Makale

Mü’min Olabilmek İçin

Mü’min
Olabilmek
İçin

Doç. Dr. İsmail KARAGÖZ
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Kendisine sayısız nimetler verilen"1 yerde ve göklerde ne varsa hepsi hizmetine sunulan 2 insan, Allah’a ibadet için yaratılmıştır.’3’ Yaratılış gayesi olan “ibadet” görevini ifâ edebilmesi için insanın, her şeyden önce iman etmesi gerekir. Allah, insanı dünya hayatında imtihana tâbi tuttuğu için14’ imân edip etmemeyi insanın iradesine bırakmıştır: “(Ey Peygamberim!) De ki: Hak (Kur-an) Rabb’inizden (gelmiştir). Artık dileyen imân etsin ve dileyen inkâr etsin” (Kehf, 29).
Allah, imân veya inkâr etme konusunda insanı serbest bırakmakla birlikte onlara ısrarla imân etmelerini emretmiştir:
“...Allah’a, elçisine ve elçisine indirdiği kitaba (Kur’an’a) ve daha önce indirdiği kitap(lar)a imân edin...” (Al-i lmrân, 179).
Yüce Allah, ‘iman edin’ emri ile yetinmemiş, pek çok âyet-i kerîmede imân edenlere mükâfat (cennet ve nimetlerini), inkâr edenlere ise ceza (cehennem ve azabı) olduğunu bildirmiştir.
Mü’minleri imana sevk eden5’ ve onlara imanı sevdiren Allah’tır.6’Allah’ın izni olmadan kimse iman edemez. Ancak akıllarını kullanmayanlar iman etmezler, azabı ve rezilliği onlar hak ederler. Allah kullarının imanına muhtaç değildir. Fakat kullarının küfre düşmelerine de razı olmaz, aksine iman edip şükretmelerinden hoşnut olur.’7’
İman eden de inkâr eden de kendi leh ve aleyhine yapmış olur.’81
İman eden hidayete ermiş ve ebedî saadeti kazanmış olur. ‘Kulluk’ görevini ifâ edebilmek, ‘dünya imtihanını’ başarı ile noktalayabilmek ve neticede Allah’ın rızasını ve cennetini kazanabilmek için ‘hakiki bir imana’ sahip olmak, bunun için de ‘iman gerçeğini’ ve ‘imanın kabul olmasının şartlarını’ çok iyi bilmek lâzımdır.
Bu yazımızda “İnsanlardan Allah’a ve âhiret gününe inıan ettiğini söyleyenler vardır. Halbuki onlar mü’min değillerdir” anlamındaki Bakara Suresinin 8. âyetini tahlil etmeğe çalışacağız.

ETİMOLOJİK TAHLİL
Ayette geçen ‘en-nâs’ kelimesi ‘inşân’ kelimesinin çoğuludur, insan kelimesinin aslının ‘ünâs’ veya ‘insiyân’ olduğu söylenmiştir. Abdullah ibn Abbas, "insanların atası Adem (a.s.), Allah’a verdiği sözü unuttu bu sebeple kendisine insan ismi verildi” demiştir."1” İnsana, hemcinsleriyle anlaşıp kaynaştığı için veya cinlerin zıddına gözle görülen varlıklar olduğu için insan ismi verildiği de söylenmiştir, ‘en-Nâs’ kelimesinin başındaki elif lam cins içindir."11
‘İman’, kelimesi ‘e-m-n’ kökünden ifâ’l kalıbında mastar olup, tasdik etmek, bir şeyin doğru olduğunu söylemek ve doğru olarak kabul etmek, güvenmek, inanmak, boyun eğmek ve birine güven vermek anlamlarında olup ‘küfür’ kelimesinin zıddıdır. ‘E-m-n’ kökünün birbirine yakın iki asıl anlamı vardır, ‘emânet’ve ‘emn’. ‘Emânet’, kalbin sükûn bulması demek olup ‘hıyânet’ kavramının zıddıdır. ‘Emn’ ise, nefsin güven içinde, kalbin huzur ve sükûn halinde olması, korkunun bulunmaması demek olup ‘havf’ (korkma) kelimesinin zıddıdır. Bu kökten türeyen ‘emin’, kalbinde korku ve endişe olmayan ve güvenilir kimse demektir."2’ Din ıstılahında îmân; Kur’ân’ı ve Hz. Muhammed (a.s.)’in haber verdiği şeyleri kalple tasdik etmek, şeksiz ve şüphesiz kabul etmek anlamındadır. 13
