Makale

21. YÜZYIL NELERE GEBE?

AMERİKA’DAN MEKTUP

Dr. Abdübaki KESKİN

21. YÜZYIL NELERE GEBE?

GEREK kültür, "gerek felsefe bakımından çoğulcu, "pluralıstıc" toplumun temelini oluşturan ve Endüstri Devriminin gerçekleşmesini sağlayan ondokuzuncu yüzyıl, modern dünyanın doğuşunda da, önemli bir zaman periyodu olarak bilinmektedir.
Teknolojik boyutu ağırlıklı, yirminci yüzyıl ise, bundan 75 sene kadar önce, insanlığa, kurtuluş reçetesi gibi sunulan, Marksist Felsefenin yıkıldığı bir yüzyıl o-larak tarihe gömülmek üzeredir.
Nobel ödülü sahibi, Fransız Andre Malraux’ya göre, yırmibirinci yüzyıl da, azınlıklar yüzyılı olacaktır. Bu zata göre, tüm dünyada, özellikle, Afrikada, Asyada, Doğu Avrupada, etnik ihtilaflar, gün geçtikçe büyümekte ve Milli Devlet konsepti zayıflamaktadır..
Yirmibirinci yüzyıla girerken, dünyada, Milli Devlet fikrini aşındıran olayların giderek derinleştiği, yaygınlaştığı ve hatta, şiddete dönüşme istidadı gösterdiği, doğru bir tesbittir.
Ancak, bu olayları, sadece bir etnik yapı meselesi, bir azınlık sorunu, hatta bir ekonomik problem gibi görmek, kanaatımızca, meseleyi basite irca etmektir.
Zira, bugün parçalanmakta olduğunu gördüğümüz ülkelerden Sovyetlerin birliğini bir süre koruyan Komünizm; Yugoslavya’nın birliğini ayakta tutan Titoizm; Hindistan’ın birliğini muhafaza eden Laisizm-, Kanada-nın beraberliğini sağlayan "Multiculuralism", çoğulcu kültür gibi ideolojilerin, artık, birleştirici birer unsur olmadıkları ortaya çıkmıştır. Mesele, budur..
Son günlerde, Lüksemburg ve Brüksel’de yoğunlaştığına tanık olduğumuz gayretler ise, 350 milyonu aşan nüfusu, büyük ekonomik ve teknolojik gücü, modern savunma imkânları ile, yeni bir birliğin, Avrupa Devletleri Federasyonunun veya Avrupa Birleşik Devletlerinin kuruluşuna yönelik çabalar gibi gözükmektedir.
Ancak, burada da, yine çok önemli olan sorun şudur: Bu yeni, Süper Gücün oturacağı baz ne olacaktır... Müşterek coğrafya mı? Milliyet birliği mi? Kültür birliği mi? Tarih birliği mi? Çıkar birliği mi?
Sosyoloji Biliminin, Milli Devletler için temel saydığı bu unsurlardan hemen hiç biri, ne yalnız başına, ne de ortaklaşa, milletler topluluğunun uzun süre bir arada yaşamaları için artık yeterli olmuyor..
Tasarlanan Avrupa Devletleri Birliği için, akla gelebilecek tek unsur, belki de Hristiyanlıktır. Ancak, bugün yaşanan Hristiyanlık, yüzlere ulaşan mezhep farklılığı, zaman içerisinde değişen ve beşerileşen mahiyeti ile, bu dine inananların bile, üzerinde ittifak edebileceği bağlayıcı ve ortak bir ölçü olmaktan çoktan çıkmıştır.
Şimdi gözler, modern zamanın başarılı devletler birliği gibi kabul edilen Amerika’dadır. Bu birlik nasıl sağlanabilmiştir?
Amerikan vatandaşı için, "Americanısm",yani Amerikalı olma inancı, bu ülkenin bağımsızlık belgesinde, Anayasasında kutsallaştırılmış; "American Dream", yani Amerikan rüyası olarak sloganlaştınlmış-, son iki yüz yıldan beri, dünyanın dört bucağından gelen mil-yonlarca göçmeni heyecanlandıran birleştirici bir duygu, bir ideoloji olduğu belirtiliyor. Bu iddia, belki de doğrudur. Ancak, bugün, bu ülkede, gönüllerin, hâlâ aynı duygu ile çarptığını söylemek yanlıştır.
Zira ülkenin tanınmış bir kısım araştırmacıları tarafından uzun bir süreden beri çalışılarak hazırlanan ve bir kaç hafta önce açıklanan ciddi bir raporda, çoğulcu kültür taraftarlarının ileri sürdükleri bazı görüşler, kıtanın 499 yıllık tarihinde meydana geldiği ileri sürülen bazı olayları ters yüz ederken; çok önemli bazı olayların da, okul programlarına konulmayarak, yeni nesillerden gizlendiği iddialarına sebep olmuştur.
