitim, yetişkin neslin bir plân ve gayeye göre yetişmekte olan nesillerin gelişmesini sağlamak için yaptığı çalışmalardır. Bu anlamda eğitim "ruhu ve karakteri yapıyor, ferde ve millete bütün değerleri öğretiyor” demektir. Bir milletin yaşayış ve düşünüşüne ait bütün değerlerini, tarih içinde nesillerden nesillere geliştirerek aktarmak için yaptığı birçok faaliyet vardır ki, bunun hepsine birden eğitim faaliyeti denilmektedir. Eğitim, nesiller arasındaki anlayış yakınlığını ve ahengini koruyarak tarih boyunca millî şuurun devamını ve gelişmesini hedef alır. Böylece nesiller arasında dayanışmanın ve güç birliğinin ortaya çıkmasına yardımcı olur.
Eğitim, her neslin kendinden sonra gelecek olanlara, o güne kadar ulaşılmış gelişme merhalesini korumak ve yükseltmek niteliğini kazandırmak amacıyla verdiği kültürdür.
Yine eğitim, kuşaktan kuşağa, toplumdan topluma, bireyden bireye sosyal yönden geçen davranışın öğrenilmiş şekillerinden ibâret olan kültürün nakil sürecidir.
Bu bakımdan eğitim, fert açısından, insanın iç dinamizmine yardımcı olmaktadır. Her canlı gibi yaşama mücadelesi veren insanoğlu, bu mücadelesinde en büyük desteği eğitimle kazanmaktadır.
Eğitim olmadığı takdirde, çağların biriktirmiş olduğu kültür ve medeniyet mîrası kaybolurdu. Demek oluyor ki toplumun bekası ve gelişmesi eğitime bağlıdır. Eğer her nesil, hayat tecrübesini tek başına sürdürmek zorunda kalarak, kendinden önceki nesillerin kültür mirasına sahip olmasa idi, hiçbir zihnî, sosyal ve teknik gelişmeden söz edilemezdi. Herhalde insanlık bugünkü seviyesinde olamaz, çok ilkel bir hayat sürmek zorunda kalırdı. İnsanlık, kendinden önce yaşamış atalarının bıraktığı yerden devam etmekte, onların her alanda ulaştığı bilgi ve becerileri eğitim yoluyla öğrenmekte, kendisi de birşeyler ilave ederek çocuklarına aktarmaktadır.
İşte ilk çağlardan beri devam edip gelen bu eğitim faaliyetleri sonucudur ki, her konuda gelişmeler olmaktadır. Bütün insanlığın medeniyet alanındaki gelişmesi böyle olduğu gibi, her milletin millî bekası da buna bağlıdır.
Eğitimde hem bilgi hem de davranış söz konusudur. Eğitimde zihin ve irade birlikte faaliyet göstermek durumundadır. Eğitimde bildiklerini yapabilme gücünü göstermek, içten gelerek benimsemek yerine getirebilme alışkanlığı ya da becerikliliğini kazanmış olmak esastır. Öğretimde ise yalnız bilebilmek esastır. Buna göre öğretim için yalnız zihni faaliyet yeterli olurken, eğitim için ise bütün ruh ve beden kabiliyetlerinin birlikte uyum içinde faaliyet göstermesi esastır.
Eğitimcilere göre, "öğretimsiz bir eğitim tasarlanmadığı gibi, tersine olarak, eğitmeyen bir öğretim de olmaz.” Eğitim yönü dikkate alınmadan yapılacak bir eğitimle, kişilerin bilgi seviyesi yükseltilebilir, ancak kendisine, topluma, içinde yaşadığı milletin değerlerine severek bağlı olabilir mi? İşte bu konuda her zaman müsbet cevap vermek mümkün olamıyor. Bilgi ile davranış arasında zorunlu bir ilişki olsaydı, her öğrenim gören kimsenin kendine ve toplumuna yararlı bir insan olması gerekirdi. Alkolün zararını iyi bilenlerin hiç birinin, alkol kullanmaması; dedikodunun haram olduğunu iyi bilenlerin dedikodu yapmaması gerekirdi. Bu misalleri çoğaltmak mümkündür. O halde öğretim tek başına yeterli olmamaktadır. Ancak öğretimle millî eğitim desteklenmelidir.20
Nitekim eğitim-öğretim faaliyetlerinin iki yönlü amacı vardır. Bunlardan biri insana sahip olduğu bütün kabiliyetleri ile birlikte gelişebileceği bir ortam sağlamaktır. Diğeri onu, içinde bulunduğu topluma uyum sağlayan, iyi vatandaş olarak yetiştirmektir. Kısacası amaç bir yönü ile insanın kendisine, bir yönü ile de topluma dönüktür. Bunlar birbirini tamamlamak durumundadır.
