Makale

Dr. Necmettin TÜRİNAY “Aile Bakanlığı Kurulmalıdır."

RÖPORTAJ:

Dr. Necmettin TÜRİNAY
“Aile Bakanlığı Kurulmalıdır."

Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu’nun kuruluşunun altında yatan sebepler! Açıklar mısınız?
Aslında böyle bir kurumun kurulmasında çok geç kalındığını ifade ederek söze başlamak gerekiyor. Toplum dediğimiz olgu, sandığımız gibi tek tek bireylerden ziyade, aile dediğimiz küçük ünitelerin birleşmesinden meydana geliyor. Bir dil parça parça kelimelerde değil, sentaksındaki özelliklerde kendisini ortaya kor. Bu şifre, "dil"in kendisidir. Bir toplumda da ailenin iç ilişkileri yani şifresi çözülmeden, anlaşılmadan-, toplumsal bütünlüğün esaslarını yakalamak da o kadar imkânsız hale gelir. Bu bakımdan aile, her toplum için anahtar birim konumundadır.
Tabii ki aile, aynı zamanda sürekli değişen bir kurum. Bütün toplumsal kurumlarda olduğu gibi. Farklı yönetimler, kültürler, ekonomik sistemler ve iletişim araçları aileyi doğrudan etkiliyor. Hele gelir dağılımındaki adaletsizlik iç göçler, hızlı şehirleşme aileyi olduğu kadar hayatın bütününe yansıyor. Hayatın bu yeni oluşumu karşısında ailenin, bir birim olarak yakından incelenmesi, ona bir projektör tutulması gerekiyordu. 1980’den sonra içine girdiğimiz hızlı transformasyon bunu bir anlamda zaruri hale de getirdi.
Bu tür kuruluşlar, Batı Avrupa ülkelerinde Birinci Dünya savaşından itibaren kurulmaya başlamıştı, ikinci Dünya Savaşı yıllarından itibaren bu tür kuruluşlar, aynı ülkelerde "Aile Bakanlıkları" biçiminde daha geniş örgütlenmelere dönüştürüldü. Tabii ki bununla ailenin elinden tutmak aileyi ayakta tutmak ve güçlendirmek amaçlanıyordu. Bu hususta çeşitli ülkeler farklı politikalar geliştirmiş bulunuyorlar. Türkiye bu alanda henüz daha emekleme döneminde. Şöyle ifade edelim isterseniz: Batı ülkelerinde aileye yönelik destekler oldukça yaygın. Fakat aile, özellikle gençlik ve yaşlı politikaları itibariyle darboğazda. Türkiye’de ise moral olarak aile çok güçlü, ancak aile politikaları açısından çok zayıf ve henüz işin başında.
Tabii Türk ailesi, batıya göre daha güçlü. Fakat bizde de aileyi zedeleyen, hedef alan tavırlar eksik değil.
Evet, eksik değil. Marjinal bazı çevreler doğrudan aileye düşman. Onlar başka ülkelerde olduğu gibi boşanma oranlarının yüksek olmayışından, yaşlılara gösterilen ilgiden, aile içinde kendimize has bazı olumlu yapılardan rahatsızlar. O çevreler bir anlamda kendilerini toplum dışı olarak görüyor ve bundan rahatsızlık duyuyorlar. Dediğim gibi bunlar her zaman marjinal kalmaya mahkûm. Bazı filmler ve yayınlar da bunlara eklenebilir.
Fakat önemli olan sadece bunlar değil. Bu kesimlerin seslerindeki yüksekliği, tesirlerindeki yükseklik olarak algılamamalı. Basının, bazı bohem yaşayışları çok renkli ve çarpıcı yansıtışını, toplum kendisine yönelik bir tehdit ve saldın olarak algılıyorsa, bunda hem bir sağlık işareti, hem de yaygın refleks tepkiler mevcut demektir. Meseleyi yani aile karşıtı tavırları, sadece bu alanda hissetmek yanıltıcı olur.
Unutmayalım ki ailelerin asıl büyük sorunlarını gelir dağılımındaki adaletsizliklerde, ailenin kendi nüfusunu kendi imkânları içinde istihdam edememesinde yani işsizlikte ve bunun sonucu olarak ailelerin bir yansını kendisine uzak düşen bölge ve kültür ortamlarına, hiç bir ön hazırlığa sahip olmadan göndermek durumunda kalışında vs. aramalıdır. Her ne kadar ak-rabalık dayanışmasındaki yükseklik bu insanların birbiri ile olan ilişkilerini bir anlamda muhafaza ediyorsa da, çok değişik ailevî problemlerin altında bu tür sebepler yatıyor. Bunları söylerken, yaygın anlamıyla "içgöçlerin karşısında olduğumuzu ifade etmek istemiyoruz. Aile bireyleri bizde bu tür riskleri bilinçli olarak göze alıyor. İnsan ve toplum Türkiye’de şartlarını aşmanın, imkânlarını çoğaltmanın, gelecek nesillere daha iyi imkânlar temin etmenin bir yolu olarak büyük şehirlere, istihdam kabiliyeti yüksek bölgelere doğru akıyor. Bunu ailenin ve toplumun dinamizmi olarak kabul etmek gerekiyor. Fakat bu süreç içinde aile, tahminlerin ötesinde yaralar da alıyor. Bu tecrübeyi yaşamak mecburiyetinde olduğumuzu da unutmayalım.