‘Son gün’ anlamındaki ‘el-yev- mi’l-âhir’ ile maksat kıyamet günüdür. Kıyamet gününe ‘son gün’ denilmesi; kıyametin kopmasıyla dünya günlerinin sona ermesi veya Araplarda öncesindeki gecesiyle birlikte gündüze ‘yevm’ denilmesi, kıyametin kopmasıyla artık gecenin olmaması veya kıyamet gününün dünyadan sonra gelmesi sebebiyledir. Kıyamet günü, sayılı ve sınırlı son gündür. Kıyamet gününden sonra gelen günlerin sayısı ve sonu yoktur."-4’ Kur’an’da son güne el- yevmü’l-âhir denildiği gibi kıyamet günü/yevmüTkıyame de denilmiştir.’15’
‘Allah’ lafzı Yaratıcının özel ismidir. Bu ismin çeşitli asıllardan türediği ileri sürülmüş ise de"61 ‘el- ilah’ kelimesindeki hemze olan elifin düşürülmesiyle elde edildiği görüşü tercih edilmektedir.171 Başka bir varlığa, Allah ismi verilemez. Yani Allah’ın adaşı yoktur.118’ Allah’ın diğer isimleri çoğul yapılabilir, ama Allah lafzı çoğul yapılamaz. Türkçe tann kelimesi Allah lafzının değil ilah kelimesinin karşılığıdır. Yüce Yaratıcının ism-i a’zamı yani en ulu ismi olan"9’ ‘Allah’ lafzının her harfi O’nu ifade eder. Allah lafzının elifi kaldırıldığında iillâh’ olur. Yine o yüce Yaratıcıyı ifade eder. Elif ve lâm birlikte kaldırıldığında ‘lehû’ olur. Yine O yüce Allah’ı ifade eder. Elif ve iki lam birlikte kaldırıldığında ‘hû’ kalır. Bu da Allah’ı ifade eder. ‘Allâhü lâilâ- he illâ hû”20’ ve ‘Hüvallâhü’llezî lâ ilâhe illâ hû ...,l2 âyetlerinde olduğu gibi ‘hû/ huve’ zamiri Kur" an’da birçok âyette geçmektedir.

AYETİN ANLAM VE
YORUMU
Yüce Allah âyette, mü’min olmadıkları halde iman ettiklerini söyleyenlerin bulunduğunu, kalple tasdîk etmeden sadece dil ile iman ettim demekle mü’min olunamayacağını bildirmektedir. Surenin ilk beş âyetinde müminlerin, 6 ve 7. âyetlerinde kâfirlerin, 8-20. âyetlerde ise münafıkların nitelikleri anlatılmaktadır.22’ 8-20. âyetler Medine ve civarında yaşayan münafıklar hakkında nazil olmuştur.’23 1-21. âyetlerde mü’min, kâfir ve münafıklardan bahsedildikten sonra 21. âyette bütün insanlar Allah’a ibadete çağınl- maktadır.
Ayet, bir insanın mü’min olabilmesi için sadece dil ile iman ettim, ben de mü’minim demenin yetmediğini, Allah katında imanın makbul olabilmesi için şartlarına uygun iman edilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Mü’min olmadıkları halde ‘iman ettik’ diyerek yalan söyleyenler münafık kimselerdir. Münafık, kalbiyle inanmadığı halde sadece diliyle inandığını söyleyen, kâfir ile mü’min arasında gelip giden mü- zebzeb, yalancı, aldatıcı, çıkarcı ve iki yüzlü insandır. İnsanlar, insanların kalplerinde, zihinlerinde olup bitenleri bilemeyecekleri için münafıklan tanıyamazlar. Allah, ‘Allah’a ve âhiret gününe iman ettik’ dedikleri halde mümin olmayan insanların varlığını müminlere bildirmektedir. ‘Allah’a ve âhiret gününe iman’ın zikredilmesi anlamlıdır. Çünkü Arap müşrikler Allah’ın varlığına inanıyorlar birliğine’24’ ve özellikle öldükten sonra dirilmeye, ahiret hayatına inanmıyorlardı.25’ ‘Allah’a ve son güne iman ettik’ demekle bütün iman edilmesi gerekenlere inandıklarını söylemek istiyorlardı. ‘Allah’a ve son güne iman’, imanın özünü oluşturmaktadır. Kur’an’da pek çok âyette iman bağlamında bu iki konu hep birlikte zikredilmiştir. Meselâ Kim Allah’a ve âhiret gününe iman eder ve salih amel işlerse onların Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir.” (Bakara. 62; Maide. 69).

AYETİN İÇERDİĞİ HÜKÜMLER
Ayet, kalple tasdik olmadan sadece dil ile iman ettim demekle mü’min olunamayacağı hükmünü içermektedir.