Konusu insan olması itibariyle eğitim, insanda istenilen yönde davranış geliştirme faaliyeti veya insanlık idealine uygun insan yetiştirme faaliyetidir. Kendi içinde dengeli, toplum içinde uyumlu ve faydalı olan, arzu edilen insanın yetiştirilmesidir.
Eğitim insan için varsa ve insanı eğitimsiz düşünmek mümkün değilse, din eğitimini de eğitimden ayırmak mümkün değildir. Çünkü din duygusu, yok sayılması, veya kendi haline terkedilmesi mümkün olmayan, insanın doğuştan getirdiği bir duygudur ve eğitimin de amacı, insanın doğuştan getirdiği yeteneklerini sıra ile değil, birlikte ele alarak doyurmak ve geliştirmektir.
Ferdin ve toplumun gelişmesi için, insanın maddî ve manevî cepheleriyle bir bütün halinde eğitilmesi gerekmektedir. Kişinin benliğinde bu denge kurulmadığı takdirde, yani sadece bedenî kuvvetler geliştirilip, ruhî kuvvetler ihmal edildiği takdirde, bu tek yönlü ve eksik eğitimden mutaassıp insan yetişir. Ne adına olursa olsun, taassuptan da sadece zarar ve gerilik doğar. İnsanlık tarihinin değişik dönemlerinde bunun acı örneklerini görmek mümkündür. Nitekim ortaçağ Avrupasında müsbet ilmin gelişmesine, din adına engel olunması dinî bir taassubun sonucu idi. Buna mukabil, aklın da, müsbet ilim alanında kazandığı başarılardan dolayı mağrur olarak kafa tutması da bir taassup oldu. İşte bu her iki taassup, insanı madde ve mânâsıyla bir bütün olarak kavrayamayan, onun her iki yönünü birlikte alarak doyurup geliştiremeyen, onu tek yönlü ele alıp, diğer yönünü ihmal eden eksik ve yanlış bir insan ve eğitim anlayışının acı meyvesi idi.(2"
İsveçli eğitimci Pastelozzi (1827) der ki: “Bilgi elde etmek, ilmi kazanmak eğitimin amacı değildir. Bilgi, ruhi kuvvetlerin elverişli olarak geliştirilmesine yarayan bir vasıtadır." Aynı eğitimciye göre, çocukları yetiştirmede, ahlâk eğitimi her şeyden üstün tutulmalıdır; bu yapılmayınca, insanın bilgisi ruhun doğru yoldan sapmasına, bu da insanın perişanlığına sebep olmaktadır.
Kınalızâde Ali Efendi’ye (1510-1572) göre insanın olgunluğu, bilgi ve ahlâki davranışına bağlıdır. Bilgisini öğretimle yükseltirken, davranışlarını da, hayır ve saadet yolunda eğitimle geliştirmesini bilmelidir. Böylece marifet ve fazilete birlikte yönelmelidir ki, muvaffak ve mesud olabilsin.
Mehmet Akif, gençliğe "Asım’ın" şahsında yol gösterirken, iki kudrete önem verilmesini tavsiye eder ve milletin özellikle yetişmekte olan nesillerine bu yönde rehberliğin önemine işaret eder. Bunlar-, marifet (ilim, bilgi, teknik, sanat, her konuda ustalık ve hüner) ve fazilet (iyi huy, iyi ahlâk ve yüksek meziyetlerdir, tutarlı kişilik) tir. Çünkü, marifet, halkı müreffeh kılacak bütün maddi imkânların, memleketin hayrını ve kalkınmasını temin edecek, fazilet ise bunu tamamlayacaktır.1221
Akif bu konuda, mısralarında şöyle den Çünkü milletlerin ikbâli için evladım Ma rifet bir de fazilet... iki kudret lâzım.
Ma rifet ilkin ahâliye saadet verecek Bütün esbabı taşır; sonra fazilet gelerek,
O birikmiş duran esbabı alır, memleketin Hayr-ı ilâsına tahsis ile sarfetmek için Ma rifet kudreti olmazsa bir ümmette eğer,
Tek faziletle teâli edemez, za’fa düşer iptidailiğe mahsus olan avare sükûn,
Çöker asabına. Artık o da bundan memnun!1231
Eğer bir millette yok ise, ilmin ve tekniğin öğretimi yeterince yapılmıyorsa, o millet sadece fazilet (iyi ahlâk) ile yükselemez, zayıf düşer. Böyle bir milletin fertleri belki iyi insanlar olabilirler, fakat ilim ve teknikten mahrum olmaları halinde onların bu iyiliği miskin bir vaziyette, değişen ve gelişen şartlara intibakına engel teşkil eder.