Raporun giriş kısmında, Afrika ve Asya asıllı Amerikalılar ile, yerli Amerikalıların, gerçekleri yansıtmayan böyle bir eğitim programının kurbanı oldukları kaydediliyor.
Amerikan tarihi yazılırken, Ghristopher Colum-bus’tan Dwight Eisenhovver’e kadar bütün beyazlardan uzun uzun ve bıktırıcı bir şekilde bahsedildiği halde, beyaz olmıyan hiç bir Amerikalıdan söz edilmediği ileri sürülüyor..
Diğer taraftan, 1492 de Columbus Amerikaya geldiğinde, bu ülkede binlerce insanın meskûn olduğu, binaenaleyh, adıgeçenin Amerikayı keşfi gibi bir olayın söz konusu olmadığı, Avrupalı kaşifler denilen bu ve benzerlerinin, hattı zatında, bu kıtayı talan ettikleri konusunda suçlanıp suçlanamayacaklarının sorulması isteniyor.
Konunun uzmanlarından Prof. Ali A. Mazrui ve Prof. Albert Schvveitzer, "Holocaust", katliam, cenosit olayının, tarihte sadece Nazilerin, Yahudilere karşı irtikap ettikleri istisnai bir cürüm olmadığını, Avrupa asıllı Amerikalılar tarafından da, yerli (kızıl derili) Amerikalılar ile, Afrika asıllı Amerikalılara karşı işlenilmiş bir vahşet olduğunu belirtiyorlar. (1)
Bugün Amerikada, bu ve benzeri görüşlerle, karşıt görüşler, ihtilafı eyleme dönüştürecek bir biçimde, ü-niversitelerde, basında ve çeşitli mahafilde geniş bir şekilde tartışılmaktadır.
4 Temmuz 1776’da, İngiliz Kralı III. George’un tebaasından 56 kişilik bir heyet. Amerikanın bağımsızlık ve hükümranlığını beyan eden bir belgeyi imzalamışlardı.
Çoğunluğu toprak ağası, tamamı beyaz ve Avrupa asıllı olan bu gruptan Thomas Jefferson, bir taraftan, "İnsanların eşit olarak yaratıldığını.." ilan ederken, bir taraftan da, heyetin diğer üyeleri gibi, bir sürü siyah köleye sahip bulunuyordu.
Amerikan tarihine, çoğulcu kültürü savunanların eleştirici optiği ile bakıldığı zaman, bundan 215 yıl önce, ülkenin bağımsızlığına imza koyanların, insan eşitliği ve insan hakları ile ilgili, çelişkili görüşlerinin, uygulamada farklı formlar alarak, son zamanlara kadar devam ettiğini söylemek mümkün..
Nitekim, bu ülkenin Cumhurbaşkanlarından maktul J.F. Kennedy’nin 1960’larda, halkına hitaben yaptığı bir konuşmada "..Yaşam biçimimizin dayanağı olan insanlığın kardeşliği, sadece bir hedef değil, bir şarttır..." derken bile, Amerika Birleşik devletlerinde, siyahların ^ çocukları, beyazların çocuklarının gittiği okullara sokulmuyor, trenlerde, otobüslerde, beyazların oturdukları yerlere siyahlar oturtulmuyor, siyahlarla beyazlar aynı lokantalara kabul edilmiyor, hatta kiliseler bile, siyahların ve beyazların kiliseleri olarak ayrılmış bulunuyordu..
O halde, insanlık için, gerçekten başarılı, kalıcı ve evrensel bir birliğin temel karakteristiği nedir?
Şüphesiz, bu karakteristik, insanları, sadece insan değil, aynı zamanda kardeş sayan, adaleti mülkün temeli kabul eden, üstünlüğü, ilahi ölçülere uymakta gören, yaratılanları, Yaratan’dan ötürü seven, elimizi uzattığımızda tutabileceğimiz kadar yakın, kopmaya-cak kadar sağlam değerler bütünüdür.
Bu temele oturmayan birlikler, eninde sonunda yıkılmaya mahkûmdur.
Konuya İslâm Âlemi açısından bakıldığı zaman, görülen manzara ve çekilen sancının çok daha farklı olduğu anlaşılıyor.