İmanın özü ve esası Allah’a ve Peygamberine iman etmektir. Bu, “Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed Allah’ın elçisidir” anlamındaki kelime-i tevhit cümlesi ile ifade edilmiştir:
Kelime-i Tevhîd’in (lâilâhe illallah) kısmı, Muhammed sûresinin 19. ve Saffât sûresinin 35. âyetinde, (Muhammedü’r-Rasûlüllah) kısmı ise Feth sûresinin 29. âyetinde geçmiştir.
“Lâilâhe illallah” cümlesinde iki unsur vardır. Birisi olumsuzluk ifade eder. Bu, cümlenin (lâ ilâhe) “ilâh yoktur” kısmıdır. Allah’tan başka bütün ilâhları ve ma’budlan reddetmek demektir. Diğer kısmı ise olumluluk ifade eder. Bu, cümlenin (illallah) “ancak Allah vardır” kısmıdır. Bu kısım, sadece Allah’ın varlığını, birliğini, tek ma’bûd oluşunu ikrar etmeyi ifade eder.
“Lâ ilâhe illallah” cümlesinin bu mânâsı, Bakara sûresinin 256. âyetinde şöyle beyan edilmiştir:
“...Kim tağutu inkâr edip Allah’a imân ederse muhakkak ki o, kopmayan sağlam bir kulpa (Kur’an’a, İslam’a) yapışmıştır...” Ayette, bir simetri vardır. İnkâr’ın ((yekfür) karşısında ‘iman’ (yü’min), ‘tağut’un karşısına ise ‘Allah’ konulmuştur.
‘Kopmayan sağlam bir kulpa yapışabilmek için’, ‘tağutu inkâr’ ve ‘Allah’a iman’ şartı koşulmuştur. Allah’ın dışındaki bütün ilâhlar, putlar, ma’budlar reddedilecek, sadece bir tek Allah kabul edilip iman edilecek ve sadece O’na ibadet edilecektir. Hem Allah’ı hem O’ndan başka ilâhları, ilâh yerine konulanları kabul ve tasdîk etmekle iman edilmiş olmaz. Bunun adı şirktir.
Ayet, muvahhid bir mü’min olabilmek için Allah’a imandan evvel, küfre tövbe etmenin şart olduğunu, bu anlamda tövbe etmenin ise Allah’tan başka tapılanları, insanı Allah yolundan men eden, kula kul olmayı isteyen insan ve cin azgınlarım reddetmek gerektiğini bildirmektedir.
“Femen yekfur bittâğûti ve yü’min billahi” âyeti “lâ ilâhe illallah” kelime-i tevhidinin bir tefsiri olmaktadır.
“Lâ ilâhe illallah Muhamme- dü’r-Rasûlüllah”, kelime-i tevhîdi, imanın temel taşıdır. Allah’a ve elçisine iman, onlann bildirdiklerine de iman etmeyi gerektirir.
îman edilecek hususlar Nisa sûresi 136, Bakara sûresi 177 ve 285. âyetlerde sayılmıştır. Bunlar; Allah’a, meleklerine, kitaplarına peygamberlerine ve âhiret gününe iman etmektir. ‘Amentü’yü oluşturan iman esaslarından 6. olan, ‘kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna iman’ yukarıdaki âyetlerde geçmediği için bunu iman esaslarından saymayanlar olmuşsa da bu son iman esası, ‘kitaplara iman’m içinde mündemiçtir. Çünkü Kitab’a (Kur’an’a) iman eden, onda bildirilen esaslara da iman eder. Hadîd sûresinin 22. âyet-i kerîme’sinde musibetlerin, yaratılmadan önce bir kitapta yazılı olduğu açıkça bildirilmektedir:
“Ne yerde ne de kendi canlarınızda meydana gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta (yazılmış, ezelî bilgimizde tespit edilmiş) olmasın. Doğrusu bu, Allah’a kolaydır.”
Musibetlerin önceden yazılmış olmasının gerekçesi devamındaki âyette şöyle bildirilmiştir:
“Elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve (Allah’ın) size verdiği ile sevinip şımarmayasınız...” (Hadîd, 23) Kur’an’da, Kur’an’a iman
zikredildiği gibi, ‘âyetlere iman’da zikredilmiştir. Secde sûresinin 15. âyetinde yüce Allah, “Bizim âyetlerimize, ancak kendilerine bu âyetlerle öğüt verildiği zaman secdeye kapanan, kibirlenmeksizin Rab’lerine hamd ederek tespih edenler iman ederler” buyurmuştur.
