Makale

Kabeyi Yaşamak Bir Solukta

Kâbe’yi Yaşamak
Bir Solukta

A. Tûba BAKİLER

Şu anda benim yerimde olmanızı isterdim. Tam karşımda, dünyanın yapılmış ve yapılacak en güzel zarif ve bir o kadar da ihtişamlı eseri Beyt-i Haram var. Tasvirinden âciz olmak, kulluğun küçüklüğünü getiriyor hatırıma. Zaten tasvir haddime değil. Umarım bu satırlar size ayna olur ve gözünüzün önüne alıp Nur topunu, azamet kütlesini, tahayyül edebilirsiniz... Hayatın başladığı ve bittiği bir nokta, Kâbe-i Muazzama. Azim olan Rabbi- min adıyla... selamların en güzeli O’nun sevgilisinin üzerine...
“Bir sancak altında kaç milyon insan
Ne tenleri benzer ne dilde lisan Olmuşlar tek yürek tek bedende can insanlığı gördüm Beytullah’da ben” Çağlar ötesi bir iklim, dünyalar üstü bir ufuktan seslenen şaire teşekkürler.
Davudi bir ezanla, namaza dâvetle başlar yolculuğunuz. İmamınız tercümanınız meramınızı iletir karşınızdaki yetkiliye hâl lisanıyla. Tabiri caizse “grup lideri”dir. Yüzbinler adına Rab- binin katına ağıp “Rabbenâ” diyor, “Küçüldük, ezildik, mahcup olduk, milyonlarla, yüzbinlerle sana yöneldik, bizi geri çevirmeyeceksin değil mi? Rabbenâ Kâbe’nin kanatları üstünde, çıkıp mi’raca, haddimiz olmayarak, gelip senin huzuruna durduk divana Rabbimiz! B izlerin nazı ancak sana geçer, biliyoruz ki bizi kabul ve affedeceksin, sen kıyamazsın bize... Çünkü sen; kasem ederim ki, Kâbe’nin Rabbisin...”
Kıraatiyle ta’diliyle, sizi büyüleyen sesiyle imamınızın niyâzı böylece sürer gider. Meleklere verilen selâmla; İslâm’ın beş şartını bünyesinde toplayan ve “göz nuru” olan namazdan ayrılıp yere ayak basmışsınızdır. Ve sanki melekleşiverdiğinizi hissetmişsinizdir bir solukta... Öyle saflaşıp öyle kendinizden geç- mişsinizdir ki, kendinizi tavaf yaparken bulursunuz. Maddesi taş, mânâsı taşların efendisi olan Hacer’ül Esved’i istilâmla -Yani huzurunda kısa süreli saygı duruşu ile -artık güneş çevresindeki gezegenler, yıldızlar misali durursunuz yörüngeye. Güneşin göz kamaştırıcı nuru Kâbe’ye akseder. Kâbe’nin kendisine doyasıya bakamazsımz çünkü, o renk siyah değil, yedinci renk nurdur. Allah’ın, Rahman ve Rahim olanın “Cemil” sıfatıyla size baktığını görür, O’nunla gözgöze geldiğinizi hissedersiniz âdetâ. Hani “O” hep görüyordu ya, çocukluğumuzdan itibaren süregelen “Allah her yerde hazır ve her şeyimizi görür” geçeği, “Sen O’nu görüyorsun” gerçeğine dönüşü- veriyor. Bakmakla görmek arasındaki nüans burada açığa çıkıyor ve Mecnun olup tavaf hattında, Kâbe yörüngesinde Leylâ- lar’nızı arıyorsunuz. Peşinize takıp Kâbe’yi âdeta semâ ediyorsunuz, yıldızın peşine takılan Halley misali. Hz. Mevlânâ’yı cezbeye getiren his düşer yâdınıza. Artık Alâ-i İlliyyin’de olmak en güzel pâyedir size...
Tâki yedinci şavt bitip, gücünüz tükenene dek şükürlerle, milyonlarca şükürle secdeye kapanıp, ağlama krizlerine kapılıp billur gözyaşlarınızla yeri ıslatıyorsunuz.