Bugün, dünya nüfusunun beşte birini oluşturan müslümanlardan küçük bir kısmının başka ülkelerde azınlık olarak bulunmaları bir yana büyük çoğunluğu teşkil edenlerden büyük bir kesimin kendi özyurtla-rında, kendi millet bütünlüğü içerisinde, belirli zihniyetlerin sultası veya vesayeti altında, inandıklarını, inandıkları gibi yaşama hakkından mahrum edilmeleri, bu ülkelerdeki rahatsızlıkların en önemli sebeplerinden biri, belki de, birincisidir.
Bir örnek olarak, irdeleme bakımından, 8 Mayıs 1991 tarihinde Tunus’ta meydana gelen ve iki (bazıları altı diyor) öğrencinin, polis tarafından vurularak öldürülmesi ile neticelenen bir şiddet olayına kısaca göz atalım.
Olayla ilgili, BBC Radyosu, "World Service "in, mahallindeki muhabirinin, 19.5.1991 günü anlattıkları bir tarafa, Batılı, ünlü bir dergi (2), konuyu şöyle naklediyor,"., son Eylül ayından (1990) bu yana, Tunus, Militan Müslümanlar ile, katı (Despotik) rejmin, savaş alanı haline dönüştü.."
Burada, konunun akışını bir an için noktalayarak, "Militan Müslümanlar" terimi için ufak bir parantez açmak istiyoruz.
Dergi muhabirinin anlattığı olayın seyrinden de açıkça görüleceği gibi, fanatik, fandamantalist, militan gibi tabirler, Batılılar ve İslâm Dünyasında bilinen bir grup tarafından, insanî, Islamî ve siyasî haklarının ihlali karşısında seslerini yükselten, haksızlıklara, pervasızca karşı çıkan bir kısım müslümanlara, bağnaz, uyumsuz, müsamahasız, şiddetten yana, aşırı, gibi i-majlar vermek amacı ile kullanılmaktadır.(3)
Meselâ, 20 Mayıs 1991 Pazartesi günü vaşington’da saat 19.30 da, "CNN" Televizyonunun, "Cross fire" programına davet edilen Kuveyt Sefiri Şeyh Saud Nasır al-Sabah’a, gazeteciler tarafından iki önemli soru yöneltilmiştir.
Bunlardan birisi,".. üzerinde, Saddam Hüseyinin resmi bulunan bir (T shirt)ü, gömleği giydiği için, Askerî Mahkemece 15 yıla mahkûm edilen bir Kuveytlinin, böyle bir cezayı, hak edip etmediği.."-, ikincisi de, ".. Kuveytteki aile yönetiminden demokratik bir düzene geçmek için seçim isteyen halkın neden susturulduğu.." şeklinde idi. Sefirin ikinci soruya verdiği cevap, "... bunlar, yani seçim istiyenler, militan Müslümanlar, fandamantalistlerdir..." biçiminde olmuştur.
Şimdi de. bu cevapla bağlantılı olarak, New Yorkta basılan, aynı ölçüde ünlü, başka bir derginin (4) Şubat sayısında, "Money and Democracy" ara başlığı altında yayınlanan bir inceleme yazısına bakalım:
"..Sürgünde iken, demokrasi yanlısı gibi gözüken Kuveyt Kraliyet ailesinin, bugün bu işe pek arzulu olmadığı anlaşılıyor..",
"..İyi organize olmuş, fandamantalistlerin, bu hareketten yararlanacaklarını bildiği için, Amerikanın da, bölgede demokratikleşme hareketlerini samimiyetle teşvik edeceği veya zorlayacağı uzak bir ihtimaldir.." deniliyor.
Müslüman halkı, kendi iradeleri ile, kendi idarelerini kurma hakkından mahrum etmek isteyen, iç ve dış güçlerin, hemen her yerde, aynı tabirleri, ağız birliği ile nasıl kullandıkları örneklerinden sonra parantezi kapatarak, işlemekte olduğumuz konunun tahliline dönebiliriz.
Daha önce alıntılar yaptığımız dergi, Tunus idaresi ile ilgili sözlerini şöyle sürdürüyor, ".. çeşitli bahanelerle, ana muhalefet partisi olan İslâm Partisi, "Ennahdha"nın, yüzlerce üyesi tevkif edildi. Hatta, bunlardan bir kısmı, hiç bir delil yok iken terörist olaylara katılmakla suçlandı. Parti organı olan gazete kapatıldı. Yazarı, Askerî Mahkeme lağvedilsin dediği için hapse atıldı. Partiye bağlı öğrenci örgütünün, ileri sürülen başka bir bahane ile faaliyetleri durduruldu.." şeklindeki iddiaları, arka arkaya sıralayan dergi, yukarıda iktibas ettiğimiz olayın sebeplerini anlatmaya çalışıyor.