Cibril (a.s.)’in, ‘bana imandan haber ver’ demesi üzerine Peygamberimiz (s.a.s.); “Allah ’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere, hayrına ve şerrine iman etmendir" diyerek iman esaslarını 6 olarak saymıştır/26’
Mü’min olabilmek için Kur’an’da bildirilen her şeye iman etmek şart olduğu gibi Allah katında imanın makbul olabilmesi için şartlarına uygun iman etmek de şarttır. İmanın geçerli olabilmesi için 6 şartın birlikte bulunması gerekir. Şöyle ki;
1. İmanda Şüphe Olmamalıdır
İman şüphe kabul etmez, inanılması gereken şeylerin tamamına şeksiz şüphesiz ve kesin olarak iman edilmesi gerekir. Şüphe ile iman bağdaşmaz. Birisi varsa diğeri yoktur. Yüce Allah, Hucûrât sûresinin 15. âyetinde mü’minleri, şüphe etmeyen kimseler olarak tanımlamaktadır: “Mü’minler ancak Allah’a ve Peygamberine iman eden , sonra şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad eden kimselerdir. İşte (iman iddiasında) doğru olanlar (sâdıklar) bunlardır.”
Yunus sûresinin 94. âyetinde, “...Yemin olsun sana Rabb’inden hak geldi, sakın şüphelenenlerden olma” buyurmuştur.
İman etmiş olabilmek için ilk başta kalpten şüpheyi atmak şart olduğu gibi imanın bekası ve devamı için de şüpheden uzak olmak da şarttır.’271 iman esasları ile ilgili olarak ‘bunlar, doğru mu, değil mi? aslı var mı, yok mu?’ diye şüphe etmek kesin bir şekilde kalbin huzur ve sükûn içinde tasdik etmesi anlamında olan iman ile ters düşer.
İmanda kesinliği ifade etmek, şek ve şüpheyi gidermek için Kur’an’da ‘îkân’ kavramı kullanılmıştır. ‘îkân’, şek ve şüpheden uzak ve kesin olarak inanmak demek- tir.<28) Şek ve şüphe içinde olanın kalbine iman yerleşmemiştir.
2. İman Edilecek Şeylerin Hepsine İnanılmalıdır
İman edilecek şeylerin bir kısmına inanıp bir kısmına inanmayanın imanı geçerli değildir. Çünkü “iman”, bütünlük ister, iman esaslarının hepsine inanmayı gerektirir. Küfür için iman edilecek şeylerin hiçbirine inanmamak şart değildir. Birine veya bir kısmına inanmamak da küfürdür.12,1
Nisa sûresinin 150-151. âyetinde peygamberlerden bir kısmına iman edip bir kısmına iman etmeyenlerin ‘hakîkî kâfir’ oldukları bildirilmiştir:
“Şüphesiz, Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah’a iman edip peygamberlerine iman etmeyerek ayırım yapmak isteyenler, (peygamberlerin) kimine iman ederiz, kimini inkâr ederiz’ diyenler ve böylece bu ikisinin (imanla küfrün) arasında bir yol tutmak isteyenler var ya; işte onlar gerçekten kâfirlerdir. Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışadır.”
AI-i tmrân sûresinin 119. âyetinde Allah, mü’minlere; “İşte siz öyle kimselersiniz ki, onları (ehl-i kitabı) seversiniz, halbuki onlar sizi sevmezler. Siz kitabın hepsine inanırsınız...” demiştir.
Aynı sûrenin 7. âyetinde ise, “...İlimde ileri gidenler, ‘Ona (Kur’an’a) iman ettik. Hepsi Rabb’imiz katındandır’ derler” buyurulmuştur.
Allah, Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkârmı ediyorsunuz?” diyerek Yahudi- leri kınamış ve böyle yapanların cezasının dünyada rezillik, âhirette ise şiddetli azap olduğunu bildirmiştir.30
Kur’an’a, baştan sona, bütün sûre, âyet, hüküm, emir-yasak, helâl ve haramlarının tamamına inanmak, hak ve doğru olduğunu tasdîk etmek mü’min olmak için şarttır. Kur’an’ın bir hükmüne, bir farz veya yasağına, bir âyetine inanmayan veya uygulanmasını, geçerliliğini kabul etmeyen iman sahibi olamaz.
3. Yeis Halinden Önce İman Edilmelidir
Hayattan ümidi kesip, ölümle karşı karşıya gelmeden31’ ve ilâhî azapla karşılaşmadan önce iman edilmesi gerekir. Bu halde yapılacak iman, insana fayda sağlamaz.
Dünyada itaat ve isyan imkânı varken iman edilmesi gerekir. İlâhî azabın geldiğini görünce, yaşamanın mümkün olmadığını anlayınca ve can boğaza gelince yapılan imanın geçerliliği yoktur.