Beyzâ mermerlerin üzerine düşen gözyaşlarınızda bahara telmih vardır. Sanki nevbaharda tomurcuğa duran dalların, nisan yağmuruyla cuşa gelip kendini; renk, şekil, koku ve desenleriyle sergileyen çiçekler misali, günahla kararan ve taşlaşan ama Hicaz topraklarına ayak basmasıyla tomurcuklanan gönül dalları bu rahmet misali gözyaşlanyla artık çiçek açıp filizlenmiş, kutlular yoluna doğru dal sürmüşsünüzdür.
Berrak pınarlar misali arınıp, “Nâhoş” kelimesinin yer almadığını, Hicaz lügatinden silindiğini görüp, farklı renk, endam ve yerel kıyafetleriyle pervane olup dönen insanları seyretmenin haz- zına gelmişti sıra. Kâbe’nin örtüsüne, duvarına tutunup sayha sayha yakarış ve dualarla ağlayan insanları seyir, herşeyden habersiz, seyredenlere yeter de artar bile... Perde perde arşa yükselen dualara "beni de dahil et lütfen” diyesiniz gelir. Oysa ne siz o duanın anlamını bilirsiniz ne de o sizin dilinizden anlar... Mahşerden bir cüz olan bu yerde ibadet, şuur ve ihlasla yapılınca doyumsuz bir şey oluyor. Dünya kelâmı ile sohbeti koyulaştıran, habbeyi kubbe yapıp, gökkubbe- nin altında, Kâbe’nin karşısında taşıp, köpüren, yahut lüzumsuz gülme ve konuşmalarıyla nerede olduğundan habersiz “gafilleri” görünce, dünyada olduğunuzu ve yaşamın devam ettiğini anlıyorsunuz. Oysa öyle bir yerde ne yediğiniz önemlidir ne de otelinizin kaç yıldızlı oluşu. Bilmem haksız mıyım?
Papatya misali kıyafet ve saflıklarıyla herbiri bir köşeye çekilip Allah’la konuşmayı yeğleyen Mali, Afgan, Nijerya, Yemen ve daha bir çok milleti görünce, gaflet içinde olanların haline acımamak işten bile değil. “Niçin biraz daha çeki-düzen vermiyor cennet vatanın fedâkâr insanları. Oysa nefse ve dile vurulan gem en büyük fedakârlıktır” diye soru işareti çakılıyor beyninize. “Yola çıkmadan önce yol arkadaşınızı seçiniz.” Hadis-i şerifinin mükemmelliği kendini gösteriyor. Hac ve Umre’deki refik ve refikalarınızın önemini anlıyorsunuz? Şansım için Rabbime minnettarım.
Oysa herşeyiyle güzel Kâbe kapısının som altından örtüsünün saf ipekten nakışlarının en nâdi- de gergeflerde dokunuşu yer altından soğutmalı oluşu değil O’nu güzel kılan, kelimelerin cılız kaldığı, kapasitelerimizi zorlayan bir güzellik... Herşeyiyle güzel Kâbe yollan, yakıcı güneşte doyasıya tavaf güzel. Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar güzel olmamıştır 46 C" sıcaklık. Ama tadına varan bardağın hep dolu tarafını görmeye çalışanlar için. Şikayet içindeki kadir-kıymet bilmezler için değil. Ah oralarda konup göçmek olacaktı dünyaya, bu kaderimize çok mu lükstü Allah’ım?
Haydi! Cebel-i Rahme, Ce- bel-i Nûr, Cennet-i Muallâ, Gâr-ı Sevr ve dahi Beytullah sizi dâvet ediyor Mekke-i Mükerreme’ye. Dâvete icabet sünnet ama buna farz. Erteleyiş nereye, ne zamana? Peki Azrail (a.s) ile randevu ne zamana?
Haydi! Şimdiden Mübarek ola..