Makale

YABANCILAŞMA SORUNUNUN KISA BİR ÖYKÜSÜ

YABANCILAŞMA SORUNUNUN
KISA BİR ÖYKÜSÜ

Doç. Dr. Burhanettin Tatar / OMÜ ilâhiyat Fakültesi

Yabancılaşma kelimesi bilinen, tanıdık, doğal bir alandan bilinmeyen, aşina olunmayan bir bölgeye doğru hareketi, tasvir eder. Ancak bu kelime, sadece yer değiştirme olayına değil, aynı zamanda yer değiştirme süreci içindeki varlığın veya hususun mahiyetindeki değişmeye de işaret eder. Yabancılaşma süreci içine giren varlık veya husus daha önce sahip olduğu kimliğini ve özdeşliğini kaybeder. Buna karşılık yeni zaman ve mekarıına uygun düşecek yeni bir kimlik veya özdeşlik elde etme çabası içine girer.
Bunun bir sonucu olarak, daha önce ait olduğu zaman ve mekan artık bir ’öteki’ haline, daha önce aşina olduğu şey bir yabancıya, daha önce doğal olan şey bir yapay hususa dönüşmeye başlar. Bu zemin kayması sonucunda daha önce ’merkez’ olan ’çevre’ ve daha önce ’çevre’ olan ’merkez’ haline gelmeye başlar.
En genel anlamıyla ’yabancılaşma’ sorununun iyi veya kötü şeklinde bir değere sahip olmadığını söyleyebiliriz. Yabancılaşma sorununun iyi veya kötü şeklinde değerlendirilmesi, doğal, tanıdık alanın iyi; sunî ve tanıdık olmayan alanın ise kötü ile özdeşleştirilip özdeşleştirilmediğine bağlı olan bir husustu.
İnsanların kendilerine en tanıdık gelen şeyi, sözgelimi kendi yurt, dil, din ve kültürünü iyi, kendilerine tanıdık olmayan şeyleri ise kötü ile özdeşleştirmek gibi genel bir tavır sergiledikleri bilinmektedir. Buna bağlı olarak yabancılaşmayı millî, kültürel, ahlâkî ve dinî açıdan iyiden sapma olarak değerlendirdikleri görülür.
Kuşkusuz yabancılaşma bağlamında bakıldığında Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanların en geçmişi yani insanlık tarihinin başlangıcını
en doğal, aşina ve iyi olan bir duruma, Cennet’teki duruma geri götürmekte birleştikleri bilinmektedir. Her üç dinin mensuplarına göre tarih en iyi ve aşina olan Cennet’teki durumdan en kötü ve aşina olunmayan kıyamete doğru ilerlemektedir. Kısacası her üç dinin mensuplarına göre insanlık tarihi temelde bir yabancılaşma sürecinden başka bir şey değildir. Bu süreç içinde peygamberlerin insanlara yaptıkları uyarılar, insanların bir yabancılaşma hadisesi içinde var olduklarını hatırlatmak içindir.
Bu nedenle söz konusu üç din, yabancılaşma sürecinin nasıl başladığını, ne durumda olduğunu ve nasıl sonuçlanacağını göstermeyi amaçlayan bir genel retoriğe sahiptir. Bu retorik, ahiret veya eskatolojik düzeyinde insanların tekrar eski saf, doğal ve aşina oldukları duruma geri döneceklerini bildirerek son bulur. Bu bağlamda cennet doğallığının, saflığının mekânı, cehennem ise bu doğallığının ve saflığının üzerindeki yabancı unsurların giderildiği zemini temsil eder. Ebedî olarak cehennemde kalma fikri ise, doğallığının ve saflığının tümüyle yitirilme yani tam bir yabancılaşma durumunun bir sonucunu ima eder.
Hemen hemen bütün felsefî, siyasî, ekonomik ideolojiler kendi meşruiyetlerini yabancılaşma terimi üzerinde sağlama çabasındadırlar. Bu çabaların genel karakteristiği, önce saf, doğal bir durumun mevcut olduğuna ve daha sonra bu saflığının ve doğallığının birtakım nedenler yüzünden bozulduğuna yani yabancılaşmaya vurgu yapmalarıdır. Buna göre söz konusu aslî saf ve doğal duruma yeniden geri dönülebilmesi için farklı felsefî, siyasî, ekonomik ideolojiler farklı program ve öğretiler ileri sürerler.