Askerleri ile birlikte Musa (a.s.) ve ona iman edenleri takibe koyulan Firavun, Kızıldeniz’de boğulmak üzere iken ‘iman ettim, müslümanlardanım’ demiş fakat, imam kabul olmamıştır. Yüce Allah, bunu şöyle bildirmektedir:
Nihayet boğulmak üzere iken, ‘İsrailoğıılları’mn iman ettiğinden başka hiçbir ilah olmadığına iman ettim. Ben de Müslü- manlardanım’ dedi” (Yunus, 90).
Yüce Allah da ona, “Şimdi mi (iman ediyorsun? Kendinden ümidini kestin artık seçeneğin kalmadı)’32’ Oysa daha önce isyan etmiş müfsitlerden (imandan sapan ve saptıranlardan) olmuştun”33’ demiştir (Yunus, 91).
Firavun’un imanı kabule şayan olmamıştır. Çünkü İlâhî azabı görmüş, ölümden başka seçeneği ve yaşama imkânı kalmadığı bir zamanda iman etmeğe kalkmıştır.
“(Helâk edilen zalim kavimler) azabımızı gördükleri zaman, ‘tek Allah’a iman ettik ve O’na ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik’ dediler. Fakat azabımızı gördükleri zaman, imanları kendilerine fayda sağlamadı...” (Mümin, 84, 85).
“(Kâfirler, iman etmek için), ille meleklerin gelmesini, yahut Rabb’inin (azap emrinin) gelmesini ya da Rabb’inin bazı âyetlerinin (kıyamet alâmetlerinin) gelmesini mi bekliyorlar? Ama Rabb’inin bazı âyetleri geldiği gün daha önce iman etmemiş olan kimseye artık iman fayda sağlamaz...”(En’am. 158)
İlâhî azap ile karşılaşıp son nefese gelince iman kabul olmadığı gibi tövbe de kabul olmaz: “Allah’a göre şu kimselerin tövbesi makbuldür ki, cahillikle bir kötülük yapıp hemen ardından tövbe ederler. İşte Allah onların tövbelerini kabul eder... Yoksa kötülük yapıp yapıp da nihayet ölüm gelip çatınca: ‘Ben şimdi tövbe ettim’ diyenlere ve kâfir olarak ölenlere tövbe yoktur (Allah, böyle kimselerin tövbelerini kabul etmez)....” ( Nisa, 17-18).
4. İmana Şirk Karıştırılmamalıdır
Allah katında imanın makbul olması için insanın tevhît üzere bulunması gerekir, imanına şirk karıştıran kimsenin, imanı geçerli değildir. Böyle bir kimse, hidayete ermiş sayılmaz. Yüce Allah, En’âm sûresinin 82. âyetinde şöyle buyurmaktadır: “İman edenler ve imanlarına zulüm (şirk) karıştırmayanlar, işte güven onlarındır ve hidayete ermiş olanlar da onlardır.”
Allah’a zatında, sıfatlarında, ibadetinde, Rab ve ilah oluşunda ortak koşan kimsenin imanı geçerli değildir. Böyle bir kimse mü’min değil müşriktir.
“Yüzünü hanîf (Allah’ı birleyen) olarak dîne çevir, sakın (Allah’a) şirk koşanlardan olma” (Yunus, 105) buyuran Allah, imanlarına şirk karıştırarak iman edenleri kınamaktadır: “Onların çoğu, Allah’a şirk koşmadan iman etmezler” (Yusuf, 106).
5. İman Esasları Kalbi İle Tasdîk Edilmelidir
İmanın yeri kalptir, imanın geçerli olabilmesi için bir insanın sadece dili ile iman ettiğini söylemesi yeterli değildir, iman esaslarının tamamını kalbi ile tasdîk etmesi gerekir. Çünkü imanın yeri kalptir.1341
Yazımıza konu yaptığımız âyette ‘Allah’a ve âhiret gününe iman ettik’ dedikleri halde bazı insanların mü’min olmadıklarını bildirmektedir. Çünkü sadece dili ile ‘iman ettim’ demek mü’min olmak için kâfi değildir. Kalp ile de iman edilmesi gerekir.135’ Maide sûresinin 41. âyetinde bu husus, şöyle ifade edilmektedir: “Ey Râsûl! Ağızlarıyla “iman ettik” deyip kalpleriyle iman etmemiş olanlardan ve Yahudilerden küfürde yarış edenler seni üzmesin...”