Geçenlerde, Amerikan Basını, Cezayirde, Islâmi Kurtuluş Cephesi (FIS) partisi ile, polis arasında devam e-den çarpışmaların durdurulması için, 4 Haziran 1991 Salı günü hükümetin istifa ettiğini, sıkı yönetim ilan edildiğini ve ülkenin 1962 de başlayan bağımsızlığından buyana, ilk defa demokratik usullere göre 27 Haziran, 18 Temmuz tarihlerinde yapılması kararlaştırılan, genel seçimlerin de, iptal edildiğini yazıyordu.
İslami Kurtuluş Cephesi Partisinden, o günlerde yedi kişinin ölümüne (5), hükümetin istifasına ve askerin yönetime el koymasına sebep olduğu ileri sürülen gösterilerin perde arkasını aralamaya çalışalım.
Bilindiği gibi, 29 yıldan beri Cezayir’i tek başına yöneten Milli Kurtuluş Cephesi (FLN) partisi mensupları, 1989’da, Batılıların deyimi ile, fandamantalist partilerin kurulmasına müsaade etmişlerdi. Yani, gerçek anlamda, çok partili sistem kabul edilmişti.
Bu sisteme göre yapılan ilk mahalli seçimleri de, oyların %55ni toplayan Islâmî Kurtuluş Cephesi Partisi kazanmıştı..
Bu netice, sadece Batı Dünyasında değil, Arap Aleminde, özellikle komşu Fas ve Tunus idarecileri arasında da, büyük paniğe ve alarma sebep olmuştu..
Zira, anılan ülkelerde, müslüman halkın, kendi iradeleri ile.kendi idarelerini kurma çabaları vardı. Cezayirdeki tecrübe, bunlar için de bir örnek olacaktı.
Bu yüzden, Arap Dünyasındaki halk, adı geçen ülkedeki, demokratikleşme hareketlerini yakından takip ederken, bu dünyanın liderleri de, gelişmeleri korku ve endişe ile izliyor ve kendi ülkelerinde böyle bir hareketin meydana gelmesini önlemek için her türlü tedbire baş vuruyorlardı. Tunus örneğinde gördüğümüz gibi...
Dünyanın tanınmış basın organlarından The Washington Post Gazetfti (6) ile The Economist Dergisi (7), Cezayirde, anılan tarihlerde yapılması vadedilmiş olan genel seçimler iptal edilmemiş olsaydı, Islamî Kurtuluş Cephesi Partisinin, seçimleri kazanabileceği veya en azından, ülkenin en büyük partisi olabileceği ihtimalini ileri sürüyor ve bugün memleketi yönetenlerin, bu ihtimali ortadan kaldırmak için, adı geçen partinin yüzde yüz aleyhine olan, yeni bir seçim kanunu çıkardıklarını, bu nedenle de, sözü edilen gösterilerin başladığını kaydediyorlar.
Öyle anlışılıyor ki, İslam ülkelerinde, son on yıl içerisinde daha da belirgin hale gelen, hakka, adalete, eşitliğe ve gerçek anlamda demokrasiye ulaşabilmek i-çin verilen kavgalar, zaman zaman sekteye uğrasa da, durdurulamıyacaktır.
Nitekim, bugüne kadar, bu karakterde her hangi bir hareketin görülmediği Suudi Arabistan’da bile, son günlerde birtakım kıpırdanmaların olduğu gözlenmektedir.
1991 Nisanında, Suudi Kralı Fahd’a verilen bir dilekçede, Krallığın dışında bağımsız, ülkenin iç ve dış işleri ile meşgul olacak, bir nevi parlemento diyebileceğimiz bir İstişare Meclisinin kurulması isteniyor. Kraliyet ailesinin de, dolaylı yoldan eleştirildiği dilekçede, aile nüfuzuna ve yolsuzluklara son verilmesi talebi de vurgulanıyor.
500 kadar hakim, profesör ve din adamının imzaladığı belgenin, ülkenin etkili, tanınmış en büyük dini lideri kabul edilen Abdulaziz bin Abdullah bin Baz tarafından da desteklendiği haber veriliyor.
İngilizce yayınlanan, Arab News Gazetesinin yazan, Khalid Maeena, camilerde, okullarda ve köşe başlarında halka dağıtılan bu belgeyi değerlendirirken, "..kazan kaynıyor, henüz taşmamıştır. Fakat, kabarcıklar oluşuyor. Körfez Savaşı, pek çok şeyi dikkatimize getirmiştir. Toplumun her kesimi kimliğini anyor.„" şeklinde bir ifade kullanıyor.