Şimdi söylediğimiz bu hususlar ile ilgili olarak farklı alanlardan seçilen örnekleri sunabiliriz: Eski Yunanlılar "arke" (ilk, asıl) terimi ile evrenin başlangıçta saf bir birlik ve düzenlilik içinde olduğunu ve bu birlik ve düzenliliğin birtakım tanrılar ve insanlar sayesinde bozulduğunu düşünüyorlardı. Ancak zaman ilerledikçe bu karmaşa veya yabancılaşmanın evreni kuşatan büyük güç sayesinde ortadan kalkacağını ve evrenin asli birlik ve düzenine yeniden kavuşacağını kabul ediyorlardı. Buna göre zaman ve zaman içinde hareket eden evren döngüseldi.
Bu durumu İslâm düşüncesinde bazı tasav- vufî akımlarda da görmek mümkündür. Bu akımlara göre madde denilen şey gerçekte yokluğu, yoksunluğu ve sınırlılığı (faniliği) ortaya çıkaran olumsuz bir durumdur. Kısacası madde aslî saflık ve doğallığının yokluğa, yoksunluğa ve sınırlanmaya maruz kalmasıdır. Bu ise yabancılaşma denilen şeyin tam da kendisidir. Maddeden uzaklaşmak için birtakım riyazet ve tezekkür temrinlerini gerçekleştirmek saflık ve doğallığının yeniden hatırlanmasını ve ortaya çıkarılmasını sağlamaya yöneliktir.
Yahudi ve Hıristiyan kültüründe olduğu gibi İslâm kültüründe de şeytan yabancılaşma hadisesinin ilk temsilcisi olarak görülür. O başlangıçta bir melek veya melek konumunda iken İlâhî emre itaat etmemek suretiyle kendi aslî tabiatında bir değişime ve dönüşüme uğramış, bunun sonucu olarak eski ruhanî makam ve mekânını da yitirmiştir. Hem mekânsal hem de cevher olarak gerçekleşen bu değişim ve göç hadisesi tam anlamıyla yabancılaşmanın ilk örneği olarak ele alınmaktadır. Buna bağlı olarak şeytan karşısında mücadele verme fikrî gerçekte insanın kendi yabancılaşma süreci karşısında gösterdiği dirençlilik olarak değerlendirilir.
Alman idealist felsefenin önde gelen isimlerinden Fichte, Schelling ve Hegel’de tabiat ve ’ insan bilinci tarih içinde birbirine yabancı olan unsurlar haline dönüşmüştür. Felsefenin asıl amacı madde ve bilinci tekrar saflık ve birlik içinde kaynaştırmaktır. Aksi halde Kant’ın deyimiyle bilinçten yoksun kör bir madde veya tabiat ya da maddeden yoksun içi boş bir bilinç ortaya çıkmaktadır. Bütün sorun tarih denilen süreci madde ve bilinci yeniden kaynaştıracak bir şekilde yönlendirmek yani tarihin sonunu getirmektir. Hegel kendi dönemindeki haliyle Prusya devletinin madde ve bilinci birleştiren bir üst yapıya ulaştığını düşünmüştür.
Hemen bütün dinlerde bir şekilde yer tutan "mehdi" inancının merkezinde yabancılaşma sürecini durduracak bir olağan üstü kahraman imajı yer alır.
Mehdi, doğru yolu gösteren yani yabancılaşma sürecinin üzerini örttüğü aslî tabiatı ve saflığı açığa çıkaran kimsedir. Deccal ise yabancılaşmaya direnmeye çalışan insanları baskı altına alan gücü simgeler.
Konumuzla ilgili olarak son bir örneği de yazı açısından verelim. Her ne kadar yazının tarihi çok eski dönemlere kadar geri gitse de yazı, sözlü konuşma ya da sözlü iletişime nispetle hep ikinci derecede görülmüştür. Kuşkusuz farklı kültürler yazının ikinci dereceye itilmesi noktasında farklı nedenler ileri sürmüşlerdir. Sözgelimi, Eflatun’a göre yazı tahrif ve yanlış anlamaya engel olamayacak kadar güçsüz bir şey olması anlamında sözlü iletişim kadar değerli değildir.