Peygamberimiz (a.s.)’in yanına girip inanmadıkları halde iman ettiklerini söyleyen bir grup Yahudi ile ilgili olarak, “Size geldiklerinde ‘iman ettik’ dediler. Oysa küfürle (yanınıza) girmişler yine küfürle (yanınızdan) çıkmışlardı...” (Mâide, 61); Hıristiyan ve Yahudilerle ilgili olarak, “...Onlar sizinle karşılaştıkları zaman ‘iman ettik’ derler. Kendi başlarına kaldıklarında ise size karşı öfkelerinden parmaklarını ısırırlar...” denilmiştir.
Bu tür bir davranış, münafıklık alâmetidir.136’ Nitekim Bakara sûresinin 14. âyetinde münafıklarla ilgili olarak; “(Onlar), mü’minlere rastladıkları zaman ‘iman ettik’ derler. Fakat şeytanlarıyla (önderleri ve ileri gelenleriyle) yalnız kaldıkları zaman, ‘biz sizinle beraberiz, biz sadece (onlarla) alay ediyoruz’ derler” denilmiştir.37
Bir kıtlık yılında Medine’ye gelip iman ettiklerini söyleyen ve sadaka isteyen Benî Esed Kabîlesi’nin bedevîleri ile ilgili olarak;”38’ “Bedeviler, ‘iman ettik’ dediler. (Ey Peygamberim!) De ki: “iman etmediniz (öyle ise iman ettik demeyin) fakat ‘boyun eğdik" deyin. Henüz iman kalbinize girmedi...” denilmiştir (Hucûrât, 14).
Burada ‘İslâm’a girmek’, sözlük anlamıyla şahadeti izhar ederek barışa girmek, mü’minlerle savaş halinden çıkmak demektir. ’
İmanın yeri kalp olduğu gibi şüphenin40 ve inkârın yeri de kalptir: “Sizin ilahınız bir tek ilahtır. Ahirete iman etmeyenlerin kalpleri bunu inkâr etmekte, kendileri de büyüklük taslamaktadırlar.” ( Nahl. 22).
Kalpten gelmeyen, zorlama sonucu dil ile ifade edilen ‘inkâr- sözü insanın imanını yok etmez. Nahl sûresinin 106. âyetinde bu husus açıkça ifade edilmektedir: “İman ettikten sonra Allah’ı inkâr eden-kalbi imanla yatışmış olduğu halde (inkâra) zorlanan hariç küfre göğüs açan (küfürle sevinç duyan)- kimselere Allah’tan bir gazap iner ve onlar için büyük bir azap vardır.”
Ayet, gönülden inkâr edenlere azap olduğunu bildirmekte, kalbi imanla huzur bulmuş, baskı sonucu inkâr sözünü söylemiş olanları bundan hariç tutmaktadır. Kalpten gelmeyen ve yanılarak yapılan şeylerde günah yoktur: “...Yanılarak yaptığınız şeyde size bir günah yoktur. Fakat kalplerinizin bile bile yaptığı şeyde (günah vardır)...” (Ahzab, 5).
Kalbin içinde olanı ancak Allah bilir. Kalben inanmadığı halde dili ile inandığını söyleyen kimseye biz ‘mü’min değil’ diyemeyiz. Biz zâ- hire göre hükmederiz. Dili ile ‘mü’minim’ diyen insan, kalben de inanmış mı inanmamış mı bunu bilemeyiz. Bu sebeple ‘mü’minim’ diyen insana açık alâmet yoksa ‘sen mü’min değilsin’ denilmez.
Bir savaş esnasında selâm verdiği ve “lâ ilâhe illallah" dediği halde bunu, kendini korumak için söylediğini zanneden ve ganimete heves ederek bir insanı öldüren. Peygamberimiz (s.a.s.)’in kızmasına ve Nisa sûresinin 94. âyetinin inmesine sebep olan sahabe ile ilgili olarak yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey mii’minler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayın, dinleyin. Size selâm verene dünya hayatının geçici menfaatini gözeterek ‘sen mü’min değilsin’ demeyin...” (Nisa, 94).
6. Ayetlerden Yüz Çevrilmemeli, Dini Hükümler Alay Konusu Yapılmamalıdır
Bir insan, iman ettiğini söylediği halde Allah ve Resulü’nün hükümlerinden yüz çevirir ve hükümleri beğenmezse iman etmiş sayılmaz. Yüce Allah, Nur sûresinin 4750. âyetlerinde bu husus şöyle bildirilmektedir: “Allah ve Resulü’ne ‘iman ettik’ diyorlar. Sonra onlardan bir grup bunun ardından yüz çeviriyor. Bunlar, mü’min değillerdir. Onlar, aralarında hükmetmesi için Allah ve Resu- lü’ne çağırıldıkları zaman hemen onlardan bir grup yüz çevirir. Eğer hüküm kendi lehlerine olursa itaat ederek gelirler. Kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa şüphe mi ettiler? Yoksa Allah’ın ve Resulü’nün kendilerine haksızlık yapacağından mı korkuyorlar? Onlar zalimlerikâfırler)dir.”