Bir de bunun aksi olabilin Bir millette ilim ve teknik öğretim yeterince olur, fakat ahlâk eğitimi olmaz ise işte bu hal o millet için ölçülemeyecek kadar büyük felâkettir. Yalnız başına maddi ilimlere ve onun öğretimine dayanarak milletlerin yükselişi ve saadeti sağlanamaz.
Akif, bu hâkikati de şöyle dile getirir:
Ma rifet farz edelim, var da, fazilet mefkûd,
Bir felâket ki cemaatler için, nâ-mahdûd.
Beşerin ruhunu tesmim edecek karha budur;
Ne musibettir o, tâunlara rahmet okutur!12,1
Dünyanın gelişmiş milletleri hangi ölçüde bir müsbet ilim ve teknik öğretimi yapıyorsa o seviyede bir öğretim yapılmalıdır. Bunun yanısıra fazilet ve ahlâkî davranışlar, dinimizin getirdiği değerlerden alınarak eğitimle, yetişmekte olan nesillere kazandırılmalıdır.
İşte böyle bir eğitim-öğretim sonucu, bilgili ve faziletli gençler yetişecektir. Bu gençlerin omuzunda memleket her alanda kalkınacaktır.
1998-1999 Eğitim-öğretim yılının bütün eğitim kurumlan için başarılı geçmesini dilerken, yazımı yine Akifin şu mısralarıyla bitirmek istiyorum:
Şimdi, sen bizdeki kudretleri eşsen bir bir,
Göreceksin ki-, bu millette fazilet en uzun,
En derin köklere yaslanmada; hem sonra onun,
Bir mübarek suyu var, hiç kurumaz: "Din-i mübin.” Hâdisât etmesin oğlum, seni asla bedbîn...
Bu cihetten, hani hiç yılmasın, oğlum, gözünüz-, Sadece Garb’ın, yalnız ilmine dönsün yüzünüz. O çocuklarla beraber gece gündüz, didinin-, Giden üç yüz senelik ilmi sık elden edinin!
Fen diyarında sızan nâmütenahi pınarı,
Hem için, hem getirin yurda o nâfi’ suları.
Aynı menbaları ihyâ için artık burada,
Kafanız işlesin, oğlum, kanal olsun arada. 25

(1) Alak, 1-5.
(2) Mehmet TÜTÜNCÜ; Kur’an ve Hadislerde Eğitim Esasları (Makale), Diya
net İlmi Dergi, Cilt 20, Sayi:4, Sh:4l.
(3) Prof. Dr. Süleyman ULUDAĞ, İslam’da Emir ve Yasakların Hikmeti, T.D.V.
Yayını, Ankara 1989, Sh.150-151.
(4) Buhâri, ilim, 26.
(5) Buhâri, ilim, 9.
(6) Tirmizi, Tefsir, 1.
(7) Mücadele, 11.
(8) Zümer, 9.
(9) Fatır, 28.
(10) Ankebut, 43.
(11) Buhari, İlim, 10.
(12) ibn-i Abdilber, Cami’u Beyan’il-İlm, Sh.33.
(13) A.g.e., Sh.126.
(14) Buhâri, İlim, 10.
(15) ibn-i Mâce, Mukaddime, 17.
(16) Darîmî, Mukaddime, 25.
(17) Buhâri, Icâre, 16.
(18) Prof. Dr. Muhammet Hamidullah, İslam Peygamberi, Tere. M. Said MUTLU, İSL 1966, C.1, Sh.100 vd.
(19) Bakara, 146, Al-i İmrân, 187, Nisa, 37
(20) Yrd. Doç. Dr. Halis AYHAN, Din Eğitimi ve Öğretimi, D.İ.B. Yayını, Ankara 1988, Sh. 37,38,39,40,48,49.
(21) Dr. Ahmet GÜRTAŞ-, Atatürk ve Din Eğitimi, Basılmamış Doktora Tezi, Konya, 1993, Sh. 13-14.
(22) AYHAN, a.g.e„ Sh. 49-51.
(23) M. Akif ERSOY, Safâhat, İstanbul 1975, Sh. 442.
(24) A.g.e., Sh. 442.
(25) A.g.e., Sh. 443.