Diğer taraftan, belgeye imza koyanlardan bazılarının, polis tarafından, evlerinde sorguya çekildikleri, bir kısmının da yurtdışına çıkmalarının yasaklandığı bildiriliyor. (8)
Görüldüğü gibi, anılan olayların temellerinde, doğrudan doğruya, ne bir etnik mesele, ne bir azınlık sorunu ve hatta ne de bir ekonomok problem var.
İslâm ülkelerinin pek çoğunda, benzerlerini gördüğümüz bu olayların, tabanındaki gerçek, insanların inandıklarını, inandıkları gibi, hür ve eşit olarak yaşa-malan, hayatlarını, benimsedikleri ahlâk prensiplerine göre düzenlemeleri sorunudur.
Papaz, Dr. B. Grham’ın, Berlindeki eski parlamento binası, "Reichstag"ın önünde, 10 Mart 1990 tarihinde, on binlerce kişiye hitaben yaptığı bir konuşmasında, 9 Kasım 1989 da yıkılan Utanç Duvarına işaret ederek, ".. bu duvarı, Allah yıktı." deyişinde;
Çekoslovakya’nın yeni Cumhurbaşkanı. Vaclav Ha-vel’in, Amerikan Kogresindeki birleşik toplantıda, millitvekili ve senatörlere hitap ederken, "..dünyanın kurtuluşu, kolay politik sloganlarla değil, insanların gönüllerindeki inançları iledir..." tarzındaki beyanında da, kanaatımızca aynı gerçekler yankılanmaktadır.
Ancak. Hristiyan Dünyasının büyük bir kesimini temsil eden, Papa John Paul ll’nin, bazı çevrelerde, pek çok ilgi toplayan ve 2 Mayıs 1991 tarihinde yayınlanan tebliğinde (9), bir kısmının başarısızlığına, bir kısmının zaafına, bir kısmının noksanına işaret ettiği ekonomik ve politik sistemlerin, gerçekte, temellerındeki çarpıklıklardan dolayı, kimseyi mutlu edemediği, her geçen gün insanlığın ıstırabını artırdığı. Hakkın ve haklılığın yerine, zorbanın ve zorbalığın, diğergâmlılığın yerine, bencilliğin-, sevginin yerine, nefretin hakim olduğu bir dünya yarattığı ortada iken-, dini liderin, kapsamı belirlenmemiş, bir takım genel telkinlerin ötesinde ümit verici, kurtarıcı, somut yapıda hiç bir şey söyliyememesi, kilisenin de, içerisinde bulunduğu çaresizliği ve büyük krizi belgelemektedir. (10)
Üç yüz yıldan beri, Hristiyan Dünyasının damgasını taşıyan ekonomik, politik sistemlerin ve moral normların, insanlığı ulaştırdığı bugünkü aşama, sadece, ruhî ve sosyal dokusu bozulmuş toplumlar yığını değil, bu yığınların, üzerinde yaşadığı, fiziki dengesi alt üst edilmiş, "Green house effec" denilen global ısınmanın-, korkunç çevre sorunları faktörlerinin, tüm anlılann hayatını tehdit ettiği bir dünyadır.
Bunun için diyoruz ki, eşiğinde bulunduğumuz yüzyıl, azınlıklardan ziyade, İslâm ülkelerinde tabanı oluşturan halkın, dahili ve harici, çetin engellere rağmen, tüm insanjıgı, Allanın iyali kabul eden, Hakka ve halka saygılı gerçek demokrasiyi yeniden kurduğu yüzyıl olacaktır..

“21. Yüzyıl İslâm’a gönül verenlerin Hakk’a ve halka saygılı, gerçek demokrasiyi yeniden kurduğu bir çağ olacaktır...”
***

(1) TIME, July8,1991, pp.13-20.
(2) The Economist, 18-24 May, 1991, PP.47-48.
(3) A. KESKİN, lundamentalısm, Diyanet Aylık Dergi, 1991
(4) TIME, February27,1991, P.27.
(5) BBC Radyosunun, 7.7.1991 günü, M.saatle, 23 de, verdiği haberlerde, Cezayirde, 300 kişinin öldüğü, islami K.C. Partisi lideri Abbas Madani ve arkadaşlannın tutuklandığı bildirilmiştir.
(6) Thursday, June 6,1991; Sunday, June 9,1991.
(7) June 8th-14th 1991, PP. 18,4344.
(8) The Washington Post, Monday.june 10,1991.
(9) A. KESKİN, Yeni ve Eski Dünyada DİN VE POLİTİKA, Diyanet Aylık Dergisi, Ağustos, 91
(10) Kilisenin krizini, bir sonraki yazımızda ele alacağız.