Allah ve Peygamberin hükmüne razı olmayanlar iman etmiş sayılmazlar: “Hayır, Rabb’in hakkı için onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk/sıkıntı duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar” (Nisa. 65: Maide, 43).
Allah ve Resulünün hükmünden yüz çeviren ve hükümlerine razı olmayan mü’min değil, münafıktır. “Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine ve Peygambere gelin’ denince, o münafıkların senden büsbütün uzaklaştıklarım görürsün” ( Nisa, 61).
Abdullah ibn Abbas (ö. 68/687)’ın beyanına göre, “bir münafık bir Yahudi ile tartışmış, niza etmiş. Yahudi, mahkeme için Peygamber (s.a.s.)’e gitmeyi, münafık ise Yahudilerin başkanı Ka’b b. Eşref e gitmeyi önermiştir. Çünkü Yahudi haklı, münafık ise haksızdır. Halbuki Peygamber (a.s.) ancak hak ve adaletle hükmettiği, Ka’b ise, rüşvete düşkün olduğu taraflarca bilinmektedir. Bu sebeple Yahudi. Peygamber (a.s.)’e, münafık da Ka’b’e müracaatı arzu eder. Nihayet Yahudi’nin ısrar etmesi üzerini Peygamber (a.s.)’e mahkeme olurlar. Peygamber (a.s.), Yahudi lehine, münafığın aleyhine hükmeder, fakat münafık hükme razı olmaz. Bunun üzerine şu âyet iner: “Şunları görmüyor musun? Kendilerinin sana indirilene ve senden önce indirilene iman ettiklerini sanıyorlar da hakem olarak tağuta (batıl ile hükmedene) başvurmak istiyorlar. Oysa kendilerine onu (tağutu) inkâr etmeleri emredilmişti. Şeytan da onları iyice saptırmak istiyor” (Nisa, 60).
Mü’min, Allah’a ve Peygambere iman ettiği gibi onların koyduğu hükümleri de kabul edip uygular: “Aralarında hükmetmesi için Allah ’a ve Resulüne çağırıldıkları zaman mü’minlerin sözü ancak: ‘İşittik ve itaat ettik’ demeleridir. (Başka bir şey demeleri, itiraz etmeleri imanla bağdaşmaz). İşte kurtuluşa erenler bunlardır” (Nur, 51).
Allah ve Resulü bir konuda bir hüküm verdikten sonra artık mü’minin onu kabulden başka bir seçeneği yoktur: "Allah ve Resulü hir işte bir hüküm verdiği zaman artık mü’min erkek ve mü’min kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resulüne karşı gelirse (hükümlerini kabul etmez ve yüz çevirirse) apaçık bir sapıklığa düşmüş olur” (Ahzab, 36).
Dinî bir hükmü alay konusu yapan kimse mü’min olamaz. Şu âyetler bunu açıkça ifade etmektedir: “(Ey Peygamberim!) De ki: Amel bakımından en çok ziyana uğrayan; iyi iş yaptıklarını zannettikleri halde dünya hayatındaki çalışmaları kaybolup giden kimseleri haber verelim mi? Onlar, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na kavuşacaklarını inkâr eden, böylece amelleri boşa çıkan ve bu yüzden kıyamet gününde amelleri için bir terazi kurmayacağımız kimselerdir. İşte böyle, inkâr etmeleri, âyetlerimi ve peygamberlerimi alaya almaları yüzünden onların cezası cehennemdir” (Kehf, 103-16)
Ayette, âyetleri inkâr edenler ile alaya alanlar aynı kategoride zikredilmiştir. Bir ayeti inkâr ile onu küçümsemek ve alaya almak aynı anlamı ifade eder. Bu yüzden mü’min olabilmek için dinî hiçbir hüküm küçümsenmemeli, alay konusu yapılmamalıdır.

SONUÇ VE
DEĞERLENDİRME
Yaratılış gayesi Allah’a ibadet etmek olan insanın bu görevini yerine getirebilmesi için her şeyden önce iman etmesi gerekir. İman, iman esaslarını kalp ile tasdik etmektir. Kur’an’ın beyanına, Allah’a ve âhiret gününe iman ettik dedikleri halde mü’min olmayan insanlar vardır. Yukarıda meallerini arz ettiğimiz âyetlere göre bir insanın mü’min olabilmesi için insanın; iman edilecek şeylerin tamamına, İlâhî azapla karşılaşmadan önce, şeksiz ve şüphesiz kalbi ile, imanına şirk karıştırmadan iman etmesi, Allah ve Peygamberinin bütün hükümlerine, emir ve yasaklarına razı olup onlardan yüz çevirmemesi, onları alay konusu yapmaması gerekir.