İslâm geleneğinde Hz. Peygamber’in Kur’an metninin yazılması noktasındaki titiz iradesine rağmen hadis metinlerinin yazımını genel olarak yasaklaması ve sadece çok az sayıda kimseye bu noktada izin vermesi yazıya karşı kısmî bir ilgi ve kısmî bir tepkinin oluşmasında rol oynamıştır. Yazıya karşı kısmî ilgi kuşkusuz başta Kur’an’ı ve diğer dinî ve İlmî eserleri çoğaltma olmak üzere, siyasî ve ekonomik açıdan İslâm devletlerinin kayıt tutma ihtiyacından kaynaklanmıştır.
Buna karşılık yazıya karşı kısmi tepki, bizzat yazının kendi tabiatından ve beraberinde getirdiği sonuçlardan kaynaklanır. Yazı -en azından telefon ve telsiz gibi elektronik aygıtların icadı öncesinde- sözlü iletişimin aksine, ayrılığın söz konusu olduğu zaman ve mekânlarda işlev görmüştür. Kısacası yazı söz ya da kelamın bir cılız kopyası veya gölgesi olarak değerlendirilmiştir. Yazı bizzat sözün doğrudan söylendiği durum ve ortamın dışında farklı ve yabancı olan ortamlara transfer edilmesi anlamında bir yabancılaşma serüvenini temsil eder. Yazı, sözün söyleyeninden ve doğrudan muhatabından uzaklaşmaya başlaması için bir imkân sağlaması anlamında kontrol dışı bir sürece yol açar. Bu kontrol dişiliği nedeniyle o gerçek anlamı değil ancak gerçek anlamın cılız bir işaretini yansıtır.
Muhtemelen bu nedenle özellikle erken dönem İslâm sufîleri, dini metinlerin yazıya geçirilmesini hoş karşılamamışlar ve din ilminin yazı ile değil, ancak söz ve eylem aracılığıyla taşınabileceğini ileri sürmüşlerdir. Bu bağlamda bir tasavvuf erbabından hadis dinlemek üzere huzura giren hadis öğrencisinin kuşağında gizlemeye çalıştığı hokka ve kamışı gören şeyhin "Edep yerini ört!" şeklinde öğrenciye çıkışması ilginçtir.
Kuşkusuz erken dönem sufîlerin yazıya karşı verdikleri kısmî olumsuz tepki irdelenmeye muhtaçtır. Ancak çağdaş iletişim araçlarının sağladığı yazılı, sesli ve görüntülü haberleşme imkânını, hâlâ bir ölçüde yazı kavramı içinde değerlendirmek mümkün görünmektedir. Zira iletişim araçlarının çoğalması ve çok farklı imkânları sağlamaya başlaması, insanlar arası doğrudan iletişimin önünde yeni bir engel olarak işlev görmektedir. Daha açık bir deyişle, internet ortamı ve muhtelif iletişim araçları insanları daha fazla soyutlaştırmakta ve modem bir yalnızlığa itmektedir. Modern yalnızlık, daha önceki çağlarda görülmeyen yeni bir yabancılaşmayı, insanın kendi türüne ve dünyaya yabancılaşmasını, beraberinde getirmektedir. Modern insan artık iletişim araçları ile oluşturulan hayali gerçeklik içinde yaşamaya başlamıştır. Diğer bir deyişle neyin hayal ve neyin gerçek olduğuna dair elimizde mihenk taşı oluşturacak aslî bir nokta kalmamıştır. Postmodernizm adı verilen bu durum yukarıda kısa öyküsünü vermeye çalıştığımız yabancılaşmanın nasıl bir sürece girdiğini bilmek açısından oldukça önemlidir.
İslâm dininin modern yabancılaşma süreci karşısında insanlara nasıl bir duruş noktası temin edeceği önemli bir soru olarak Müslüman entelektüellerin karşısına çıkmaktadır.