Kendi ailemizde de bazı yetersizlikler yok mudur?
Bu oldukça zor bir soru. Hemen eğitim yetersizliği, ailelerin cahilliği gibi ucuz cevaplar bulmak tabiî ki zor değil. Bu tür cevapların altında Türk ailesinin gerçeklerini tanımamak yatıyor. Ve dolayısıyla hemen kısa yoldan ailenin yetersizliklerini dile getirip, onu suçlamaya ulaşılabiliyor. Çare mi, eğitim seviyesini yükseltmek! Bu tür yaklaşımlar, eğitimi bir ideoloji haline getiren ucuz, palyatif tedbirlerden öteye geçmez.
Bize göre problem daha derinlerde. Bugün aileler gerçekten bazı konularda derin bir yetersizlik girdabında. Bu girdap eğitim seviyesinin yükselmesi ile de giderilmiyor. Bizim kültürümüzde çocuğun eğitimi, dil gelişimi, terbiyesi, kişilik gelişimi ve daha geniş bir ifade ile sosyalleşmesi noktasında sorumluluk, sanıldığı gibi anne ve babada değil-, yaşlı kuşakta yani dede ve ninededir. Her toplumda aile bireylerine düşen bir takım rol ve statüler vardır. Dede ve ninenin rol ve statüsü, asıl fonksiyonlarını çocuk ve gençler karşısında kazanır. Bu ailede, bu kültürde, baba ve annenin rolleri daha değişik. Bunun içindir ki eski toplumumuzda anne ve babalar çocuğa karşı oldukça mesafeli ve daha ciddi tavırlar sergiler. Hatta bunu babalığın ve anneliğin bir gereği olarak yaparlar. Böyle davranmayan ebeveynler biraz hafif karşılanır ve görgüsüzlükle nitelenirlerdi. Şimdi aile bireyleri memuriyetler, iş aramalar vs. sebeplerle ülkenin çok farklı alanlarına dağılmış durumda. Sonuçta toplumsal ve ailevî sorumluluk açısın-dan anne ve babalar, kendi kültürleri içinde hazır olmadıkları bir görevi de üstlenmek durumunda kalıyorlar. Yani çocuk ve gençler karşısında çift fonksiyon üstleniyorlar. Ama bu noktada son derecede yetersiz kaldıklarının da farkında olmayarak
Yaşlılığın verdiği bir tecrübe ve suplekse de sahip olmadıkları için, genelde ebeveynler evlâtları karşısında oldukça katı ve anlayışsız kalıyorlar. Özellikle ergenlik döneminde çocukla-rının içine düştüğü sıkıntıları ne kavrayabiliyor, ne de onları olumlu anlamda yönlendiriyorlar. Burada çok ciddi çıkmazlara giriyor ebeveynler. Türk toplumu bu problemi oldukça yaygın yaşıyor. Bu noktada anne ve babalar kız ve erkek çocukları karşısında daha anlayışlı, sabırlı ve ileri görüşlü olmaya çalışmalı, özellikle bir problem karşısında erken tepkilere başvurmamalılar. Bilâkis tepkilerinde, yumuşatıcı bir kıvraklık ve ileri görüşlülük sergilemeyi becerebilmelidirler.
Sizce bunun yolu nedir?
Bunun yolu; ailelerin gençleri çok iyi dinlemeleri, onları konuşturabilmelerinden geçer. Aile büyüklerine yasaklayan değil ikna eden, izah eden bir tavır daha uygun düşer. Aileler unutmasınlar ki, onların çocuklan, kendilerini seyrettikleri birer ayna gibidir. Vukuflu bir sabır, koruğu helva yapar, diyor atalarımız.
Bu tür problemler Avrupa’daki işçi ailelerinde, gecekondu bölgelerimizde hatta en dindar muhitlerde çok sık yaşanıyor. Ailelerimize tavsiyem, bu tür durumlarda hemen paniğe kapılmamak aşın ve erken tepkiler sergilememek, sabırla problemi dinlemek ve aşmak olacaktır. Hatta problemi aile meclisinde açarak bunu ailenin bir meselesi haline getirmek çözümü bir hayli kolaylaştıracaktır diyebiliriz. Aile reislerimizin eski kültürümüz içinde karşılaşmadığı, çözümünde asıl sorumlu olmadıkları bu tür problemler, onlara yeni sorumlulukları yüklüyor. Bugün baba ve annelerin, aile içindeki rol ve statüleri bir anlamda büyük bir değişiklik sürecine girmiş bulunuyor. Bunu her anne ve baba derinden hissedebilmelidir. Eskiden topluma ve yaşlı kuşaklara tevdi edilen terbiye ve eğitim görevi, bugün anne ve babaların omuzlan üstündedir. Anne ve babalara düşen ne çevreyi, ne de çocuklarını suçlamak değil, karşılaştıkları problemleri çözebilmek olmalıdır. Problemi dışarıya yüklemek, sorumluluğundan kaçmaktan başka bir şey değildir.

“Ağaç bakılınca, çocuk ise eğitilince güzelleşir.. Nakkaş titizliği ile…”