İnsanın en kıymetli varlığı, imanıdır. Çünkü insanı ebedî saadete erdirecek ve amellerinin makbul olmasını sağlayacak olan imanıdır. Kur’an’da; imanı olmayanların amellerinin boşa gideceği,41 imansız amelin kabul olmayacağı’42’ bildirilmektedir.
İman etmeyenlere acıklı azap hazırladığını bildiren43, iman edip salih amel işleyenlere cennet ve nimetlerini va’deden,’44’ iman edenleri öven ve iman etmeyenleri yeren yüce Allah, ancak kendisine yazık edenlerin iman etmeyeceklerini haber vermektedir: “...Kendilerini ziyana sokanlar, iman etmezler” (En’am. 12, 20).

1- İbrahim, 34.
2- Lokman, 20.
3- Zâriyât, 56.
4- Zâriyat, 2.
5- Hucurat, 17.
6- Hucurat, 7.
7- Zümer, 7.
8- Yunus, 108.
9- Taberî, Cerîr b. Muhammed, Cami’ u’l-Beyatı an Te’vîliÂyi’l-Kur’ân,
1, 1/117, Beyrut, 1988. Ûnâs-nâs-el- ünûs-eıı-nâs olmuştur.
10- Kurtubî, Muhammed b. Ahmed, el-
Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ûn, I, 191192, Kahire, 1935; Hâzin, Ali, b. Muhammed, Lübûbü’t-Te’vil fi Meâni’t- Tenzîl, 1, 55, 1st. 1981.
11- Hâzin, I, 55.
12- İbn Fâris, Ahmed, Mu ’cemii Mekâyi- si’l-Lüga, I, 153, Kahire, 1948; Ra- ğib el-lsfehâınî, el-Müfredat fi Gari- bi’l-Kur’ân, s. 25-26.
13- Nureddin es-Sâbûnî, el-Bidâye fi Usûli’d-Din, s. 87, Ankara, 1979 DİB Yay.
14- Taberî, I, 1/117, Hazin, I, 55.
15- Bakara, 85, 113, 174.
16- Rağıb, İbn Faris, İbn Manzur, “e-l- h ” maddesi, Taberî, 1, 1/ 54.
17- Rağıb, s. 21. Allah ismi kulluk etmek anlamındaki “elehe-ye ’lehü ” kökünden veya hayret ve şaşkınlık içinde kalmak, gönülden bağlanıp sığınmak anlamındaki “elihe-ye’lehü" ve “ve- lilıe-yevlehü ” kökünden türemiş ism-i meful anlamında mastar olup tapılan, yüceliğinin karşısında hayrete düşülen, gönülden bağlanıp sığınılan anlamında olduğunu söyleyenlervar- dır. Bekir Topaloğlu, “Allalı", DİA,
II. 471.
18- Meryem, 65.
19- Hazin, II, 675.
20- Bakara, 255.
21- Haşr, 23.
22- Kurtubi, 1. 192.
23- Taberî, 1/116; Yazır, Haindi, Hak Dini Kur’ân Dili, I, 222, Eser Neşriyat, İstanbul, 1971.
24- Bkz. Sad, 5.
25- Bkz. Yasin, 78-79.
26- Müslim, lınan, 1, 7; I, 37, 40; Buhâ- rî, İman, 27, I, 18; Tirmizî, Kader, 9.
27- Yazır, VI, 4484.
28- Yazır, I, 201.
29- Yazır, 1, 208.
30- Bakara, 85.
31- Yazır, III, 2105.
32- Beydâvî, Abdulah b. Ömer, Envâ- ru’t-tenzil ve Esrâru’t, Te’vîl, 111, 282, 1st. 1981.
33- Beydâvî, III. 282.
34- Mâturidî, Ebû Mansur, Kitâbü’t- Tevhîd, s. 375. Çağrı Yay. 1st.
35- Bkz. Tevbe, 84; Nisa, 45; Al-i lmrân, 167.
36- Beydâvî, I, 147.
37- Bkz. Bakara, 8-16; Nisa, 142-143; Tevbe, 65-66; Münâfikûn, 1-8.
38- Nesefi, VI. 50.
39- Nesefi, VI, 56.
40- Tevbe, 45.
41- Maide, 5.
42- Nisa, 38; Bakara, 264; Tevbe, 17, 19.
43- Bkz. Isra, 10; Sebe’, 8.
44- Bkz. Bakara, 25, 82; Nisa, 57; Ra’d, 29.